Banu Yıldıran Genç, “Hepimiz Birer Canavarız” adlı yazısında, üzerine düşünülmeye değer bir meseleyi –canavar olmayı– tartışıyor.[1] Genç, Claire Dederer’in “Canavar Adamların Sanatıyla Ne Yapacağız?” başlıklı denemesinden[2] yola çıkarak yazdığı kitabı inceliyor. Ancak bu incelemeyi yalnızca sanatçılarla sınırlamıyor; gündelik örneklerle zenginleştiriyor, sanatta başlayan meseleyi toplumsal alana taşıyor. Böylece ilgili sorunun yakınımızda olabileceğini de gösteriyor.

Yakınlığı özellikle vurgulamak isterim. Bu yakınlık yalnızca aile bireyleriyle sınırlı değil; yemek yediğimiz lokantacı, saçımızı kestirdiğimiz berber, alışveriş yaptığımız bakkal, birlikte çalıştığımız iş arkadaşı da bu çembere dahil. Mahallemizde, sokağımızda, hatta evimizin içinde dahi bulunabilirler. Genç, bu yanıyla da sorunun altını çiziyor; onlarla ne yapacağımızı, bireysel düzlemde nasıl başa çıkacağımızı sorguluyor.

Kendisi yazının bir yerinde çözüm yollarından boykota değinse de canavarlaştırmamak adına temkinli davranmayı elden bırakmıyordu. Benim dikkatimi çeken de bu temkindi: Canavarla canavarlaşarak mücadele edilmemesi gerektiğine işaret ediyordu Genç. İşte bu bağlamda, yazıdaki bir alıntıdan ve ardından gelen sorudan yola çıkarak, bana düşündürdüklerini kişisel örneklerle tartışmak, “canavarlık” meselesiyle kendi mücadelemi konuşmak istiyorum.

Genç’in Claire Dederer’den yaptığı alıntı şöyle:

“Kendime Polanski’nin bir dâhi olduğunu, konunun burada kapandığını, sorunun çözüldüğünü söyledim; ancak filmleri seyrederken içimi kaplayan, tatsız bir şekilde huzursuzluğa benzeyen hissi yok sayamıyordum. Huzursuzluktan da kötüsüydü. Vicdanım sızlıyordu. Polanski’nin işlediği suçun hayaleti odayı terk etmiyordu.”

Genç, bir sonraki paragrafa şu soruyla başlıyor: “Nasıl? Tanıdık geldi mi?”

Hemen cevap vereyim: Evet, tanıdık geldi. Hatırıma gelen ilk isim, Dissection grubunun beyni Jon Nödtveidt olduğu için onunla başlamak istiyorum. Bu uğursuz adam bizi nerelere götürecek, bir bakalım…

Dissection grubunu “Somberlain” adlı parçaları sayesinde tanıdım. Bir müzik platformunun önerisiyle dinledim, çok beğendim. Ardından albümün tamamını dinledim. Bittiğinde büyülenmiştim. Grupla tanışmam tesadüftü ama bir saat içinde sıkı bir hayrana dönüşmüştüm. Diğer albümlerini de peş peşe dinledim. Etkilenmek böyle bir şey, merakı da beraberinde getiriyor. Sonra kim olduklarını araştırdım. Grubun hikâyesi sıradandı ama kurucusu Jon Nödtveidt’in hikâyesi öyle değildi.

Tanıklık eder etmez parmak uçlarına hayranlık duyduğum bu adam radikal bir satanistti. İnancı uğruna bir cinayet işlemiş, ilk ifadesinde kurbanını eşcinselliğinden ötürü seçtiğini söylemişti. Ona göre, gerçek bir satanist hayatına en görkemli döneminde son vermeliydi. Ve gerçekten de öyle yaptı, 2006’da 31 yaşındayken intihar etti.

Jon Nödtveidt

Benim için bu kadarı yeterliydi. Müziğine uygun karanlık ve çokça soğuk olan bu iç bunaltıcı hikâyeden sıkılıp biraz müzik dinlemek istedim, yine “Somberlain” albümünü açtım. Tüm bu öğrendiklerime rağmen müzik hâlâ etkileyiciydi.

Nödtveidt gibi bir katilin müziğini dinlerken rahatsız olmamam, onun gibi kötü bir insan olduğum anlamına mı geliyor? Kötü biri olduğumu kabul edebilirim. Örneğin, muhteşem bir kadının kalbini kırdım. Şükür ki affedilmedim. Affetseydi, “O hâlde neden kırdım?” diye düşünüp belki de ondan hesap sorardım. Demek ki kötüyüm; ama bir katil kadar değildir diye umuyorum.

Onunla tek ortak noktamız müzik. Bu müziği onun inançlarını paylaştığım için değil, yalnızca iyi bulduğum için seviyorum. Aradığım şey bir parça iyilikti; ben o iyiliği, güzel duygumu uyandıran müziğinde buldum. Keşke inancını yalnızca müzikle ifade etmekle yetinseydi diyebilmeyi çok isterdim. Anlamlı olurdu belki ama uygun olmazdı. Bu yüzden duraksıyorum. İmanın gerçek ifadesine ancak eylemle ulaşılabilir diye düşündüğüm için.

Ama eylem insanı olmak başkadır. Kimseye “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler,” diyemeyiz. Gerçi, “En büyük canavar benim,” diyenler bile milyonları peşine takabiliyorsa, öylesinde bir parça iyilik aramakla mücadele etmeye çalışmak pek akıllıca görünmüyor. Amacım o tarz bir mücadele olmasa da benim yine de bu çelişkiyi çözmem gerek.

Öncelikle şunu sormalıyım: Bir insanı hangi eylemleriyle değerlendirmeliyim? Eğer biri kötü bir eylemde bulunduysa, ama aynı zamanda iyi bir eylem de yaptıysa, ne yapacağım? İnsanları iyi ve kötü diye ayırmıyorum. İyiyi kendimde, kötüyü ötekinde aramamak için. Bu ayrımı yalnızca eylemler için yapabiliyorum. Kötü bir eylemi varsa ve bu nedenle onu cezalandırıyorsam, iyi bir eylemi varsa da ödüllendirmem gerekir. Bu, inandığım Tanrı’nın da benimsediği ilkedir. Nödtveidt nasıl kendi Tanrısına benzemeye çalıştıysa, ben de kendi Tanrıma benzemeliyim.

Ya da şöyle düşünelim: O, bir insanı inancı uğruna öldürmeyi kendine hak görüyorsa, ben de onu inancı yüzünden öldürmeyi kendime hak görebilirim. Onun hakkı varsa, benimki neden olmasın? Bu durumda ikimiz de haklı sayılırız. Ama insanların bugün de dün olduğu gibi güçlü ve güçsüz diye ayrıldığı bir dünyada, haklı olmak ya da olmamak kimin umurunda?

Yılmaz Güney

Yahut Yılmaz Güney. Aslında benzer bir örneğe gerek yok, ama tehlikesiz sularda yüzdüğümüz sanılmasın diye yerli bir canavardan da söz etmek istiyorum. Kimisi onu çok seviyor, kimisi ise hiç sevmiyor. Bense ne sevdiğimden söz edebilirim ne de nefret ettiğimden. Güney’i Umut, Arkadaş ve Yol filmlerinin senaryolarıyla tanıdım; sinemaya dair çok şey öğrendim ondan. Sinemada harika işler yaptığı inkâr edilemez. Ancak o, sonsuza dek sinemada harika işler yapan bir katil olarak anılmaktan kurtulamayacak. Ne korkunç bir ceza… Yine de adil: Bir katile “Sen katilsin,” diyemeyeceksek, bu kez de “Bu cinayet neden işlendi?” diye sorarız. Övgüye gelince iyi, sövgüye gelince kötü mi etmiş oluyoruz?

“Bir şeytana ihtiyacın varsa, bul birini ve onu kırk kere taşla,” derler. Ama sonra şeytana şeytanlık etti diye kızmak yakışık almaz. Tehlike şurada: Şeytan olduğuna ikna olan biri, şeytanlık etmeyi artık kendine hak görecektir. Oysa biri ille de şeytan olmak istiyorsa, yolunu bulur ve olur. Onun için taş taşımamız gerekmiyor. Biz en azından zulmüne bahane olmayalım ki sonrasında taşlamaya yüzümüz olsun.

Örneğin Raskolnikov, kendi kendini taşlayarak şeytanlaştıran edebiyat tarihinin belki de en meşhur kahramanıdır. Nödtveidt acaba bu romanı okumuş mudur? Cinayetin işlendiği ana kadar, tefeci kadın Alyona’nın toplumdaki işlevi üzerine yaptığı iç tartışma, onu Raskolnikov’un gözünde yavaş yavaş canavara dönüştürmüştü. Zulmün farkındaydı. Bu zulüm daha çok, her yanını sarıp sarmalayan, içinde bulunduğu sefaletten ötürü çevresinde de aynı sorundan mustarip olanları gördüğü parasızlıktan kaynaklanıyordu. Ne var ki öfkesini o zulmü doğuran sistemden değil, ondan faydalananlardan çıkarmak istedi, kendini yasa koyucunun yerine koydu. Yetmedi, yargıdan ve infazdan da sorumlu tuttu. En sonunda ise dayanamayıp kendini elinde bir baltayla kadının evinin kapısında buldu.

Oysa tefeci kadın, yasalara uygun davranmaktan başka bir şey yapmıyordu. Ama sorun tam da buradaydı: Böylesi insanlar, ahlaki kavrayıştan yoksunlukları nedeniyle, rezil işleri yalnızca çıkarları uğruna kabullenebiliyorlardı. Bu yüzden, insanlık adına yok edilmeleri gerekiyordu. Yasaysa yasa… Peki, asıl suçlu kimdi ve cezası ne olmalıydı? Suçlu elbette Raskolnikov’du, cezasıysa vicdan yasasının uyguladığı suçluluk duygusu. Ve bu öyle bir cezaydı ki ne ondan kaçmak mümkündü ne de kurtulmak.

Bazıları Raskolnikov’un suçluluk duygusunun kaynağının, tefeci kadının değil, onun masum kardeşi Lizaveta’nın kanını dökmesi olduğunu düşünüyor. Yanlış zamanda yanlış yerde olan Lizaveta mıydı, yoksa Raskolnikov mu? Belki de zavallı Lizaveta, onu daha yolun başındayken durdurmak için karşısına çıkan bir azizeydi.

Durmasaydı parasızlık nedeniyle fahişelik yapmak zorunda kalan Sonya’nın ayyaş babasına, sonra yine yoksulluk yüzünden zengin biriyle evlenmeyi kabul eden kız kardeşi Dunya’nın mendebur nişanlısı Lujin’e gelebilirdi sıra. Tefeci kadından iyi sayılmazlardı ne de olsa. Peki yapar mıydı, zannetmiyorum. Çünkü Raskolnikov ekonomik çaresizliğine ideolojik gerekçeler karıştıran bir zalimden fazlası değildi.

Raskolnikov’u gözümde özel kılan şey, yaşattığı zulme rağmen okurda sempati uyandırabilmesidir. Bunu inkâr edenle karşılaşmadım. Sanırım bu durum, onun bazı iyi eylemlerine de tanıklık etmemizden kaynaklanıyor: Sonya’yla evlenmesi, Dunya’yı Lujin’den kurtarması, en önemlisi de suçunu itiraf edip cezasını kabullenmesi.

Sanatı gözümde özel kılan şeyse, gündelik hayatta sıkça yaptığımız ama farkına varmadığımız, yeterince düşünmediğimiz durumları bize ifşa etmesidir. Üstelik bunu bazen yalnızca eserle değil, sanatçısı aracılığıyla da yapar. Hatta sanatçıya eseriymiş gibi davranıp şöyle diyebilir bize: “Okuyup izlediğiniz harika işler genelde size harika şeyler anlatmıyor ki, neden sanatçısının da harika biri olmasını bekliyorsunuz?” Şaka gibi, ama bir yanıyla gerçekten böyle işliyor.

Seçtiğim örneklerde ifşa edilen ne? Dört yanımız zalimlerle çevrili olabilir, ama bu zalimlerden biri de bir başkası için biz olabiliriz. Zulme uğrayan herkesin, zalimlerin gözünde birer canavar olmadığını kim söyleyebilir? Ben kimin canavarıyım, kim benim canavarım?

Yine de çözümü kendimde arıyorum. Kötü olduğunu düşündüğüm eylemlerim aklıma her geldiğinde, onlara karşılık iyi olduğunu düşündüğüm eylemlerimi düşünerek baş etmeye çalışıyorum. Ve bu yöntemi başkaları için de uyguluyorum. Demek istediğim, kendime nasıl katlanıyorsam, Nödtveidt gibilerine de öyle katlanıyorum. Yoksa ne kendi yaptıklarımla baş edebilirim ne de başkasının yaptıklarıyla.

Ama yok, ille de bir “canavar” kalacaksa, o kişi günün sonunda yalnızca ben olmalıyım.

Birini canavar yapan, candan, maldan, bedenden ve kalpten oluşan kutsallara kastetmesidir. Özellikle cana… Çünkü ona kıydıktan sonra ne telafisi mümkündür ne de affı. Bu yüzden yasalar yapıyoruz diyeceğim fakat o da her zaman işe yaramıyor. Yine duraksadım. Bu kez sanatçıları değil, tarihin farklı dönemlerinde farklı güç odakları tarafından yasa yoluyla canavarlaştırılmış insanları ansıdım: Kızılderililer, Yahudiler, Afrikalılar, siyahlar, kadınlar… Günümüzde de bazıları kimi egemenlerin gözünde hâlâ canavar sayılıyor. Örneğin, İsrail’in gözünde açıkça Filistinliler. Saymakla bitmez. Kendi yurttaşına yasak ettiğini kendine yasal gören, kendi toplumuna istemediğini öteki dediği toplumlara uygulamayı meşru sayan devletten ve onun yöneticilerinden daha canavarcasını hayal edemiyorum.

Biraz da Magneto’yu konuşalım. Oldukça gerçek bir karakterdir. X-Men film serisinde varını yoğunu insan soykırımı yapmaya adayan ve bu uğurda hiçbir fırsatı kaçırmayan kararlı bir eylem adamı olarak sunulur. Davasına körkütük bağlıdır ve sonuna kadar haklı olduğuna inanır. Amacı, yeryüzünü “canavar insanlardan” arındırmak ve kendi türü için bir mutant krallığı kurmaktır. Gerekçesi de çocukken tanıklık ettiği Holokost’un, insanlar tarafından mutantlara karşı tekrarlanacağına olan inancıdır. Irkçılığa türcülükle karşılık veren bu kafasız adam, bir insan kazara bir mutanta ters baksa, onu dahi inancına kanıt sayardı.

Neyse ki serinin üçüncü filminde, zayıf mutantları piyon olarak kullanıp ölüme gönderdiğini gördük de onun aslında bir sahtekâr olduğunu öğrendik. Tek kaygısı iktidar olmaktı ve gerekirse Holokost gibi korkunç bir olayı da amacı için araçsallaştırabilirdi. Ne tanıdık bir hikâye ama…

Magneto

Gerçek dünyada daha gerçeklerine tanık olduğumuz Magneto’nun hikâyesinde beni en çok etkileyen şey, bir zamanların mazlumlarının, uğradıkları zulüm sonrası nasıl da zalime dönüşebildikleridir. Etrafımız, zamanında çok acı çekmiş zalimlerle dolu. İlginç olan, bu tür kişilerin eylemlerinin, onlara referans gösterdikleri mazlum geçmişleri nedeniyle başkalarınca da onaylanmasıdır. Asıl rahatsızlık verici olan budur.

Asıl canavar tekil örnekler değil, tümünün üzerinde birleştiği ortak zihniyettir çünkü. Farklı evrenlerde yaşıyor olsalar da fark etmiyor, zalim insanlar gibi zalim devletler de birbirine benziyor. Zalimlerin yarattığı en büyük kötülük, öteki zalimlerin zulmüne bahane oluşturmalarıdır. Bugün yaşadığımız birçok çatışmanın kökeninde de “canavarlaştırma” vardır. İnsanların kimlikleri, cinsiyetleri, inançları ya da kökenleri nedeniyle bir tehdit olarak görülmeleri, bir süre sonra onları gerçekten, sonuna kadar haklı olduğunu düşünen birer zalime dönüştürebiliyor. Benimse heybemde zalimlere verecek bir bahane bulunmuyor.

Bu zihniyet sayesinde Magnetoları her yerde görebiliyoruz. Ben mesela onu en son, karşıma çıkan bir röportajda gördüm: Günümüzde hastası olarak yardım istediğimiz doktorları dövebiliyor olmakla övünen bir kadının sözlerinde. Kendince gerekçeleri mutlaka vardır, bulması da zor değil. Belki bir zamanlar kendisi ya da bir yakını doktorlardan zarar görmüştür ya da medyanın “yenidoğan çetesi” adını koyduğu, doktor kılığına girmiş zalimlere benzer kimselere tanıklık etmiştir. Derken içinde büyüyen kini, zamanla tüm doktorları gözünde dövülmesi gereken, hatta öldürülmesi meşru birer düşmana dönüştürmüştür.

Bu kadın genellemesinde diyelim ki haklı olsun. O hâlde, şiddete uğrayan doktorlar da benzer gerekçelerle hastalarına şiddeti kendilerine meşru gösterebilir mi? Hastası doktoruna, doktoru hastasına düşman bir toplumdan başka ne çıkabilir, bilmiyorum.

Bazen o kadarına da gerek olmaz. Şu sıralar gündemi “sahte diploma skandalı” oyalıyor. Yüzlerce insan hiç emek vermeden, sadece para karşılığında diplomalar satın almış, çeşitli mevkilere yerleşmiş. İşte bu zulümdür. Milyonlarca insanın para harcamakla kalmayıp dirsek çürüttüğü, en güzel yıllarını, gençliklerini harcayıp kazanmaya çalıştığı diplomalara, birileri sadece para vermekle ulaşabiliyorsa ve devletin ilgili birimleri de o sırada ayakta uyuyorsa (en iyimser ihtimal), bu durumda zulme uğrayan o milyonlardan bazıları, şüphem yok, kendilerine zulmedenlerden daha beter bir zalim olmaya ikna olmuş, eyleme geçmiştir bile. Buna sebep olanlarda olsun bir parça iyilik arıyorum, ama yok, bulamıyorum. Bulamayınca da kendimi tutamayıp onları öldürüyor, bildiğim en korkunç işkenceleri uyguluyorum. Henüz hayal dünyamda… Bu bile onlara benzemeye yetiyor.

***

Herkesin yakından tanıdığı, şu veya bu sebeple kendini benzer duygudurum içerisinde bulduğu bir hikâyeden söz edeyim, yazıyı onunla bitireyim.

O sıralar bir şekerleme fabrikasında çalışıyordum. İkindi çayında terastaydım, sigara içiyordum. O gün birlikte çalıştığım yevmiyecilerden bir çocuk ağzında sigarayla yanıma ilişti, “Hayırdır ağabey, sıkıntılı görünüyorsun,” deyip gülümsedi bana. Gerçekten de canım sıkılıyordu. İmam yüzündendi, moralimi hiç etmişti adam.

Anlattım çocuğa. Cuma günüydü. İşçiler Cuma namazına gitti mi bir saat gelmiyor diye patron dahiyane bir çözüm bulmuş, işçileri camiye göndermek yerine imamı fabrikaya getirtmişti. Benim de kaç yıldır alnım secdeye değmemişti. Hazır patron imamı ayağımıza kadar getirmişken, iki rekât namaz kılayım da imanım tazelensin demiştim. Demez olsaydım.

İmamın hutbesi, yaz tatili vesilesiyle çocukları elifba kurslarına göndermenin bereketi üzerineydi. On dakika boyunca çocuklardan ve kursların yararlı işlevinden söz etti sağ olsun. Lise çağındakilere özellikle dikkat çekti, kritik yaşlarmış diye. Ama hayır, canımı sıkan bunlar değildi. Canımı sıkan, imam hutbesini okurken o sırada onu dinleyen cemaatin en az yarısının lise çağındaki çocuklar olmasıydı. Yevmiyecilerdi, ucuz işçilik konusunda mültecilerden daha hesaplılardı. Diğer yandan, kazandıklarının bir kısmını komisyoncuya kaptıran, bir kısmını annelerine götüren, okul harçlığı yapan gariban çocuklardı bunlar. İmamsa hutbesinde sanki onlar yokmuş gibi babalara seslenmekle kalıyor, çocuklar hakkında konuştuğu halde karşısındaki çocukları görmezden geldiğini fark edemiyordu. Çünkü kâğıttan okuyordu, başını kaldırıp da gözlerinin içine bakmıyordu.

Kısmen imamın durumuna düşmüştüm. Çocuk beni ilgiyle dinliyordu. O da çocuktu hani, “ne diye böyle şeylerden söz edersin ki?” deyip durdum, devam etmedim. Sonra konu dağılsın diye “Ee,” dedim, “sen ne yapıyorsun, ne işin var buralarda?” Güldü bana. “Sorma ağabey,” dedi, “sabıkalıyım diye iş vermiyorlar, orda burda mecbur günlükçü çalışıyorum böyle.” Ne yaramazlık yaptığını sordum, bu kez o anlattı, ben dinledim.

Özet geçeyim yaramazlığını. Memlekette sevdiği kızı ailesinden istemiş, ailesi de sen çocuksun deyip buna vermemiş. Zoruna gitmiş tabii, gösteririm size çocuğu deyip başkasının düğününde, havaya ateş etme bahanesiyle silahını gökyüzüne kaldırmış, tesadüf o ya, kör kurşun o sırada evinin balkonunda düğünü seyreden sevdiği kıza isabet etmiş. Kızcağız oracıkta ölmüş. Çocuk diye salmışlar hemen dışarı, içeride fazla durmamış. Öyle pişkin, yaptığından gurur duyarcasına anlatıyordu ki… Bense içimden çaresizce, “Bu çocukla ne yapacağım şimdi?” diyordum. Çocukmuş… Bir hışımla ayağa kalkıp karnına bir tekme indirdim, kafasından tutup duvara sürtmeye başladım. Karnını deştim, nefesini kestim, derisini yüzdüm. Yetmedi, büyükçe bir taşla kafasını ezdim, ayaklarımın altına alıp un ufak ettim. Bu da yetmeyince gidip bir yerden benzin getirdim, tamamen yaktım çocuğu, kömüre çevirdim ama bu da yetmedi. Ne yaparsam yapayım yetmiyordu. En son terastan aşağıya attım da öyle kurtuldum.

Çocuk dürttü beni, “Dalıp gittin ağabey, iyi misin?” dedi, “ellerin titriyor.” Gerçekten de uzaklara dalmış, hayal kuruyormuşum. Çocuk karşımda sapasağlamdı. Ne yapacaktım ki bu çocuğa? “Ateşin var mı, mola bitmek üzere. Bir sigara daha içelim,” deyip tekrar dürttü. Papazı hatırladım o sıra. Sefiller romanında, kürek cezası bittikten sonra bile, işlediği suçtan dolayı herkesin yüzüne tükürmeye devam ettiği Jean Valjean’a taş atanlardan olmayıp ekmek uzatan papazı. Buna karşılık, Valjean kiliseden çalıp yakalanmış, papaz bu kez haklı yere taş atabilecekken onu da yapmamış, bir kez daha ekmek uzatmış, onu affetmişti.

“İyi,” dedim, “ben de sigarasını yakayım.” Ben papaz değilim. Ancak çocuğa benzer bir halim de yoktu. Çakmağımı uzatıp yaktım sigarasını, sonra işimin başına döndüm.

Hasan Orhan


[1] Banu Yıldıran Genç, Hepimiz Birer Canavarız, Oggito.com (19 Ocak 2025)

[2] Claire Dederer, What Do We Do with the Art of Monstrous Men?, Theparisreview.org (20 Kasım 2017)