Gazze’de aç acına ölen çocuklar için, utançla!

Büyükbabam önceleri Allahın adıyla başlardı her söze. Şimdilerde çok susuyor. Konuşunca da zeytin, ekmek ve denizin verdiği nimetlerin yüzü suyu hürmetine diye başlıyor. Annem, sen bakma ona, karnı acıkmıştır, ondandır diyor.

Midemize sudan başka bir şeyin girmediği dördüncü günümüz. Çadırda tek lokmalık dahi ekmek yok. Komşuda da. Diğerlerinde de.

Bugün de eli boş döndüm. Anneme korktuğumu söyleyemedim. Çok yaklaşmıştım aslında. Önümdeki adam, sağımdaki kadın devrilmeseydi. Terliğim kopmasaydı… Babam yaşında bi amcayı at arabasına atmıştı oğlu. Toza bulanmış göğsünde rengi kırmızıya çalan çamur vardı. Dönüş yolunda yaşlı bir kadın yığıldı yere, kimileri yardıma koştu kimi de kucağındakini almaya. Sabri, yarın başaracaksın değil mi abi diye sormuştu. Allahın izniyle demiştim ona.

Kanatsız kuşlar gibiyiz. Eğlencelik, tek tek avlanan kuşlar gibi. Artık bir sınıfı ve öğrencileri olmayan öğretmenim Ebu Selim bizi solucanlara benzetiyor. Şey de diyor, hepimiz bir kovanın kanatsız arılarıyız. Yalınayak, guruldayan karnımızla güneşin ve açlığın kavurduğu ölülerimizle molozların ortasında acıyla vızıldıyoruz. Sonra, onurumuz kalmıştı bi tek, onu da açlığın kendisiyle elimizden alıyorlar demişti. Bu söylediklerini nasıl bildiğini sorduğumda, susmuştu. Ebu Selim’in söylediklerini dedeme sordum. Az bile söylemiş deyip sigara sarmaya koyulmuştu.

Babam ve amcam artık yaş almayacaklar. Abim Yasin de. Büyükbabam seksen bir oldu bu yıl. Ben on bir, Sabri beş. Ehlem ve Henen üçün içindeydiler.

Henen’e artık doğum günü yapmayacakmışız. Annemin demesine göre, ikizlerinden teki şimdi yaradanın cennetinde doyasıya yiyip içiyormuş. Büyükbabamdan gizli söylüyor bunları. Duyunca ellerinin titremesi artıyor büyükbabamın, dünyasından ne gördü de cennetinden ne görecek diyor büyükbabam.

Ehlem’e uzun süre baktığında sırtını dönüyor annem. Biliyorum öteki geliyor aklına. Sonra tevekkül içinde, Allah verdi Allah aldı, diyor.

Annem gün boyu su telaşında. Çok uzaklara gidiyor su için. Ağrıyan belinden şikâyet etmiyor. Bana sen dinlen, yolun uzun diyor. Bulduğu her şeyi tek tenceremize atıp karıştırıyor. Biz de ne olursa kaşıklıyoruz. Annemin yaşı yok. Karnımızı doyurduğunda fazladan iki rekât namaz kılıyor, pişirecek bir şey bulamadığındaysa gözleri daha çok büyüyor.

Sabri sürekli qidra istiyor. O yemeği hatırlamasına şaşırıyor annem. Kızmıyor Sabri’ye. Allah’ın izniyle onu da yaparım diyor.

Ehlem durmadan annemin göğsüne atılıyor. Yok, diyor annem. Kalmadı, bitti. Ne bulursa ağzına atıyor Ehlem. O yüzden karnı şiş, ağzı hep yara.

Ben en çok balık yemeyi seviyordum. Ekim’den önce yani. Yedikten sonra parmaklarımı yaladığım, kılçıklarını kedimizle paylaştığım balıkları. Ben Şati’de doğdum. Şimdi bize milyon kere uzak Şati’de. Şati için balıkların ve sefaletin ana yurdu derdi babam. Ama ben artık büyüdüm. Sözüm büyükbabamdan sonra geliyor.

Büyükbabam durmadan sigara sarıyor. Nereden, hangi ara buluyor tütünü. Bilmiyorum. Anneme sordum, Allah bilir dedi.

Annem güvercinleri öldürmeyin, günah diyor. Hassun, Zein, Siraj ve ben yıkık evlerin damında tuzak kuruyoruz onlara. Ganimeti paylaşıp çadırlarımıza dönüyoruz. Annem ağlaya ağlaya tencereye atıyor güvercinleri.

Fazla eşyamız yok, tek tencere, ekmek için sac, bir çuvala sığan giysilerimiz, büyükbabamın bastonu, artık kullanmadığı Mescid-i Aksa tasvirli seccadesi, iki su bidonu ve oradan oraya sürüklediğimiz yırtık pırtık çadırımız.

Annem komşulardan ödünç terlik teki aldı. Diğeri kaybolsa da bu teki yitirme, emanet bu, dedi. Ayağıma biraz büyük geliyor ama olsun. Yarın mutlaka bir torba un alacağım. Allaha bir de bacaklarıma güvenip koşacağım.

Yasin abimi babam taşımıştı eve. Sırtında üç kocaman delikle. Babamı amcam. Amcamı taşıyacak kimse bulunmadı. Korkmaktan utansam da, korkuyorum işte. Çadıra dönmezsem beni kim taşıyacak.

Elbiselerimiz hepimize bol geliyor artık. Ben kemer yerine ip bağlıyorum belime. Annem Ekim’den önce kapılardan sığmaz bir kadındı. Şimdi gözleri yüzünde kocaman oldukça boynu inceldi, kolları zayıfladı. Thobu yerleri süpürüp duruyor.

Büyükbabam göğe bakıp bakıp hep aynı şeyleri söylüyor. Açlığımızın sebebi de ondanmış, rezilliğimiz de. Namaz da kılmıyor artık. Ekim’den önce kılardı. Bu saatten sonra cennetini istemem onun diyor.

Her hafta yeni bir kamp yerine taşıyoruz çadırımızı. Sayıları günden güne azalan kasklı, yelekli haberciler geliyor bazı bazı. Açlığımızı ve sefaletimizi dünyanın gözüne gözüne sokmak için. Soru sordukları kimseler ümmet diyor, unuttular, neredeler? Kimisi yalvarıyor, kimi lanet ediyor, Allah mutlaka bunun hesabını sorar diyorlar. Büyükbabam lanet ve isyan edenlerden. Önce Mısırlılara, daha sonra Ürdün’e, Körfez’e aklına kim gelirse sövüp lanet ediyor, sonra da hesabını bu dünyada verecek o namussuzlar deyip bastonunu sallıyor.

Uyumadan önce Allaha yarın bir torba un alabilmem için bana güç kuvvet versin diye dua ediyorum. Bir de gazoz istiyorum ondan. İçtikten sonra geğirtenlerden. Sabri’yle Ehlem dua bilmiyor. Annem onlar daha küçük diyor, biz onların yerine dua edelim. Büyükbabam dua etmiyor artık. Ediyorsa bile kesin tütün istiyordur Allahtan.

Sabri neden onu eski sokağımızdaki Bakkal Ebu Hüseyin’e götürmediğimi, kendisine çikolata ve meyve suyu almadığımı soruyor. Bakkal Ebu Hüseyin’in dükkânını hiç terk etmediğini ve ona ne olduğunu bilmiyor. Um Zeynep anneme onun hâlâ dükkânın yıkıntıları içinde, tezgahının başında yarım bi gövde olarak durduğunu söylemişti.

Çadır çok sıcak. Annem sabaha kadar gözünü yummuyor. Elindeki kirli mendille sinekleri kovuyor, sırılsıklam olmuş kardeşlerimi yelliyor.

Sabri bana rüyasında yediği yemekleri anlatıyor. Henen de görüyormuş ama sabah olduğunda rüyasında gördüğü yemekleri unutuyormuş. Bunu nereden bildiğini sordum kardeşime, Henen’in uyurken sürekli bir şeyler çiğner gibi ağzını oynattığını söyledi bana. Ben de Sabri ve Henen gibi rüyamda yemekler görüyorum ama daha onları rüyada yemek nasip olmadı. Tam ağzıma atacağım anda yediklerim kum olup akıyor ağzımdan. O yüzden hep mutsuz uyanıyorum uykumdan.

Arkadaşlarım Hassun ve Zein’in hâlâ işe yarar bir telefonları var. Siraj’la ben telefonsuzuz. Döküntü binalardan birinde bir koltuğa ellerinde Yahya’nın Asası’yla oturuyorlar. Gurur ve intikam yeminleriyle dolu fotoğraflar, videolar çekiyorlar sonra. Bizim çadırda tek telefon var. Annem ona gözü gibi bakıyor. İstesem de vermiyor. Bir mendile sarıp hep göğsünde taşıyor. Şarj edebilirse Kuveyt’te çalışan dayımı arayacak. Karaborsada un çok pahalı ve bizim çoktandır tek kuruşumuz bile yok.

Hassun, büyük amcasının İzzeddin’in mücahidi olduğunu söylüyor. Zein ve Siraj ona imrenerek bakıyorlar. Merhum babam Halk Cephesi’ni tutardı. Haliyle ben de babamın tarafında oluyorum. Bunları anneme anlattığımda komşu çadırlardan taraf korkuyla bakıp işaret parmağını dudaklarına götürüyor.

Yarın eli boş dönmemek için uyumam gerek. Açım, karnım hep sesler içinde. Artık rüya görmek istemiyorum. Ağzımda kuma dönüşen yiyeceklerden nefret ediyorum çünkü. Allaha sığınıp uyumalıyım.

***

Sabah nereden çıkarttığını görmediğim iki bisküvi verdi bana annem. Nemliydiler. Bunları iyi sakla, birini gidişte, diğerini dönüşte yersin dedi.

Sabah fecr ile birlikte yola, kamptan komşularımız Ebu Halil, Refik, Um Fatima, Ebu Yahya, Hasan ve ismini bilmediğim iki kadınla birlikte çıktık. Zein ile yan yana yürüyorduk. Hassun ve Siraj gelmediler. Onların abi ve babaları yaşıyordu.

Delik deşik tabelalar, saçılmış çeyiz sandıkları, otomobil lastikleri, ölmüş insan kokuları, hurdaya dönmüş iş makineleri, yanmış ambulanslar, boş kovanlar, kırık sandalyeler, açığa çıkmış inşaat demirleri, kırık tuğlalar, sökük pencereler arasında yürüdük.

Korkuyor ancak dimdik durmaya çalışıyorduk.

Dümdüz olmuş bir alana geldiğimizde güneş tepemizdeydi ve kızgın bir tavadan sıçrayan yağlar gibi yakıyordu bizi. Ebu Halil koşun dedi. Biz koşunca kemik yığına dönmüş köpekler, gözleri çapaklı kediler de koştu bizimle. Köpeklerin dilleri ağızlarından uzaktaydı.

Başımızın üstünden binlerce mermi geçti. Yere kapaklananlar, zikzak çizenler, uçuşan mermileri umursamayanlar oldu. Ebu Halil’in demesine göre tam dört kilometre koşmuşuz. Susuzduk, dillerimiz ağzımıza sığmıyordu. Benim koşmaktan neredeyse ciğerlerim ağzımdan çıkacaktı. Bana güç kuvvet veren annem, büyükbabam, kardeşlerimin beni bekleyişi ve guruldayan karnımdı. Bugün en azından bir torba un alıp eve dönmeliydim. Şayet dönemezsem büyükbabam Allaha daha çok isyan edebilirdi. Etmesin istiyordum. Bizim büyükbabamdan başka kimsemiz kalmamıştı ve annem onun delirmeye başladığını düşünüyordu.

Dağıtım merkezine yaklaşırken sayımız çoğaldıkça çoğaldı. Nereden, nasıl çıkmıştı tüm bu kalabalık? Nereye gizlenmişlerdi? Döküntü haline gelmiş elbiselerimizle, toza toprağa bulanmış yüzümüzle hedefe kilitlenen zombiler gibiydik. Kimse kimseyi beklemiyordu. Açlığın sırası, düzeni, sabrı olmuyordu.

Dağıtım bittiğinde Ebu Halil, Um Fatima ve benim bir torba unumuz vardı. Zein mahzundu.

İtiş kakış sırasında kaşım yarılmış, kirpiklerim sızan kandan ağırlaşmıştı. Sıcak hava, kaşımdaki yara, susuzluğum, yorgunluğum hiç önemli değildi. Alacağımı almıştım ve annemin gözünde daha da büyüyecektim bugün.

Bugün kalkmamacasına otuz yedi kişi düştü yere. Kimi omuzlarda, kucaklarda taşındı, kimi olduğu yerde kaldı. Zein’in karnında koca bir çukur açılmıştı ama henüz ölmemişti. Onu yalnızca beş metre sürükleyebildim. Hem un hem de Zein çok ağır geldi bana. Bacaklarım titreyip kollarım zayıf düşmeseydi onu ölü ya da diri çadırlara ulaştırabilirdim. Etrafıma baktım, herkes kendi unu ve canı için koşuşturup duruyordu. Dönüş için ayırdığım bisküviyi Zein’in avucuna bırakıp yürümeye devam ettim.

Ben ailenin büyüğüydüm ve kardeşlerim annem ve büyükbabam açtı. Unu almıştım ama yine de içimden büyükbabam gibi tanrıya isyan etmek geldi. Annem üzülür diye etmedim.

Dönüş yolunda daha dikkatliydim, torbayı kazağımın içinde gizlemiş, kollarımla sarmıştım. Çünkü herkes bizim gibiydi.

Çadırımızın olduğu mıntıkaya yaklaştıkça bacaklarım beni, ben un torbasını taşıyamaz hale geldim. Annemi düşündüm ve onun gözündeki büyümüş halimi. Dişlerimi sıktım ve devam ettim yürümeye.

Annem beni birazdan karşısında görünce Allaha şükürler olsun diyecek. Unu ve yitirmediğim emanet terlik tekini görünce beni göğsüne bastıracak. Sabri ve Ehlem gülüşecekler.

Büyükbabam un ile döndüğümü görünce ne söyleyecek acaba? O da annem gibi Allaha şükredecek mi? Gerçi ne diyeceğini az biraz biliyorum. Başını gökyüzüne çevirecek ve ona şükür borçlu değilim, ben doğduğumdan beri o hiçbir zaman bizim yanımızda olmadı, hep onların tarafındaydı diyecek.

Büyükbabamı çadırın önünde kırık bir briket parçasının üzerinde otururken buldum, cılız kollarını dizlerinden aşağıya sarkıtmış, gözü topraktaydı. Sabri, az ötede oyuncak tabancasıyla sağa sola kurşun yağdırıyordu. Annem çadırın içinde başörtüsü yıkık, alnı yüzü terliydi. Kucağına yatırdığı Ehlem’i işaret edip sessizce sus dedi bana. Yine yemekli rüyalar mı görüyor diye soracaktım ki, ağzını oynatmadığını görünce susup un torbasını bir kenara koydum.

Cabir Özyıldız