“Kitaplara epey kuşkuyla yaklaşıyorum. Hiçbir kitabı okumaya değmez demek istemiyorum ama bakış açım o noktaya son derece yakın… Şöyle ki, oturup kitap yazdınsa s—p batırdın demektir, altı paragraflık bir blog yazısıyla işi halledebilirdin.”
Sam Bankman-Fried
(kripto girişimcisi, tescilli dolandırıcılıktan 25 yıla mahkûm, davası temyizde)

Hurafeler ve kuruntular başkenti Washington’un Kadıköy’ü diyebileceğimiz Arlington’u ortadan bölen Arlington Bulvarı’na doğru gidiyorduk, bir gece vakti. Farlar yolun kenarına dikilmiş küçük bir tabelanın fosforlu yeşilini aydınlattı: Kütüphane. Okuyan insan ikonu, bir de yön işaret eden ok.
“Bu hangisi acaba?” dedi oğlum.
Konumumuzu hesap ederek düşündük ve tabelanın işaret ettiği kütüphanenin Glencarlyn olduğuna karar verdik.
Yaklaşık 240 bin kişinin yaşadığı Arlington’da merkez kütüphanesine daha düşük kapasiteleriyle destek olan 7 şube var; yerel yönetim birimleriyle birlikte mahkeme ve hapishaneyi de barındıran Courthouse yerleşkesindeki küçük kütüphaneyi bir kenara bırakırsak Glencarlyn, bu 7 şubenin en küçüğü, ayrıca Arlington’un ilk kütüphanesi. Bugünkü binasında 1923’te resmen açılmadan önce 1800’lerin sonuna doğru komşu parselde hâlâ görebileceğiniz Carlin Hall adlı minik kilisemsi toplantı salonunda bir avuç kitapla başlamıştı macerası. Bu ikisinin 40-50 metre ötesinde de yörenin en eski evini (tevellüt 1750) gezmek mümkün. Britanya kraliyet ailesi, Lord Fairfax adlı birine dörtnala giden bir atın bir saatte alabileceği mesafenin karesine tekabül eden bir araziyi kendi malıymış gibi hibe ettiğinde buralar hep dutlukmuş; eski sakinleri tarihin önünde tutunamadığı için. İlk ev o noktadan sonra, yerli çadırlarından sonra; bildiğiniz hikâye. Arlington, o arazinin küçük bir parçası.
Biraz daha yakına geleyim: 1801’de Virginia eyaletinden alınıp başkent Washington’a verilen Arlington ve güney komşusu Alexandria, 1847’de köleliği muhafaza edebilmek için başkentten ayrılmıştı; bugün Arlington’u ayrı bir idari birim olarak tanımamızın tarihi nedeni bu. 1865’te resmi köleliğin ülke çapında sona ermesiyle yerini sistemli, uygulaması bölgeden bölgeye değişen ırk ayrımı aldı. Örneğin Arlington kütüphanelerinin ilk başlarda kimlere açık olduğunu anlamak için o zamanlar mahalleleri alçak bir duvarla beyazlardan ayrılan siyah nüfusun kullanımı için 1944 yılında oluşturulan Henry Holmes kütüphanesinin 1950 yılında kapatılmış olması, önemli bir ipucu.
Kütüphane şebekesinin “entegrasyonu”nun 1950’de gerçekleştiği anlamına gelmiyor bu. Entegrasyon, dönemin ırk ayrımını giderme amacıyla federal hükümet tarafından Anayasa Mahkemesi kararıyla 1954’te başlatılan sürecin adıydı; halen bitmediği söylenebilecek bu ABD projesi, Arlington özelinde –en azından kâğıt üzerinde– okullarda 1959-1971 yılları arasında cereyan etti. O dönem bugün birçok kimsenin zihninde, hele bunları aşmış bir ülkeye doğduğunu düşünen kuşağa bakarsak, zerre kadar yer işgal etmiyor. 1971, sadece o demografik gruba değil, hemen hepimize çok uzak artık. 1750-1971 arasında olan bitene bugünün gözlükleriyle baktığımızda inanmak zor. Bugünün 221 yıl sonrasına gidersek nasıl bir dünyayla karşılaşacağımızı tahmin edebilmekse, bana sorarsanız hiç de kolay değil. Yazıyı sabredip bitirdiklerinde, “Yok canım, gelecek o kadar kötü gözükmüyor,” diyenlerin bunu bir an düşünmelerini dilerim.
Glencarlyn’in adı geçince sohbetimiz küçük halk kütüphanelerinin şirinliğine kaydı. O şubenin yılların çizikleriyle bereli ahşap rafları, eskimiş tozlu bilgisayar terminalleri, bir köşede ilgi bekleyen iki mahzun mikrofilm okuyucusu, aşınmış halıları, gıcırdayan basamakları gözümde canlandı. Uzun zamandır uğramadığım Glencarlyn’e bildiğim kadarıyla kart kataloglarının yerine bilgisayarlar konduğundan beri tadilat eli değmemişti. Hafızamızdaki binayı meşhur mimarlara projeleri çizdirilen, çelik ve camın dikkat çekmekte yarıştığı, lüks otomobil galerilerine benzeyen yeni kütüphanelerle karşılaştırdık bir an. Evimize en yakın olduğu için en sık uğradığımız şube de oğlumun çocukluğunda Glencarlyn gibiydi, sonra uzun süre kapanıp biraz ileride yepyeni ve daha büyük binasıyla boy göstermişti. İşin ilginci, sıklet atlamış binada halka sunulan kitap sayısında belirgin bir artış olmamıştı, hatta azalma olduğu izlenimini edinmiştik; belki de etrafındaki boş hacim kat kat arttığı için öyle görünüyordu. Ders çalışılacak, çalışılmasa da muhabbet edilecek alanın büyütülmesine, kollarınızı açarak iki ayrı prize erişebileceğiniz bir donanım kurulmasına öncelik verilmiş gibiydi. Kütüphaneler elbette yalnızca kitap ödünç almamız için oluşturulmaz, güzel bir kütüphanede oturup kitap okumanın, çalışmanın da ayrı bir keyfi vardır, fakat insana o hissi veren mekân büyük ölçüde silinip gitmişti benim gözümde. Sessizlik de çekip gitmişti; artık cam kapılı birkaç toplantı/çalışma odası dışında kütüphane genelinde yüksek sesle konuşmak da, yiyip içmek de serbestti, hatta yeni çehreyi ilan eden tanıtım kampanyasında kütüphanenin bir “takılma” ortamı özelliği öne çıkıyordu fotoğraflara baktığınızda. Belli ki gençleri albenisi çok daha kuvvetli olan AVM’lerden kütüphanelere bu yolla çekmeyi umuyorlar, içeri girenlerin en azından bir bölümünün kitaplarla ilgileneceğini hesaplıyorlardı.
ABD’nin birkaç büyük şehrinde ve bazı küçük kasabalarında yenilenen kütüphanelerin tasarım ve kullanım ivmesi aşağı yukarı bu yöndeydi; anlaşılan buna ikimiz de tanık olmuş ama o âna kadar seslendirmemiştik. Derken oğlum el artırdı, üniversite kitaplığından en son ne zaman kitap ödünç aldığını hatırlamadığını ve görebildiği kadarıyla bütün bir üniversite kuşağının kitap satın alıp veya kütüphaneden ödünç alıp okumak yerine elektronik veri tabanlarını kullanarak aradıkları bilgiye erişmeyi tercih ettiğini, kitap çok lazımsa korsan kopyasını internetten indirmek eğiliminde olduğunu söyledi. Sorsam dürüst cevap alacağımı biliyordum: Kendisi de değindiği genel eğilimin dışında değildi. Çocukluğun geride kaldığı noktadan sonrasına baktığımızda, şu veya bu nedenle tutkuyla bağlandığı bir kitabı almışlığı veya hediye olarak istemişliği yok değildi, ama bunları saymaya ikimizin parmakları fazla gelecekti.
Beni sık sık düşündüren, daha doğrusu üzen bir konuydu bu, akıllı telefon neslinin kitap okuma alışkanlığının gözle görülür bir düşüş kaydetmesi.
Ben düşünedurayım, o devam etti. “Aslında,” dedi, “elimize o cihazları tutuşturduklarında ve üstüne lanet olası algoritmalarını pekiştire pekiştire bindirdiklerinde her şey bitti.” Zekâsına güvendiği, genel kültürünü takdir ettiği bir arkadaşından bahsetti. Arkadaşını yaşıtlarından ayıran en önemli üstünlük, kendi ifadesiyle, ailesinin cep telefonu kullanmasına izin vermek için dayanabildikleri kadar beklemesiydi. Bana dönüp, “Siz de fena dayanmadınız,” dedi, “ama birkaç yıl daha bekleyebilseydiniz daha iyi olurdu.”
Yanımda oturan, uzun süredir Ocak tatilinde ilk kez elinde bir kitapla (George Orwell, 1984) gördüğüm genç adamın çocukluğunda soluk almadan devirdiği kitapları düşündüm. Lisede velilerin bir bölümüyle birlik olup her öğrenciye bir iPad verilmesine karşı verdiğimiz ve yitirdiğimiz mücadeleyi. Son yıllarda telefonuna bakmamak için, ekranı siyah-beyaza çevirmesinden (öyle bir ayar varmış) her türlü sosyal medya uygulamasını silmeye kadar aklına gelen her çareye başvurmasını. Ders programından ödev teslimine, binalara giriş izninden covid test sonucu görüntülemeye, hocalardan randevu almaktan yoklamalara kadar her şeyi telefonlara havale ederek üniversiteye akıllı telefonsuz devam etmeyi olanaksız hale getiren son 10 yılın uygulamalarını…

Goscinny’yle Morris’in Şarkı Söyleyen Tel adlı Red Kit macerasında hicvettiği, kıtanın öbür ucundaki nişanlıya yazılan mektubun nişanlı çoktan başkasıyla evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra eline ulaştığı bir geçmişe, yakınlarımızla ve uzaktan tanıdıklarımızla iletişimin can sıkıcı engellerini kaldıran elektronik posta, WhatsApp, sosyal medya gibi buluşların öncesine dönmeyi istemiyorum elbette. Basılı kitap yanında elektronik kitapları da sık sık okuyorum, erişim kolaylığı nedeniyle. (Arlington kütüphaneler sisteminin de yılda üyelerine ödünç verdiği yaklaşık 3 milyon kitap ve DVD’nin üçte birini elektronik kitaplar oluşturuyor.)
Yani Reinier Gerritsen’ın metroda kitap okuyanların sayısında kaygı verici bir düşüş hatta kayboluş gördüğünde başladığı “Son Kitap” adlı fotoğraf projesi[1] telefonunda veya cihazında kitap okuyan bir azınlığı ıskalıyor olabilir (o da bunu bildiği için projenin devamında bu kez cihazında kitap okuyanların fotoğraflarını çekmeye başlamış ve haliyle bunu ilk projesi kadar doyurucu bulmamış), fakat bu kuralı bozmuyor, önümüzde duran sorunu ortadan kaldırmıyor.

Sorunun belgesi gibi duran fotoğrafta yan yana poz veren, Donald Trump’ın son yemin töreninde, onun hemen arkasında, müstakbel bakanlarının dahi önünde dizili teknoloji ağalarının nasıl bir dünya hayal ettiği ve insanlık tarihinde kısacık bir zaman diliminde neler “başardıkları” hepimizin malumu. Görüntünün ortasında yer alan Jeff Bezos’un Kindle platformunun elektronik kitap okuyucusu açısından en başarılı kullanıcı arayüzünü sunması, yanı başındaki Sundar Pichai’ın Google Kitaplar ile dünyanın kütüphanelerinde saklı yüzyılların birikimini araştırmacıların önüne koymuş olması; kadraja giren dörtlünün ve diğerlerinin toplu olarak bizi ittikleri sürecin ekran / beğeni / dopamin bağımlılığıyla bezeli, kaosa prim veren, tüketimi pompalayan, atıklarıyla ve sanal zekâya harcadığı enerjiyle çevreyi mahveden bir gelecek vaat ettiğini, hatta bu geleceği şimdiden yaşadığımız gerçeğini gölgeleyemiyor.
Sam Bankman-Fried’in yazının başına koyduğum tiksindirici beyanı üzerine bir tepki[2] kaleme alan Rusya edebiyatı profesörü Carol Apollonio’nun tespit ettiği gibi kitap derken formatından değil içeriğinden bahsediyoruz: “Basılı kitapları fetişize etmiyorum. İnsanlar e-kitap okuyor, ben de okuyorum, hatta öğrencilerimi ders metinlerini Canvas platformunun elektronik formatında okumaya zorluyorum! Bunlar önemsiz; eminim Sam Bankman-Fried sadece basılı kitapları kastetmiyordu. Bahsettiği, kripto kılavuzu ya da mesela hava-cıvayla yalan dolandan para kazanmayı öğreten altı paragraflık blog yazısı dışında herhangi bir şeyi okumanın fuzuli olması.” Kısaca, konuyu basılı kitap / elektronik kitap tartışmasından kurtarıp cihazları dolduran elektronik uygulamaların beyin tahrip edici, yabancılaştırıcı etkisine, onun da ötesinde insanlık olarak nereye gittiğimize odaklanmamız gerekiyor.
Radyonun, sinemanın, televizyonun ve nihayet günümüz teknolojilerinin ortaya çıkışını müteakip kitapların ölümü ya da çöküşü başlığı altında defalarca dile getirilmiş felaket tellallığına katılmak değil amacım. Kitapların ve metinlerin şu veya bu formatta barındırdıkları içeriğin ilelebet bizimle olacağına eminim, okuyucuları azalsa da. “Kitapsız”dan kastım kitapların tamamıyla yok olması değil, önemini yitirmesi. Tek bir örnek vereyim: Z kuşağı, 7 Ekim 2023’ü izleyen Filistin protestolarında önde yer aldı, tepkisini her yerde yüksek sesle dile getirdi. Bu elbette duyarsızlık yaftası üzerine yapışmış bir kuşak için olumlu puan. Fakat konuşabildiklerim arasında Filistin veya İsrail üzerine tek kitap okumamış, temel tarihi bilgilerden yoksun, Noam Chomsky, Edward Said, Naomi Klein, Rashid Khalidi, Amoz Oz, David Grossman gibi yazarları okumak bir yana varlıklarından haberdar olmayanların bulunması dikkatimi çekti. Haklı tepkileri bütünüyle sosyal medyada gördüklerini özümseyerek şekillenmiş gibiydi. Yine aynı nedenle, Sudan, Kongo, Çin gibi coğrafyalarda yaşanan soykırım, Filistin’dekine kıyasla radarlarına girmiyordu.
“Yeni kuşak haberleri artık TikTok’tan alıyor” paniğine kapılıp bu alanda varlık göstermeye çalışan anaakım ve muhalif medyanın telaşını anlaşılır bulmakta birlikte, sosyal medyanın manipülasyona açık, herhangi bir yetkin elek içermeyen, arşivlemesi zor, algoritmik ve kaotik doğasının istikrarlı bir şekilde aydınlatıcı olabileceği konusunda iyimser olamıyorum. Çağın gerisinde kaldığımdan değil, Hindistan’da, şurada burada aynı sosyal medyanın grupları başka tür bir duyarlılığa, şiddet eylemlerine ve ayrımcılığa yöneltmekte bir silah gibi ustaca, kimi zaman besleme trol ekipleri tarafından kullanımı belgelendiği için. (Kurumsal medyanın gözboyacı manipülasyonları yok mu, elbette ziyadesiyle var, ama şikâyet ettiğiniz her sermaye medyasının karşısına gücü çok daha az da olsa bağımsız medyayı dikebilirsiniz; algoritmik sosyal medyanın karşısınaysa hiçbir şeyi dikemeyecek noktaya doğru ilerliyoruz, tsunami karşısında kağıttan duvar örmeye çalışmak gibi bir şey. Filistin trajedisini görünmezlikten kurtaran sosyal medya, binbir dezenformasyonu beynimize zerk etmekte aynı derecede mahir.)
Benden çok daha fazla öğrenciyle teması olan tarih profesörü Howard Eissenstat tam da bu yazıyı yazdığım günlerde Bluesky’da aynı şikâyeti[3] dile getirdi: “Öğrencilerimde gözüme çarpan ana özellik, politika alanında okuma yapmıyorlar. Sol, sağ, orta, politik görüşleri ne olursa olsun –politika akıllarından geçerse o da– o görüşler sosyal medyada gördükleriyle şekilleniyor.”
Arlington’daki yılda ödünç alınan 3 milyon kitap ve film gözlerinizi kamaştırmasın. ABD’de yılda kişi başına düşen kitap okuma ortalaması 12. Çok daha aydınlatıcı istatistik olan orta değer ise 4. Arlington’daki 240 bin kişi, 111,500 hanede ikamet ediyor ve bunların 50 bininin adresi kütüphanenin üyelik kayıtlarında aktif. Kabaca Arlington sakinlerinin yüzde 45’inin kütüphaneyi kullandığını kabul edersek, bu kullanıcılar yılda kişi başına 28 başlık ödünç almışlar. Herhalde 5-10 kitap da satın alıp bir kısmını okumuşlardır. Kesin bir sayı belirlemek zor, ama ABD ortalamasının çok dışında bir yerde durdukları anlaşılıyor. Nüfusun binde birini bile oluşturmadıkları bir ülkede böyle bir topluluktan kaç tane vardır dersiniz?
Onu demek yerine “Bize ne Arlington’dan?” da diyebilirsiniz, anlarım. Türkiye’ye gelirsek, yılda kişi başına düşen kitap sayısı 7 ila 8. On beş yaş ve üstü nüfusun %70’i, bazı verilere göre %73’ü hiç kitap okumuyor. Kitap okuma oranı sıralamasında dünyada 86. sıradayız. Herkese Kitap Vakfı’nın istatistikler sayfasındaki kısa soru-cevaplarda[4] hata yoksa her biri telaşa kapılmak için yeter sebep. Açıkçası, Türkiye’ye odaklanmanın çok fazla anlamı yok. Çabalarsak iyileşebiliriz biraz, ama sonuç olarak dünya nereye giderse Türkiye de bir parçası olarak oraya gidecek ve dünyanın tuttuğu bu yol hayra alamet değil.
***
Arlington’u ortadan bölen Arlington Bulvarı’nın doğu ucuna yaklaştığınızda yol geniş bir mezarlığın çevresini dolanır. ABD İç Savaşı’nın asi generali Robert Lee’nin elinden alınıp savaşın asker kurbanlarının, sonraki yıllarda da Vietnam gibi maceraların bedelini ödeyen Amerikalı gençlerin gömüldüğü şehitliktir bu. Nehre doğru devam ederseniz Şehitler Köprüsü’nden geçip nihayet Washington’a varırsınız. Lincoln Anıtı’nın tam karşısında, dümdüz doğuya bakınca 3 kilometre ötede Capitol adlı Kongre binası, aradaki mesafenin tam ortasına denk gelen noktada, eksenin kuzeyinde Beyaz Saray yer alır. Bu ikisi, şu an Nazilerden beri en hevesli kitap yasaklayıcıların desteklediği, başdanışmanı Nazi selamı verme meraklısı bir partinin kontrolünde. Bir süredir okullarda ve kütüphanelerde “sakıncalı” buldukları binlerce kitabın yasaklanması için yoğun çaba harcayanlara tepki olarak bir dizi şehir belediyesi ve bağlı oldukları kütüphaneler, “Kitap Sığınağı” hareketi olarak karşı safta mevzilendiler. 2023 yılında bunlara Arlington kütüphaneleri de katıldı. Sömürge statüsünde olup, halkı mecliste temsil edilmeyen Washington ahalisinin kütüphanesi ve belediyesiyse, bütçesini kontrol eden ve aldığı kararları veto etme yetkisine sahip Kongre’den çekindiği için olacak, listede yokluğuyla dikkat çekiyor.
Mücadele devam ediyor, evet, ama belki kitapların önemini gitgide kaybettiği bir dünyada onları yasaklamaya gerek kalmayacak.
Aziz Gökdemir
