Hukuk üzerine düşünmek istiyorum. Zaten başka neye kafa yorulabilir ki hukuksuzluğun kol gezdiği şu memlekette? Yalnız başına zor olacağı için bir sanatçıdan yardım istemek iyi bir fikir olabilir. Nasılsa bu ilk olmayacak ama onunla başladığı için, sanatçının Marina Abramović olması yükümü hafifletecek diye umuyorum.

Hukuku sorgulamamı yıllar önce tesadüfen karşıma çıkan bir performans sanatı tetiklemişti: Abramović’in Rhythm 0 adlı deneyi. Henüz on dört ya da on beş yaşındaydım. Kumkapı’da, bir internet kafede vakit öldürürken rastgele açtığım bir bağlantıda gördüm. Fotoğraflara baktım, anlatılanları okudum, sindirmeye çalıştım. Huzurum kaçtı. Masadan kalkarken arkamda bir şey bıraktığımı hissettim; güveni mi, insanın insana inancını mı, bilmiyorum. Eğer Abramović’in amacı seyirciyi huzursuz etmekse bunu fazlasıyla başarmıştı. O kadar ki aradan on küsur yıl geçtiği hâlde hâlâ o masadan aldıklarımı değil, orada bıraktıklarımı düşünüyorum.[1] Ve ne zaman hukuku sorgulasam kendimi o günkü duygudurumda buluyorum, aynı soruları sormaktan vazgeçemiyorum.

Performans şöyleydi: Napoli’deki bir galeride, üzerinde yetmiş iki farklı nesne bulunan bir masanın önünde hareket etmeden, konuşmadan duruyor Abramović. Masadaki nesnelerin kimisi zararsız; bir gül, bir tüy. Kimisi ise ölümcül; bir bıçak, bir tabanca. Fakat aslında, yetmiş üçüncü ve asıl nesne kendisiydi. Bir notla izleyicilere şu söyleniyor: Masadakilerle karşınızda duran bu “nesne” üzerinde istediğinizi yapabilirsiniz; tüm sorumluluk ona ait. O sadece orada duracak, hiçbir şeye karşı koymayacak. Etkinlik başlıyor ve insanlar sırayla yaklaşıyor.

Başlangıçta masum denemeler: birinin kollarını havaya kaldırması, bir diğerinin saçlarını düzeltmesi… Ama saatler ilerledikçe sahne kararıyor; giysileri kesiliyor, teni çiziliyor, boğazı kanıyor, tacizler yaşanıyor. Bir an geliyor, dolu bir tabanca başına dayanıyor ve seyirciler arasında arbede çıkıyor. Neyse ki Abramović’in hareket etmesiyle seyirciler evlerine dağılıyor, gösteri o ölmeden sona eriyor.

Sonrasında şöyle diyor Abramović: “Şunu öğrendim ki, her şeyi izleyiciye bırakırsanız sizi öldürebilirler.”

İşte bu cümleye takıldım, sorularsa peş peşe geldi.

Buradaki asıl mesele rızaydı elbette, kilit önemdeydi. Fakat böyle diye rızayı her kapıyı açan bir anahtar gibi mi görmek gerekiyordu? Kendisi “izin verdim” dedi diye, bıçağı tenine sürenin hiçbir sorumluluğu yok muydu? Ya da tabancayı başına dayayıp tetiğe götüren ateşleseydi ve Abramović oracıkta ölseydi, suç işlememiş mi olacaktı? Nasıl bir izleyici kitlesi varsa, içinde teşhire, tacize, hatta cinayete fırsat kollayanlar bulunuyordu. Benimse temel sorum şuydu: Abramović rıza gösterdi diye biz onlara teşhirci, tacizci ya da katil diyemeyecek miydik? Görünüşe göre diyemezdik, çünkü rızası sorumluluğu ortadan kaldırmıştı. İşte bu, hayatımda duyduğum en büyük saçmalıklardan biriydi.

Saçmaydı, çünkü masadaki nottan sanatçının neye rıza gösterdiği açıkça anlaşılmıyordu. “Beni öpebilirsiniz” ya da “öldürebilirsiniz” yazmıyordu. Aslında hiçbir şey yazmıyordu. Ama nasıl oluyorsa seyirciler bu sessizlikten her şeyi anlıyor, önlerine dizilmiş eşyalarla ne isterlerse yapabileceklerini sanıyorlardı.

Bir diğer mesele, izniyle de olsa gerçekleştirilen eylemlerin sorumluluğunu Abramović’in üstlenebilmiş olmasıydı. O en fazla kendi eylemlerinden sorumlu olabilirdi, başkalarınınkinden değil. Eğer gerçekten bir “nesne” ise aslında hiçbir sorumluluk alamazdı. Ama Abramović kendi sorumluluğu bir yana seyircilerinin payını da üstlenmişti; sözde bir nesne olarak başladığı performansın sonunda tek özneye dönüşmüş, seyircileri ise sorumsuzluğa iterek gösterinin nesneleri hâline getirmişti.

Gerçi bu mantıkla Abramović’in de bir nesne olduğu söylenebilirdi. Çünkü kendisi de eyleminden sorumlu tutulmamış, kendisini bir nesne olarak sunmasına izin verilmişti. Demek ki hem sanatçıyı hem izleyiciyi rızasıyla sorumsuz bırakan, performansa alenen dâhil olmasa da onun gerçekleşmesine izin veren gölge bir özne vardı: yasa koyucu. (Yasa koyucu ile yalnızca yasama kurumlarını kastetmiyorum. İktidar aygıtlarının tamamını içeren geniş anlamı kastediyorum.) Ama sorumluluk almadığı için günün sonunda o da kendini nesneleştirmişti diye, o hâlde bu hikâyede bir özne kalmamıştı. Peki ama ne kalmıştı geriye? Zulme uğramış bir mazlum… Yani Abramović.

Özetle, nasıl bir gösteriyse bu, çelişkileri yüzünden neresinden tutsam elimde kalıyordu. Abramović’in çelişkisi bir nesne olduğunu söylediği halde sorumluluk üstlenebilmesiydi. Onun bu durumu aslında ne salt bir özne ne de salt bir nesne olarak tanımlanabilir olmasına yol açmıştı. Başlangıçta kendini “nesne” olarak ortaya koymuştu. Fakat performans ilerledikçe hem kendi bedenine dair sorumluluğu hem de seyircilerin eylemlerini üstlenmeye yönelerek “özneleşmişti.” Yine de bu özneleşme tam bir özgürleşme değildi. Çünkü zalimleşen seyircilerin elinde edilgenleştiği ölçüde mazlum konumuna yerleşiyordu. Böylece Abramović, aynı anda hem özne hem nesne olabilen değil, özneleşerek mazlumlaşan tuhaf bir figüre dönüşmüştü. Tabii onu özgün kılan da tam olarak buydu: Rızasıyla sorumluluk üstlenmiş görünse bile nihayetinde mazlumlukla tanımlandı.

İzleyicilerin çelişkisi ise bu bakımdan, eylemlerini kendi rızalarına değil de Abramović’in rızasına dayandırarak gerçekleştirmiş gibi görünmeleriydi. Çelişik olan burada, rızanın hem bireysel özgürlük hem de sorumsuzluk işlevi görmesiydi – bu aynı zamanda egemen özgürlük anlayışı olacak kadar ileri gittiğinden ayrıca tartışmaya değer bir konu. Bir nesneden neyin rızası beklenebilirdi ki? Beklense ve nesne rıza göstermiş gibi görünse bile, nesneliğinden ötürü sorumluluk üstlenemez durumda olduğundan rızasının geçersiz sayılması gerekirdi.[2] O nesnenin sorumluluğu hangi öznedeyse, asıl onun rızası alınmalıydı – burada o özne bizzat yasa koyucuydu ve genel bir izni olmasa da performansa özgü göz yummuştu.

Diğer yandan, Abramović seyircilere neler yapabileceklerini açıkça belirtmiş olsaydı bir şey değişir miydi diye, insan yine de düşünüyor. Zannediyorum değişmezdi. Bu kez bir iletişim sorunu yaşandığından söz edilemezdi belki. Ama bu gösterinin evrildiği yeri daha “iyi” yapmazdı. Herhangi bir komut vermediği, boş bir masanın önünde öylece durduğu bir senaryoda da başına benzer şeyler gelebilirdi gerçi.[3] Neden gelmesin ki? Neticede, bütün insanlar doğal olarak zulmetmek ister, ille de bir komuta gerek duymaz.

Yasa koyucunun çelişkisi de buydu. Bir toplum kendini onsuz yönetebiliyor olsaydı, o toplumda en başta kendilerine gerek duyulmazdı; kaldı ki kurucu unsuru olacak. Şurası açık ki, yasa koyucunun varlığı en çok kendini öngörülemez durumlarda gösterir. Bir yerlerde her zaman öngörülemez şeyler yaşanabilir, “sana göre, bana göre” ayrılıkları olabilir. Bu anlarda yasa koyucu ortaya çıkıp o şeyleri öngörülebilir bir zemine, yani yasaya taşır ve sonra o şeylerin öngörüldüğü biçimde, yani yasaya uygun sürüp sürmediğini denetler, en önce kendini sorumlu tutar. Bu, genelde “şiddet” için de geçerlidir. Şiddetin her türlüsü de denetime tabidir ve başlıca sorumlusu yasa koyucuların bizzat kendisidir.

Bir toplumdaki şiddet oranı, o toplumun yasa koyucularının şiddete olan tahammülünü gösterir. Bu tahammül başlı başına bir sorundur. Daha da tuhaf olan ise, bu tahammülün sonra bir tür temelsiz rızaya dönüştürülmesi, yani şiddetin hem meşrulaştırılması hem de sorumluluğun ortadan kaldırılıyor gibi gösterilmesidir. İşte bunu anlamak mümkün değil. Çünkü yasa koyucunun şiddete olan tahammülü bir rızaya ve kendisi de toplumun yararına şiddeti denetleyen değil de toplumun zararına onun devamlılığını sağlayan bir anti-güce dönüşmüşse, üstelik toplum da bunu destekler hale gelmişse, o zaman yasa koyucu kendini var olma nedenine karşı sorumsuz kılar. Böylece toplumu da kendisine karşı sorumsuz bırakır ve bunun sonucunda ise var olma nedeni gerçekten de ortadan kalkar, haklı olarak “yok” sayılır.

Benim varmaya çalıştığım şu: Ne olursa olsun, bir insanın ister rızası olsun ister olmasın, istediği her türden eylemi gerçekleştirebilmesi mümkün olsa da o eylemleri gerçekleştirmekle üstlenemeyeceği –üstlenirse de ondan kaçamayacağı– sorumlulukların olması gerektiğidir. Onları belirlemek ve gerekçesini belgeleyip yasalaştırmak yasa koyucunun en temel görevidir. Asıl gerekçe elbette “hak”la başlar. Örneğin, trafikte kırmızı ışıkta geçmenin yasak olmasının nedeni, yeşil ışığın diğerlerine tanıdığı geçiş hakkıdır. Yasa, bu hürriyet dağılımını düzenler. Buna rağmen kırmızıda geçersek, başkasının özgürlük alanına müdahale ederek kaza, sakatlanma ya da ölüm riski yaratırız. İşte sorumluluk budur. Yasa koyucu bizi bu sorumlulukla yüzleştirmek zorundadır. Eğer bunu yapmazsa, var olma nedenini ortadan kaldırması bir yana, yalnızca bizimle kalmayıp mağduru da savunmasız bırakır; onu terk edilmiş bir mazluma, bizi de başıboş bırakılmış bir zalime dönüştürür.[4]

Abramović, “bir mazlum nasıl meydana getirilir?” sorusuna gösterilebilecek canlı bir temsildir. Ve ne yazık ki gerçek dünyada karşılığı olan evrensel bir vakadır da. Üstelik yaşadığımız şu dönemde, hukukun asıl işlevinin tam tersi istikametinde, bir nesneleştirme aparatı gibi işlediğini dikkate alırsak… Oysa hukukun asıl işlevi mazlumlar yaratmak değil, onlardan nesneleri de sorumlu tuttuğu özneler yaratmaktır. Ne de olsa hukukun bağlayıcılığı özneleri ilgilendirir ve temel amacı da hem toplumsal hem de kurumsal düzeyde bir yanı adalet ve diğer yanı eşitlik ilkesine dayanan belli bir nizam oluşturmaktır. Nizamı belirleyecek olan da en önce, bir destek noktası işlevi gören özgürlüğün nasıl tanımlandığıdır. Bir toplumun kimliğini kavramları, kişiliğini ise bu kavramların nasıl tanımlandığı belirler.

Son olarak, performans için onun her bakımdan çelişkiler barındırdığını ifade etmiş olsam da bu çelişkilerin performansın önemini azalttığını söyleyemem. Aksine, bu performansın zamansız bir önemde kalmasının başlıca nedeninin aslında çelişkileri olduğunu düşünüyorum. Bu sayede rıza, sorumluluk, özgürlük, özne gibi zorlu fakat birlikte düşünülmesi zorunlu olan kavramları bir arada değerlendirebiliyoruz.

Hukukun önemiyse onları her zaman tanımlayan olmasa da belli bir tanıma göre tanzimiyle uğraşan bir kurum olmasından kaynaklanır. Ama işte, tanzim eden de nesneleşmişse –daha kötüsü kendi kendini nesneleştirmişse “özne kim” sorusuna bir cevap vermek imkânsızlaşır; herhangi bir toplumsal vakada (depremler, savaşlar, yangınlar, ekonomik ya da politik krizler vb.) ne sorumlular bulunabilir ne de insanların eylemlerinde ya da seçimlerinde –ister sınırı ister kapsamı olsun– rızasının bir önemi kaldığından söz edilebilir. Öngörülemezliğin hâkim olduğu bir dünyada hukukun hükmü geçersizdir.

Yaşadığımız tüm sorunların kaynağı da bu görünüyor. Çözümse basit: Rızayı sınırsız bir meşruiyet aracı değil, sorumluluğu paylaşan bir sözleşme olarak görmekten geçiyor. İnsan, birbirini yalnızca rızaya bakarak değil, insana yaraşan sınırları gözeterek anlamalı. İster yerel ister evrensel düzeyde olsun, hukukun her türlüsü bu sınırların dili olmalı. Ve eğer ki bir hukuk mazlumlar üretmeyi sürdürüyorsa, o hukuk artık korunmaya değer görülmemeli, yeniden yazılmalı.

Peki ama kim baştan yazacak onu? Asker ya da filozoflar, hukukçu ya da politikacılar mı, yoksa sermaye mi, ulemalar ya da benim gibi sıradan vatandaşlar mı? İşte bu dünyanın en zor problemi.

Son olarak, sorunumuzun memleketimizle olan ilgisiyle bitireyim, yazının ikinci cümlesi havada kalmasın. Şimdi burada tek tek anmak istesem, öyle çok değil, yalnızca son bir senenin mazlumlarıyla ve memleketin başına gelen onca tatsız olayla sınırlasam bile, bu yazı dünyanın en acı ansiklopedisine dönüşme tehlikesiyle karşılaşır. Her Allahın günü farklı bir varyasyonuna tanıklık ettiğimiz sorunumuzu görmek için çok uzaklara gitmeden, gündeme şöyle bir göz atmak bile yeterli olur. Bu konuda epey zengin bir gündemimiz vardır. Sağ olsun, kimin neye ihtiyacı olursa olsun hiç aman etmeyip oracıkta veriyor istediğini.

Bu kederli tablo karşısında insan düşünmeden edemiyor tabii. Sanırsınız memleket kocaman bir “nesne” tarafından yönetiliyor. Benzer sorunlar bu topraklarda da Rhythm 0’daki gibi yürüyor. Rollerimiz devamlıdeğişiyor görünüyor ama aslında, yasa koyucunun durumu seyircilere, toplumun durumuysa Abramović’in konumlanışına benziyor. İnsan onun gibi çaresizce soruyor sonra: Ne yani, başımıza gelen bunca şey sırf rıza gösteriyoruz diye mi? Ve her şeye rağmen tek sorumlu biz mi oluyoruz?

Uzak topraklarsa bizden farklı görünmüyor. Çünkü yasa koyucunun nesneleştiği, en fenası ise şiddeti üreten aygıta dönüştüğü her yerde özgürlük tanımsız, adalet tanıksız kalıyor. Tam da bu yüzden yalnızca memleketimizin değil, dünyanın her köşesinde benzer mazlumlar yeniden ve yeniden üretiliyor. Bazen bu mazlumlar dünyanın bir yerlerinde soykırımla yok edilmek bile istenebiliyor. Geride kalanlara ise her gün başka bir cenazeyi omuzlamak ve kalmışsa göz bezinde iki damla yaşı, onu kime dökeceğini kararlaştırmak düşüyor. Ve sonra bu yasa koyucular arsızca, mazlum olmanın yazgı gibi dayatıldığını görmemek için kendisi gibi yapmamızı, yani gözlerimizi yummamızı bekliyor ya… İşte benim kanıma da en çok bu dokunuyor.

Hasan Orhan


[1] Sorunu kişiselleştirmemek adına, o yaşta nelerin beni rahatsız ettiğini eklemek istemedim. Yalnızca şunu düşünmüştüm: “Onay verdim” diye okuldan alınmak, “çalışmayı kabul ettim” diye günde 15 saat mesaiye katlanmak… İşte ilk kez “rıza” kavramını ve sınırlarını bu bağlamda sorgulamıştım.

[2] Çocuk ve zihinsel engelliler hakları aktivistleri; vegan veya antinatalist görüşü savunanlar, birer nesne konumunda olan çocukların, zihinsel engellilerin veya hayvanların rızasının geçerliliği sorununu tartışırlar. Onlar edilgen konumda olduğu için eylemlerinden sorumlu tutulamazlar. Böyle diye onlar üzerinde istenilen her şeyin yapılabileceği söylenemez.

[3] Savaştan kaçıp ABD topraklarına sığınan Ukraynalı İryna Zarutska’yı metroda, tamamen keyfiyetten katleden Decarlos Brawn adlı zalime herhangi bir komut veya rıza gösterilmemişti. Bu zalim yine de eylemini kendine hak görmüş ve onu gerçekleştirmiş, geride ise bir mazlum bırakmıştı. ABD gündeminde bu zalimden çok ona iyi niyet besleyen yasa koyucuların tartışılması dikkate değer bir gelişme. Link.

[4] Bir güncel vaka, Emrah Serbes meselesi. Üç kişinin yaşamına mal olan “kazaya” hem kamuoyu hem kurumlar farklı tepkiler verdi. Burada asıl sorun yazarın şahsı ya da yayınevinin düzenlemek istediği imza günü değildir. Sorun, yazar tüm sorumluluğu üstlendiği halde —sarhoşken aracın başına geçip üç kişinin ölümüne yol açtı— bizim müneccim elmasıyla beslenen iyi niyetli yasa koyucularımızın hukuki değerlendirmeleri, cezanın uygulanması ve sonrasında “pandemi tedbirleri” ya da “af” gerekçeleriyle hükümlüleri nesneleştirerek salıverilmesidir. Böylece geride kalanların yası ve adalet beklentisi karşılıksız kalıyor. İnsanlar da yeri geliyor, bir imza gününe olsun tepki göstererek kaygılarını ifade etmek zorunda hissediyor. Bu tür kararlar, suçun sonuçlarını hafifletmenin ötesinde, mazlumları unutturmaya ve sorumluların bedel ödememesine yol açıyor. Toplumun güven duygusunu zedeleyen ve başka zararlar üreten de bu sorumsuz zihniyettir. Örneğin, bugünlerde toplumun başına bela olmuş “çocuk” katiller de bu sorumsuzluğun bir sonucudur ki, onların hukuken bir nesne sayılması sorunun en karanlık noktasına vardığımızın apaçık işareti görülmelidir. Link.