Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.
İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Bu sene okuduğum en iyi kitap Fredrik Backman’ın My Friends romanıydı fakat henüz Türkçeye çevrilmediği için onu söyleyemiyorum, yine de not almak isteyenler için söylemek isterim çünkü bu roman her anlamda kusursuzdu.
Benim bu yıl çok beğendiğim kitapların başında Yükseliş (YKY, çeviren: Ebru Kılıç) geliyor. İskoç yazar Martin MacInnes’in türlerarası romanı sunduğu derinlikle okurun gönlünü fethediyor bence. Aile travmalarıyla yüzleşen Dr Leigh Hasenboch’un önce okyanusta, ardından uzayda benliğini arayışı mücadelesini bilim kurgu ögeleri içinde okumak müthiş keyifti. Dedalus Kitap’tan Serkan Toy çevirisiyle yayımlanan Muhteşem Zaferler de bu seneki favorilerimden. Yazarı Ferdia Lennon’a hem Waterstones İlk Roman Ödülü hem de Rooney Ödülü getiren bu roman MÖ’nin Siraküza’sında, iki işsiz çömlekçi olan Gelon ve Lampo’nun olmayan imkânlarla oyun sergilemeye çalışma macerasını anlatıyor. Hem çok eğlenceli hem düşündürücü bir roman, keyifli okunuyor, karakterleri de akıldan çıkmıyor. Medusa Yayınları’ndan Tuğçe Nida Gökırmak çevirisiyle yayımlanan Eliza Clark romanı Kefaret ve şair Andrew McMillan’ın Livera Yayınları’ndan çıkan ilk romanı Burukluk (çeviren: Berlin Bahçekapılı) bu seneki en sevdiğim kitaplar listesinde ilk beşte. İkisi hem tür olarak hem de yazım biçimi olarak birbirinden farklı olsa da, aslında evrensel bir olguya odaklanıyor: kimlik inşası ve mücadelesi. Clark’ın romanında akran zorbalığı, toplum dayatması, kaybolmuş yaşamlar gibi nedenlerle bir trajediye dönüşen olaylar gazetecilik mesleğinin formları içinde inceleniyor, yaşanan elim bir olayı değerlendirirken neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmenin ne menem bir şey olduğu aktarılıyor. McMillan ise küçük bir İngiliz kasabasını karaktere dönüştürerek kimliğini inşa etmek için kaçmaktansa kalmayı tercih eden Simon’ın hikâyesine odaklanıyor. My Friends’ten sonra bu sene okuduğum en iyi romanı söylemeyi unuttum: Alice Zeniter’in kusursuz kitabı Kaybetme Sanatı: Cezayir’den Fransa’ya göçen bir ailenin üç kuşak hikâyesinin anlatıldığı bu roman uzunluğuna nazire yapar gibi akıp gidiyor fakat her anlamda iz bırakıyor. Üç farklı bakış açısı olarak Ali, Hamid ve Naïma’nın deneyimlerini okumak müthiş bir keyif. Şirin Erkan Leitao’nun çevirisi ise adeta kitabı Türkçe okur gibi kılmış. Son olarak Douglas Stuart’ın Duygu Akın çevirisiyle okuduğumuz şahane romanı Genç Mungo da benim en sevdiklerimden. İskoç yazar Stuart’ın zaten benim hikâyemi anlattığı Shuggie Bain romanıyla kalbime taht kurduğunu söylemeliyim fakat Mungo da derime nüfuz eden bir karakter oldu. Ajitasyona kaçmadan yazan büyük bir yazar bence Stuart.

Kurmaca dışında Gülkan Noir’in çevirdiği Örümcekler İçin Felsefe bu senenin gözbebeği benim için. McKenzie Wark’ın yazdığı, Amerikan edebiyatının en nadide yazarı Kathy Acker’ın yaşamına ve yazınına odaklanan bu eser inanılmaz kıymetli. Acker’ın mirasına sahip çıkarken birçok şeye de alçakça başkaldırıyor. Yerli edebiyatta ise benim için birinciliği Hasan Türksel’in Zamanın Dalgaları romanı kazandı. Yazarın W.G Sebald’a bir saygı duruşu niteliği taşıyan romanı usul usul derimize nüfuz ediyor, Otto’yu adım adım izlerken bir yandan da Lilly’nin hüzünlü bakış açısıyla duygulanıyoruz. Oğulcan Kütük’ün ödüllere doymayan şiir kitabı Dimdik Bakma Rehberi de senenin en iyi şiir kitabı bence. Şair gibi şair, şiir gibi şiir. Hakikaten hem çok beğeniyorum şiirlerini, hem de bu kitap özelinde şiirini iyiden iyiye derinleştirdiğini düşünüyorum. Bu anlamda çok özel bir yeri var bence edebiyatımızda.
Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?
Bu soruya “OLEY BE!” diye cevap vermek istiyorum çünkü nihayet gerçek oldu! László Krasznahorkai bu seneki Nobel Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Çok uzun bir müddet gerçekleşmesini bekledim açıkçası çünkü dünya edebiyatının en önemli yazarlarından biri olup Nobel standartlarının da üstünde bir yazar. Ürettikleriyle, duruşuyla, edebiyata bakış açısıyla adı hiç unutulmayacak birisi bence ve Macar edebiyatının en büyük temsilcilerinden biri. Direnişin Melankolisi romanı başlı başına bir edebiyat fenomeni. Krasznahorkai’nin ödülü bu senenin fenomen edebiyat olayıdır ve bunun üzerine çıkacak hiçbir şey olduğunu düşünmüyorum.
Çok sevdiğim genç yazar Eliza Clark’ın yazısının işaret ettiği bir şeyi de edebiyat olayı olarak görmek istiyorum: Booker Ödülü’nü David Szalay’ın Flesh romanı aldı, bunun üzerine The Guardian’da çıkan bir yazıda başlıkla yanıltarak şu minvalde bir şey dediler: “Son yıllarda kadın yazarların egemenliğinde süren edebiyat ve ödül dünyasını yeniden erkek egemen yapmak için iyi bir adım ödülün Szalay’a gitmesi.” Clark’ın cevap niteliğindeki yazısı bence çok daha kıymetli. Edebiyat ödüllerinin geneline bakıldığında yüzde yetmişinin erkek yazarlara gittiğini görüyoruz. Sanatın her alanında olduğu gibi eril bir yaklaşım var edebiyatta da fakat kadın yazarların edebiyatın çıtasını ne kadar yükseğe çıkardığını görmemek için kör olmak lazım diye düşünüyorum, bu anlamda bu tartışmaları faydalı buluyorum. Ayrıca şu anda yazan genç kadın yazarların cesaretine de hayranım. Sadece kişisel yaşamlarında değil, edebiyatın nimetlerini de en iyi biçimde kullanarak doğruları söylemekten imtina etmiyorlar.
Edebiyat olayı olarak değerlendirebileceğim bir başka şey de birçok yazarın biyografi ve otobiyografisinin yayımlanması bu sene. James Baldwin, Margaret Atwood, Arundhati Roy, Patti Smith gibi edebiyata ve sanata yön vermiş yazarların hayatlarını okumak ilham veriyor. Okurların da edebiyata dair çıkarımlarını artırıyor.
R. F Kuang. Kendisi de bir edebiyat olayı benim gözümde. Babil gibi müthiş bir roman, bu sene yayımlanan Katabasis kezâ iyi bir roman fakat bunların yanındaSarı Yüz gibi bir roman yazabilmiş ve edebiyat dünyasını ikiye bölmüş gencecik bir yazar. Bu sonuncusu bu sorunun cevabı olabilecek nitelikte bir kitap ve bence çoğu okur Kuang’ın ağına düştü. Onu bu “alâkasız” romanıyla eleştirdiler, anlamsız buldular fakat bence yazar amacına ulaştı. Kuang üstüne konuşulmaya devam edecek bir edebiyat olayıdır bence.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Sorunlarımız hep aynı, katlanarak devam ediyor. Okurların yorumlarını çalan bookstram furyası, paralı kitap kulüpleri, aman canım ne güzel işte insanlar kitap konuşuyor küçümsemeleri, edebiyat ortamımızdan yakınıp orada burada dedikodu yapanlar filan. Türk edebiyatı mı Türkçe edebiyat mı Türkiyeli edebiyat mı tartışmaları. Gelişimden ziyade ayrıntılarda boğulmak üzerine bizim edebiyat ortamımızın üstüne yok fakat şu an dünyada da edebiyat dünyası böyle. Bizim biraz daha duygusal bir millet olmamız daha ihtiraslı hâle getiriyor bu tartışmaları.
Okunması gereken yazarlar kıyıda köşede kalırken baş tacı edilenler güldürüyor. Edebiyat ödüllerinin içi boşaltıldı, bir anda ödül tek bir yazara veriliyor mesela. Listeler ödülle aynı gün açıklanıyor filan. Yani hem okurlar hem yazarlar olarak çok doluyuz ama konuşmakla da çözülmediği ve kimse taşın altına elini koymadığı için koyver gitsin diyerek devam ediyoruz. Çağın getirdiklerinin kültür-sanat alanına yansımaması imkânsız tabii, o anlamda anlaşılabilir bir durum fakat insan yine de ilerleme olsun istiyor. İyimser bir yaklaşımla.
İsterse dünya yansın okumaya devam diyorum ben. Şahsi fikirlerini üreten, kitaplarla bağ kuran okurların artması dileğiyle. Lütfen emek hırsızlığı yapmayın! Siz kendinizi biliyorsunuz. İsim vermeme gerek yok.
Düşüncelerimi dile getirmemem için alan sağlayan Parşömen ailesine teşekkür ederim. Seneye görüşmek ümidiyle.
