Roni Margulies’e, Memet Baydur’a, Necati Cumalı’ya, Pepe’ye, Hamdullah Çelebi’ye…

12 Mayıs 2025

Uzun süredir görüşmüyorduk Ozan’la. Namı diğer Ozan Çororo’yla. Belki hatırlayanlar olacaktır. Tarih Dersleri yapardık eskiden onunla. Sildim o metinleri, yayından kaldırdım. Galiba biraz bu yüzden, biraz da dostluklar da eskir ya zamanla, sararıp solar ya… Herhalde ondan. Aramız soğudu. Neredeyse üç yıl olmuş görüşmeyeli. Bu sabah aradı. Memleket meseleleri, yoksulluk, adaletsizlik, hukuksuzluk… Yarın da Soma Katliamının yıl dönümü, dedi. Kederliydi yine. Dediğine göre, bir süredir arkadaşları (dostlarım diyemem onlara, dostum yok artık benim, dedi laf arasında) iki şey rica ediyorlarmış ondan: Sigarayı bırakmasını ve bir psikiyatra görünmesini… Sigarayı azalttım, dedi. Pek inanmadım ama sevindiğimi söyledim yine de. “Sahi,” dedi, “doktora görünmek denirdi eskiden. Bu filmi gördün mü, diye sorulurdu. Ne oldu bu sözcüklere, nereye gittiler? Şimdi doktora gitmek, filmi izlemek, seyretmek var…”

Ses etmedim. Olmadık şeyleri kafasına takma huyu vardır ezelden beri.

Dünlükler’de yazdığım Nasreddin Hoca hikâyelerini okumuş. “Tarih Dersleri’ni kaldırmışsın, yetmemiş Nasreddin’i diline dolamışsın,” dedi. Sesi öfkeliydi.

“Öyle oldu,” dedim.

“Ama bu Hoca Nasreddin muhabbetini Kukla Kabare’den, Dayı ile Nihat’tan aparttığını anlamadım sanma.”

Alttan aldım, “doğrudur,” dedim. Bunca yıl görüşmemişiz, kontra gitmek istemedim. Hem haklı olabilirdi.

Sigarayı azalttığını anlattı uzun uzun. Sonra asıl söylemek istediğini yumurtladı: Arkadaşlarının (bunu vurgulu söyledi yine, sen benim bırak dostum olmayı, arkadaşım bile değilsin demek istiyordu bana) tavsiyesini dinlemiş, psikiyatriste gitmiş sonunda.

“Çok keyifli bir muhabbet oldu psikiyatristimle. Ondan da izin aldım. Muhabbetimizi yazdım. Hep bu, neydi o kadının adı, dizi filan yapıyor ya, hah Gülseren Budayıcıoğlu, hep o yapacak değil ya. Biz de yayımlayalım,” dedi.

Çaresiz, olur dedim.

İLK SEANS

– “İki tokat aşk etti,” gibi bir cümle okuyunca bir surata tokat atmaya giden bir elin başka bir elle öpüşmesi geliyor aklıma hocam. Hatta haritada Tokat’ın komşu illerle sarılması… Bunu söyleyince de bir takım argo deyimler, atasözleri, dizeler sökün ediyor. Sökün deyince de Söke’ye hiç gitmediğim düşüyor aklıma. Söke Un kullandığım oldu ama Söke’ye hiç gitmedim. Bağışlanabilir bir şey değil bu bence. “Düşüyor aklıma” deyince de aşka düşmek… Aşka neden düşülür? Amasya’ya da hiç gitmedim. “Ölmeden önce okumanız gereken kitaplar” listesi gibi, buraları görmeden ölmeyin. Amasya’yı görmeden ölmek istemiyorum ama nasip olur Amasya’ya varırsam da hemen ölürüm gibime geliyor. Hatta Amasya’dan dönemeyecekmiş gibi hissediyorum. Ama hocam, bırakalım şimdi bunları. Yaşım kırkı geçti. İspanyolca öğrenmem, ama öyle öğrenmek derken su gibi İspanyolca konuşmayı öğrenmem gerekiyor. Bir de ornitolog olmak istiyorum. Siz bana bir ilaç yazsanız, daha gidip kuşların çocukluğuna çalışacağım.

– Sakin olun Ozan Bey. Hepsi olur allahın izniyle. Kuşların çocukluğunu bırakalım da sizin çocukluğunuza doğru uzanalım önce. Siz de şöyle çekyata uzanın, rahatlayın.

– Hocam koltuk, kanepe, divan filan olması gerekmiyor mu onun? Filmlerde, kitaplarda öyle olur hep. Psikiyatristlerin çekyat kullandığını hiç duymadım.

– Vallahi Ozan Bey… Nasıl desem, dükkânı yeni kiraladım, duvarlarda gördüğünüz tablolar, bekleme odasındaki siyah deri koltuklar, vergisi boku püsürü bir sürü masrafa girdim. Ama asıl mesele, kirası çok yüksek. Merkezi lokasyon, malum. Bina da yeni. Bir de üstüne dükkân sahibi namussuzun, bön herifin teki. “Zenginlerin -çok parası olan insanların- hep biraz bön budala / Bakması nedendir sizce?”

– Alıntı yaptınız hocam. Tırnak işaretlerini görür gibiyim. Kimden bu?

– Mehmet Baydur.

– Mehmet değil, Memet olacak hocam. Memet Baydur. Memet Fuat’ta da aynı hata yapılır bazen. Ama bunlar mühim değil. Bir “h” harfinin varlığından ya da yokluğundan kavga çıkaracak değilim ya. Ep isterim yatayım, iç istemem çalışayım. (Gülüşmeler) Atilla İlhan’ın adı da yanlış yazılır hep. Bakın ben de yanlış söyledim şimdi…

– Evet, Ozan Bey. Çocukluğunuz diyorduk.

– Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere…

– Edip Cansever… Alıntı yapmadan, dize aparmadan konuşamaz mısınız Ozan Bey? Anladım ben, sizde BŞS var.

– Hocam şu an o kadar mutluyum ki o kadar olur. Edebiyattan anlayan, şiir bilen bir psikiyatrist var karşımda. Behçet Aysan ve Levent Mete’den başka, ikisini aynı bünyede buluşturanı ne duydum ne gördüm… Demek ki varmış. Okurlarımız da öğrensin diye soruyorum hocam, BŞS nedir?

Birazcık Şairlik Sendromu. Ama şimdi kitabî lakırdıyı bırakıp birazcık kendinizden bahsetmeye ne dersiniz Ozan Bey?

– Bahsedeyim hocam, ama sadece benden değil, hepimizden bahsedeyim: “Doğmuşuz, sevilmek istemişiz, öleceğiz.”

– Yine aynı şeyi yaptınız. Roni’den alıntı yaptınız bu sefer de…

– Ne yapayım hocam, alıntısız çekilmiyor bu hayat. Madem istediniz, bahsedeyim kendimden. “Evvela adamım, yani / Sirk hayvanı filan değilim.”

– Ozan Bey, lütfen!

– Peki peki, gerçekten özür dilerim. Alıntı yapmak yok bir daha. Tevellüdüm 1984. 84 kiloyum. Boyum 1,76. Bazen nedense 1,77 dediğim oluyor. Hafif kamburum, gözlerim epey bozuk. İlk çağlarda yaşasaydım, bu yaşımı zinhar göremezdim, büyük kedilerden biri afiyetle yemişti çoktan beni. Çünkü gözlük olmadan burnumun ucunu göremiyorum. Bazı okullara gittim, mezun oldum. Hepsinden pişmanım, vaktimi boşa harcamışım. Sigarayı azaltmaya çalışıyorum. Soranlara azalttım diyorum ama aslında yalan. Doğmuşum, öleceğim. İşte hepsi bu.

İKİNCİ SEANS

– Attilâ İlhan öldüğünde, hiç unutmuyorum hocam. 10 Ekim 2005. Hay allah, tam son sene sonra Ankara Gar Katliamı olmuş. On sene sonra aynı gün. Memleketin yaralı olmayan, utancımızdan kahrımızdan ağlamadığımız bir günü yok ki hocam!

– Ozan Bey, lütfen. Anlatacağınız şeye odaklanın. Bakın vaktimiz sınırlı.

– Vaktimiz sınırlı, ölüp gideceğiz diyorsunuz yani. Tamam tamam, şaka yaptım. İşte o gün, hiç unutmuyorum, otobüsteydim. Eryaman’da oturuyordum o zaman, öğrenciydim.

– 2015’te mi öğrenciydiniz?

– Evet doktora öğrencisiydim o zaman ama ondan bahsetmiyorum şimdi. 10 Ekim 2005’ten bahsediyorum, Attilâ İlhan’ın öldüğü günden yani. Bir arkadaşım mesaj attı. Eryaman’a giden iki katlı, yeşil halk otobüsleri vardı o zaman. Otobüsün üst katında, en ön sırada oturmuştum. Ankara’ya yukarıdan bakıyordum. Sonradan kaldırdılar o iki katlıları. Neyse, başın sağ olsun diyor arkadaşım. O zaman Whatsapp filan yok tabii, SMS atmıştı. Bir an dehşete düştüm. Dedim kim öldü? Neden sonra anladım, büyük şairin ölümünü kastediyormuş arkadaşım. Ben de o aralar şiir okuyorum, yazıyorum filan. Bütün şairler akrabam sayılıyor. Bana başsağlığı dilemişti. Siz sever misiniz Attilâ İlhan’ı?

– Vallahi Ozan Bey, ne yalan söyleyeyim, gençliğimde okumuştum şiirlerini ama çok seviyorum diyemem.

– Anladım hocam, biraz arabesk gibi geliyor değil mi? Roni Margulies de eleştirmiş onu, ama bakın 1994’te yazdığı bir yazının sonunu nasıl bağlamış: “Allah gecinden versin, Attila İlhan’ın mezarında çıkaracağı sesler bile herhalde benim kuşağımın yazdığı şiirlerden daha anlamlı, daha bütünlüklü, daha ilginç ve insanlarla daha ilgili olacaktır.” Tabii burada asıl eleştirdiği kendi kuşağıdır Roni’nin.

– Siz katılıyor musunuz buna Ozan Bey?

– Bilmiyorum hocam, her şey hakkında yorum yapmak zorunda değiliz sonuçta. Zorunda mıyım? (Gülüşmeler). Bu konudaki yargımı askıya alıyorum. Ama gençliğimde bazı şiirlerini ezbere bilirdim ben de. Pia, Üçüncü Şahsın Şiiri, Yağmur Kaçağı… Sonra şiirlerinden bestelenen şarkılar… Nedense onun şiirleri hep çok iyi bestelenip söylenmiştir. Attilâ İlhan deyince İzmir gelir benim aklıma. İspilandit Palas, körfez, Karantinalı Despina…

– İzmir’i seviyorsunuz demek.

– E orda, doğmuşuz. Güzel de memleket. Uzaktan seviyoruz işte. Bir de Avni Anıl vardır. O da İzmirlidir. Avni Anıl’ın polis memurluğu yaptığını biliyor musunuz hocam, hem de yıllarca? Canına yandığımın dünyası!

– “kadeh var yiyesim gelir şöyle kim / mey kendinden, kendi meyden incedir”

– Ha ha. Hocam herkes bilmez Avni Bey’in bu bestesini.

– Bilir Ozan Bey, neden bilmesin. Ben de pek severim Avni Anıl’ı… Fakat vaktimiz doldu.

– Hocam bakın, biz şöyle yapalım. Seans ücreti çok yüksek, bir tanesini daha kaldıramaz benim naçiz bütçem. Siz dükkanı kapatın, gelin buraya yakın İncir var, ya da Kızılay’a Meşeli’ye uzanalım. Yok derseniz Ayrancı’da Yolluk var, gidelim iki satır rakı içelim. Muhabbetimize orada devam edelim. Ben bir gün Yolluk’ta içerken Avni Anıl’ın kızıyla tanıştım biliyor musunuz? Anlatırım. Hadi hadi, kapatın dükkanı çıkalım hocam. Vakti kerâhat geldi geçiyor…

ÜÇÜNCÜ VE SON SEANS

“Bardağı masaya
Tak!
Vurdum mu vurdum
Masaya dönüyorum
Urla, uzak, uzak, uzak”

Ozan bunu söylerken kadehi masaya hakikaten tak! diye vuruyordu. Psikiyatrist geldiğine geleceğine pişman olmuştu. Yolluk’taydılar. Olan olmuştu artık, Ozan bütün şiiri baştan aşağı masalara kadeh vura vura okumasın diye, ne yapsın, çaresiz o tamamladı şiiri:

“Bardak değil o baylar
Tak!
Masaya vurduğum
Hak arıyorum
Düpedüz hak!
Bütün mahpus kasabalar
Küçük ölü kentler
Soyulan tarla tarla
Onlardan biridir Urla!”

13 Mayıs 2025

Toplumsal barış için silahların susması gerekiyordu. Çok şükür ki sustu. Bu gerek şarttı, ama malumunuz, yeter şart değildir.

Şimdi topyekûn bir demokratikleşme gerekiyor. Seçilmiş tüm belediye başkanları, öğrenciler, gazeteciler, parti liderleri, yok yere içeri atılanlar serbest kalmalı hemen. Barış akademisyenleri derhal işlerine dönmeli. Özgür bir ülkede yaşamak için hukukun evrensel ilkelerinin işlemesi gerekmez mi önce? Sonra da bu toprakların, üstünde yaşayan herkesin kendini özgür, eşit ve mutlu hissedeceği bir memleket olması… Bunun için ne gerekiyorsa yapılmalı. Yapmalıyız.

Ve fakat, aklı başında olan herkes gibi şüphelerim var.

Temkinli bir iyimserlik içindeyim yine de. Epey temkinli ama.

Silahların susmasına kim sevinmez? Yoksul halk çocukları ölmeyecekse buna kimin itirazı olur?

İş ki tüm bunlar bir ya da birkaç kişinin siyasi ikbali için yapılmıyor olsun. Umalım ki öyle olsun.

Yanılmayı gerçekten tüm kalbimle diliyorum.

Ve asıl mesele, “sorun” dediğimiz şeye neden olan her ne ise, işte onların çözülmesi. Kürt Sorunu ya da terör neden ortaya çıktı? Sorunun yanıtını vermek, önyargısız düşünmek ve iyi niyetle bunları çözmek gerekiyor.

Çözmek gerekiyor ki hak ettiğimiz gibi yaşayabilelim.

Ve tüm bunların yapılabilmesi için demokratik, laik, hukukun işlediği bir ülke gerekiyor.

Şüphelerin başladığı yer de burası zaten.

14 Mayıs 2025

Sabah sabah kötü bir haberle uyandık bugün: Pek çok lakabı, onu tanımlayan bir sürü sözcük var. Saraysız Başkan, Pepe, eski Tupamaro gerillası, dünyanın en yoksul devlet başkanı… Adıyla sanıyla Jose Mujica’nın yaşam mumu sönmüş bugün.

Politikacıların onurlu, dürüst, düşünceleriyle uyumlu bir yaşam sürmelerine alışkın olmayan biz dünyalılar için bir efsaneydi Pepe. Eski bir vosvos’u vardı. Mavi bir tosbağa. Mütevazı bir hayatı oldu.

BBC’ye verdiği son röportajında şöyle demiş: “Biliyoruz ki kaçınılmazdır ölüm. Ve belki de hayatın tuzu biberi gibidir.”

Sosyalist mücadeleyle geçen ömrünün 12 yılını hapiste doldurdu Jose Mujica. Bunu anlatan 2018 yapımı bir film var, meraklısı ilgiyle izleyecektir: La noche de 12 años (12 Yıllık Gece).

Başka bir röportajında, bu yılın başlarında artık tedaviyi reddettiği zaman, evinin bahçesine, köpeğinin yanına gömülmeyi vasiyet etmişti ve şöyle demişti: “Döngüm sona erdi. Samimi olarak, ölüyorum. Ve bir savaşçının dinlenmeye hakkı vardır.”

Güzel dinlen Pepe.

Hoşça kal.

Onur Çalı

Dünlük’te kullanılan resimler, Gürcü ressam Lado Tevdoradze’ye aittir.