Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 341. Gün:
ÜZÜM ADASINDAN SÖZÜMONA HİKÂYELER
Üzüm Adası Bozcaada’yı tanımlıyor. Sözümona Hikâyeler de kitabın yazarı ve Bozcaada’nın tanınan yüzlerinden Nejat Hamlacıbaşı’nın anıları içine öyküleştirmeden serpiştirdiği hikâyeler. Merakla okunan Üzüm Adasından Sözümona Hikâyeler (2012), okuru yetmişlerin ve seksenlerin İstanbul’una ve Bozcaada’sına geri götürüyor.
Hamlacıbaşı bir avukat ve dört kuşak Eyüp’lü bir aileden geliyor. Kitabı, İstanbul nostaljisi yaratmanın yanında Bozcaada’nın yakın tarihine bir ışık tutuyor. Kitabını yazmasının nedenlerini sıralarken Melih Cevdet Anday’ın bir yazısında ironiyle “Manyas Gölü’nün yanından geçtim fakat gölü görmedim! Çünkü yoktu!” dediğini hatırlatarak bir şiire, bir müzik parçasına veya bir tabloya konu olmamış, kısaca sanatın öznesi olmamış bir yerin yok sayılacağını vurguluyor.

Kitabın “Giriş” bölümünde Akşit Göktürk’ün Ada: İngiliz Yazınında Ada Kavramı adlı 2004’te YKY tarafından yayımlanan kitabından uzunca ve ilginç bir alıntı var. Şöyle başlıyor: “16. Yüzyılda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen, ‘Sevgilim, şuracığa bir ada koyuver, yalnız benim olsun! dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş.” Ada ve Ütopya kavramlarının çoklukla üst üste getirildiği de bilinir.
Dünyanın en saygın internet gezi rehberlerinden biri, “Gidilmesi gereken en iyi sahiller ve plajlar” sayfasında Bozcaada’ya ve Gökçeada’ya fotoğraflarla yer veriyor. Anlaşılan Bozcaada “düşsel” bir ada olmaktan çoktan çıkmış durumda. Gene de, 2000’li yıllarını Bozcaada’da geçirmiş biri olarak, arayanın adada hâlâ düş kırıklıklarının arasında düş kırıntılarına da rastlayabileceğini söyleyebilirim.
Üzüm Adasından Sözümona Hikâyeler, bir zamanlar bu güzel adada düşselliği aramış olan bir kalemdaşımızın düşsellik arayan okurlara bir armağanı.
347. Gün:
DAVID STRATTON: BİR SİNEMA AŞIĞI
Karım ve ben ölüm haberini aldığımızda bir yakınımızı kaybetmiş gibi sarsıldık. David Stratton, Avustralya’da yaşadığımız dönemde yalnızca bizim değil, bizim neslimizin film beğenisini şekillendiren bir film eleştirmeniydi.
14 Ağustos’ta 85 yaşında ölen David Stratton, genç yaşında Avustralya’ya gelen bir İngilizdi. Düzenli bir öğrenimi yoktu. İp cambazlığı hüneri gerektiren bu yaşamda, dedelerinden gelen aile şirketinin altına serdiği güvenlik ağı yeterli görünüyordu. Ama o, kendini tanımaya başlar başlamaz yolunu çizdi ve film festivallerinde yer gösterici olarak başladığı kariyerini yıllar içinde zirveye taşıdı. Olgun bir yaşta Avustralya vatandaşı olan Stratton, yeni ülkesinin önde gelen film eleştirmeni ve tarihçisi oldu. Aynı zamanda, yazar, eğitmen ve televizyon yapımcısıydı.

Dile kolay, en az yirmi beş yıl her hafta onun, Margaret Pomeranz’la birlikte gerçekleştirdikleri, önce SBS kanalındaki “Film Gösterimi” (The Movie Show) ve sonra da ABC’de yayınlanan “Sinemalarda” (At the Movies) programlarını kaçırmaksızın izledim. Filmler ve filmcilik konusunda altı kitabın sahibi olan ve otuz yıl boyunca, ülkenin en çok okunan gazetelerinden birinin hafta sonu ekinde film eleştirileri yazan David Stratton, film eleştirmenliğini film endüstrisi içinde kurumsallaştıran kişidir.
Film sanatının evrenselliğine inanıyordu. Soğuk savaş sırasında Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmesi ve Sovyet filmlerini bir festivalde gösterime sunması Avustralya istihbaratı tarafından bir süre izlenmesine yol açtı. Sidney Film Festivalinde gösterilen ırkçı bir Avustralya filmine puan vermeyi reddederek filmcilikte etik konusuna dikkat çekti.
Venedik, Cannes, Berlin, Montreal Film Festivallerinde jüri üyeliği ve Los Angeles ile Londra Festivallerinde danışmanlık yaptı. Uluslararası Film Eleştirmenleri’nin (FIBRESCI) başkanlığını yürüttü. 2017’de hakkında “David Stratton: Sinemayla Geçen bir Hayat” adlı belgesel yayınlandı.
Stratton, 2012’de, davetli olduğu bir televizyon programında en sevdiği on filmi açıkladı. Sıralamasında Nuri Bilge Ceylan’ın Uzak filmi de yer aldı. Bu, Türk sineması adına hem sevindirici hem de onurlandırıcıdır.
352. Gün:
RÜYAM
Bildiğim bir lokantadaymışım. Lokanta salonunu geçip nedense, dar mı dar mutfağına giriyorum. Orası mutfakmış ama mutfak olduğunu gösterir bir iki raftan başka hiçbir gereç yok. Fazla ayrıntıya girmeyen bir öykü gibi. İki kadın çalışıyor. İş elbiseleriyleler. Gri-mavi tonda uzun kollu bol giysiler bunlar. Bana, buraya girilmez gibi bir şey söylüyorlar, ben de onlara, daha önce bir arkadaşım bu mutfakta çalışırken ben buraya girip çıkardım, iyi bilirim burayı, diyorum. (Yalan kıvırmıyorum, bütün kalbimle söylüyorum.) Tamam, kal o zaman yemeğini koyalım, diyorlar. (Anlaşılan o dar yerde ayaküstü yiyeceğim.) Şöyle avuç içi kadar bir pilav koyuyorlar tabağa. Öyle ki, pirinç taneleri arasından tabak görünüyor. Şarlıyorum. (Uykumda acıkmış olmalıyım.) Sonra, bir kaşık pilav daha koyuyorlar. Bu defa, sesimi çıkarmıyorum.
İnternette, rüyada pilav görmenin bir anlamının da, “o ana kadar içyüzü bir türlü anlaşılamamış bir çok güç ve karışık meselelerin çözüme ulaşacağına işaret etmesi,” diye yazılıyor. Bu yorumu bireysel değil toplumsal açıdan algıladım ve sorunlarını çözerek ilerleyen toplumlardan olmadığımız için, yorumu okuduktan sonra bir anda umutlandım. Düşünsenize, sınırlarımız içindeki tüm vatandaşlarımız, aynı gece şu veya bu şekilde rüyalarında pilav görseler, o gecenin sabahında bambaşka bir topluma uyanmış ve kaderimizi değiştirmiş olurduk.
355. Gün:
Aşk, sevginin hastalıklı halidir.
Nazmi Özüçelik
