Sosyal medyada Buket Uzuner’in yazarlıkta 50. yıl kutlamaları ile ilgili haberleri görüyorum. Everest de bu vesileyle bu elli yılın tüm öykülerini bir kitapta toplamış. Böylece ben de Benim Adım Mayıs’ı hatırlıyorum. Bu küçük kitabı Ankara’daki ilk yılımda Maltepe’de bir pasajda görmüştüm. Kitabevinin önünde duran ağzına kadar dolu sepeti karıştırırken. O zamanlar okumaya hevesliydim ama liseden böyle bir donanımımla gelmemiştim hiç. Bir şeyler okumak istiyordum ama ne okuyabileceğimi, neyi sevebileceğimi bilmiyordum. Biraz böyle el yordamıyla öykü türüne yakınlık duymaya başladığım eski zamanlar, gençlik günleri. Benim Adım Mayıs’ın adı hoşuma gitmişti öncelikle. O gün aldım kitabı. Öykülerin bana farklı geldiğini, metnin içindeki edebi sesi duyarak okuduğumu hatırlıyorum. Herhalde o dönem Oya Baydar’ın ve Cemil Kavukçu’nunkilerle beraber beni öykü türüne yaklaştıran kitaplardandı Benim Adım Mayıs. Belki yeni toplamdan bir daha bakmalı bu öykülere.

Witold Gombrowicz’in günlüğünü atlayarak okuyorum. Polonya, Polonyalı kimliği, Polonyalı ressamların polemikleri – bu konular pek ilgimi çekmiyor. Yazarın paragraflar boyunca süren komünizm üzerine düşüncelerini de peşinen –yani okumadan– arkaik olarak yaftalama eğilimindeyim. Ve günlüğün Varoluşçuluk ile ilgili kısımları oldukça tatsız geliyor, geçiyorum.
Buna rağmen tüm kitabı şöyle bir taradığımda işaret koyduğum pek çok yerin olduğunu görüyorum. Arjantin’de sürgün hayatı yaşayan bu Avrupalı yazarın dili, çevresini ve kendisini anlatırken doyurucu; edebiyat, yazmak ya da yaratıcılık konularını işlerken de oldukça ilham verici.
Gombrowicz, “Benim yazı tekniğimle ilgilenenler için şu reçeteyi öneriyorum” diyerek girdiği bölümde bir sayfa kadar yazısının izlediği seyri, metinlerini nasıl kurduğunu anlattıktan ve yazan kişilere tavsiyeler verdikten sonra konuyu şöyle bağlamış:
“Sonuç olarak: Seninle yazdıkların arasında tıpkı bir at arabası sürücüsüyle atın arasındakine benzer bir mücadele ortaya çıkacaktır. Ata egemen olamam belki ama arabanın dönemeçlerde devrilmemesini sağlayabilirim. Bu sürüş nerede biter bilmem ama gideceğim yere tek parça gitmeliyim. Dahası bu yolculuktan olabildiğince keyif almalıyım.”
***
Şu ikonik silah yakma görüntülerinin ekranlarda döndüğü günlerde elimde İş Kültür Yayınları’ndan çıkan Okumak adlı kitap vardı. Bir etkinlik olarak okumanın tarihi seyri hakkında öz bilgilerle dolu olan bu küçük kitabın 5. bölümü yasaklı kitaplara ayrılmıştı ve yazar Belinda Jack burada sansüre uğrayan ve yakılan eserlere yer veriyordu. İlgiyle okuduğum bu bölümden öğrendiğime göre İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin kitap yakma eylemlerine bir tepki olarak bazı örgütlenmeler ortaya çıkmış Avrupa’da. Bu örgütlenmelerin ya da kurulan kütüphanelerin Yakılan Kitaplar Kütüphanesi Dostları Derneği gibi adları varmış. Ve Paris’teki kütüphanenin birinci yıl dönümü toplantısında Thomas Mann bir konuşma yapmış. İşte bu kısım beni bir anda güncele, güncelimize bağladı.
Silah yakma ve kitap yakma… İki uçta iki ayrı eylem. Geçen ay izlediğimiz görüntüleri başta ikonik olarak tanımladım ya, yapılan şey kimilerine sembolik, kimilerine göre de hiç de öyle değil. Belirsizlikler, arka plandaki pazarlıklar, yanlışlanan beyanlar… (Komisyon kurulacak ama daha önce toplanıp bir kahvaltı yapmaları gerekiyor!) Thomas Mann’ın törende yaptığı konuşmayla ilgili satırların bizim bu silah yakma görüntüleriyle bağlantısı var mı, iki olay üst üste denk geldiği için ben mi bir tür kuruntuyla kurdum bu bağlantıyı, tartışılır. Aşağıya bu bölümü alıyorum. Dileyen okur metinde bir iki kelimeyi değiştirerek okuyabilir.
Tarihçi Matthew Fishburn’ün yazdığına göre “Mann’ın konuşması, kitap yakma gösterisinin sahne arkasına uzanarak, oyalama siyaseti ve basın üzerindeki zalim denetimlerin birleşiminin ölümcül olduğunu, Alman halkını ‘işlerin gerçek durumu’ ile ilgili her türlü bilgiden vazgeçmeye zorladığını, çünkü gerçek eleştiri koşullarının ortadan kalktığını gösterdi.”
***
Fethiyeli kaptan Kolombo’nun bana anlattığıdır: (Bu güleç adama Kolombo adını taktım – doğrusu, onu teknesinin küpeştesinde, vücudunun üst kısmı çıplak ve elinde bira şişesiyle yan teknedeki turistlere laf atarken değil de küçük, havasız bir büroda, masasına yığılmış dosyaların önünde kahverengi bir pardösüyle dikilirken hayal ederseniz benim bu isim tercihime siz de hak verirsiniz.)
“Biz geceleri Çalış plajında uyurduk. 20, belki 30 çocuk. Sabah oldu mu, güneş göründü mü bir saniye duramazsın. Hemen suya atlardık. Şövalye Adasına kadar yüzerdik. Orası sığınak gibi bir şey bizim için o zamanlar. Ama bir sabah baktık, bir bina yapılıyor, temel falan atılmış. Orayı dinamitlemeye karar verdik ve bunu yaptık da.”
(Hikâyenin burasında, bu 30 çocuğu dinamitleri binanın temeline yerleştirirken hayal etmeye çalışıyorum).
“Sonra aradan aylar geçti, baktık bir daha. Yani bir temel daha atılmış. Ulan nasıl olur, burası bizim adamız falan diyoruz. Şoktayız, senin anlayacağın. O zaman bir daha dinamit!”
(Çocukların azmi hayranlık verici, değil mi?)
“Ve üçüncü seferde yine adaya çıkıyoruz, temel var, duvarlar var ama bu sefer jandarmalar da var! Bizi kovuyorlar oradan. Durum sonra anlaşılıyor. Meğer Ediz Hun’ un amcası o zaman Demokrat Parti’den milletvekili, Şövalye Adası da değerli bir yer, eski denizcilerden, Rodos korsalarından kalma yapılar, eserler var. Adanın bir bölümü sit alanı ilan ediliyor ya da onun gibi bir şey fakat bu milletvekili meclisten üç arkadaşıyla beraber adanın bazı yerlerini bu kanunun dışında bırakıyorlar. Ondan sonra da ada işte yavaş yavaş imara açılıyor. Bugünkü hali belli.”
Kaptan Kolombo’nun anlattıklarından çıkardığım sonuç: Türkiye’de rant her zaman sıcak yenen bir yemektir. Ve herkesin bildiği gibi devletin malı denizdir.

Bundan bir zaman önce yazdığım bir notta evler / konutlar söz konusu olduğu zaman “proje” lafını sevmediğimi ama kitaplara gelince durumun farklı olduğunu, bu ifadenin yazın ürünlerinde hoşuma gittiğinden bahsetmiştim. Orada John Berger’in Anne Michaels ile beraber kotardığı Tren Rayları adlı minik kitabı ele almıştım, birkaç satırla. Fotoğraflar, desenler ve krokilerle desteklenen küçük metinler içeren bu kitaba bakmak da hoştu.
Şimdi benzer bir kitap var elimde – ki aslında benzersiz olduğunu da iddia etmek yanlış olmaz. Arşe Duo, Turhan Yıldırım ve Gönül Demircioğlu’nun ortak ürünü. Benzersizliği kitaptaki metinlerin iki yazar tarafından iki ayrı türde (küçürek öykü ve düzyazı şiir) yazılmış olmasından kaynaklanıyor. Kitap boyunca bu iki tür birbirleriyle sürekli paslaşarak edebiyat sahasını kat ediyor. Turhan, “Bana kalsa hep küçürek yazarım,” demişti bir söyleşisinde; onun emek verdiği ve kafa yorduğu bir alanda ilerlediğini, ürettiğini görmek mutlu ediyor beni. Bu yeni kitabı ilgi duyduğum, kendim de yazmaya çalıştığım iki türü içerdiği için ayrıca merak ediyordum. Bu birleşimin, kaynaşmanın güzel bir fikir olduğunu kabul etmek gerek her şeyden önce; şiirin çağrışımları öykünün kıvılcımlarını oluşturmuş, ortaya oldukça özgün bir eser çıkmış. Gönül Demircioğlu’nun düzyazı şiirlerini de ilk kez okuyorum. Böylece onun Dil Derneği Ömer Asım Aksoy ödülü alan ve tamamı düzyazı şiir formunda olan Çığlıkta Arşe’sini de merak etmeye başlıyorum.
İki yazar ortak sunuş yazısında şöyle demişler:
“Düzyazının iki sınır ucunda yer alan türlerin bir araya gelişinin sonucudur elinizdeki kitap. Belki de bundandır ki alabildiğine özgürler… İlkin sayfaya şiir düştü, hemen arkasından da onu öykü takip etti. Arşe Duo düzyazının şiiriyle başladı, öyküsüyle tamamlandı.”

👏