
Her şeyin başladığı ve bittiği o ağacın altında oturuyorum. İnce bedeninin etrafı, yapraklarıyla kaplanmış. Sanki sarı bir gelinliğin eteğindeyim. Dünyanın en güçlü ağacının gövdesi, dünyanın en güçsüz kadınının sırtıyla birleşiyor. Aynı toprağın üstünde, aynı öze bağlanırken birimiz bunca bilge, diğerimiz nasıl böyle basiretsiz olabilir? Kalbim bir yusufçuğun kanatları gibi. Korkuyorum. Yine ve yine…
Elimde yarınki konferansın broşürü var. Üzerinde yazılanları dünden beri kaç kez okuduğumu bilmiyorum. İsmini ne kadar çok tekrarlarsam, kağıtta yüzü belirecek gibi. On iki senedir görmediğim o yüz. İçindekileri gizlemek için daralmış bir alın ve tam tersine ruhunda ne var ne yok açık etmek için yaratılmış kahverengi gözler. Gösterişsiz bir burun, söylemekte ketum, gülümsemekte cömert bir ağız, masumiyeti sakal denilen o örtüyle gizlenmemiş zayıf yanaklar. Saatlerce bakabileceğim, sayfalarca okuyabileceğim güzel bir kitap. Oysa o kitabı çoktan yaktım ben!
Bunca yıl her şeyin geride kaldığına, küllerin dağıldığına inanmaya çalıştım. Şimdi onun konuşma için çalıştığım üniversiteye gelmesi zalimlik değil de ne! Yine de konduramıyorum. Beni alaşağı etmek istemez. Bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek istiyorum. Ne de olsa hayatla, tesadüflerle kavga etmezsen baş edebilirsin. Altımdaki yapraklar mı, elimdeki kâğıt mı kıpırdanıyor seçemiyorum. Bu bir rüya olmalı ve uyanmak için yazıyı bir kez daha okumalıyım.
Konferenz: Dr. Kerim Yılmaz
Das Bewusstsein der heiligen
Liebe durch das Gedicht “Gingko Biloba”
von Goethe im“West-östlichen Divan”
Heidelberg Üniversitesi – Philosophische Fakultät
“Goethe’nin Doğu-Batı Divanı eserindeki Gingko Biloba şiiri üzerinden, kutsal aşk bilinci” öyle mi? Yarın o şiiri, herkese okuyacak mısın Kerim? İki kalbin ancak aşkla “bir” olabileceğinden de bahsedecek misin? Kimi kalbinde kıpırdanan insanı, kimi adını koymaktan korktuğu tanrısını, kimi yalnızlığını düşünecek. Ama herkesin benliğinde aynı his dolanacak. Aşk!
Ya sen Kerim, sen ne düşüneceksin? Salonda beni arayacak mı gözlerin? Görüp de tanıyamamaktan korkacak mısın? Sen korkmazsın gerçi. İkimiz de biliyoruz ki, o elbise en çok bana yakışır. Merak etme, ben hâlâ aynıyım. Zaman, korkunun ilacı değil. İnsan, sımsıkı halatlarla sarıldığı bu lanetten zamanla bile kurtulamıyor. Yarın neler olacak bilmiyorum. Belki yıllar önce söyleyemediklerini bakışlarınla haykırırsın. Belki de beni tanımazlıktan gelerek, bir kelime bile etmeden geçip gidersin yanımdan.
Zihnim acımasız bir düşman bugün. Satır satır duyuyorum o şiiri. Kulaklarımda yumuşak sesin yankılanıyor. Şimdi Kral 5. Friedrich’in bir uçurumu doldurup saray bahçesi yaptığı bu yerde, o ağacın altında yüzyıllar sonra oturan bir Suleika’yım. Yusuf’unu kırbaçlatmış bir Züleyha.
Bu ağacı ilk kez birlikte, İstanbul’da, üniversitenin botanik bahçesinde görmüştük. Yeni tanıştığımız zamanlardı. Henüz ellerinin şefkatini, dudaklarının tadını bilmiyordum. Yürümeyi sen istemiştin. Bana kalsa o kışa dönmüş sonbahar gününde, sıcak bir yerde oturup yüzünü izlemeyi seçerdim. Yine de rotayı belirlemek şartıyla teklifini kabul etmiştim. Niyetim botanik bahçesinde yürürken bir biyoloji öğrencisi olarak ağaçları, otları, bitkileri Latince isimleriyle anlatıp seni etkilemekti. Uzun uzun yürümüştük o gün. Bahsettiğim şeyleri de ilgiyle dinlemiştin. Sonra yeşillerini çoktan sarartıp bir kısmını bedeninde taşıyan, bir kısmını yere dökmüş sapsarı yapraklarıyla bir sanat eseri gibi yükselen o ağacı gördün. Yüzünde aradığını bulmuş bir çocuğun apak heyecanı vardı. Birkaç ders önce incelediğimiz ağacı ben de tanıdım, böbürlenerek söyledim ismini: “Gingko Biloba” Dersine iyi çalışmış bir öğrenci iştahıyla devam ettim:
“Permian çağından bugüne kalan dünyanın en yaşlı ağacı bu. Çok da dayanıklı. Düşünebiliyor musun, Hiroşima’ya atılan atom bombasından sağ çıkan tam dört tane gingko var. Üstelik tamamen benzersiz. Yani özgün familyasının içinde tek bir cins ve bu cinsin de tek türü…”
Bildiğim şeyleri bir çırpıda sıralamış, takım ve familyanın Latince ismini unuttuğum için kendime kızarken yerdeki ıslak yapraklar yüzünden ayağım kaymıştı. Tam düşecekken kolumdan kavramış, sonra da elimi sımsıkı tutmuştun. Ağacın yanına vardığımızda diğer elin ağacın bedenindeydi. Sıcaklığını paylaşmak zoruma gitmişti. Böyle her şeyi bilmen de. Çünkü Gingko Biloba ile ilgili bambaşka bir hikâyeyi, benden daha güzel anlatmıştın.
“Buna Mabed Ağacı da denir. Yaprakları şifalıdır. Ama benim sana anlatacağım hikâye farmakolojik değil, bir aşk hikayesi.” Aşk derken gözlerime bakmıştın. Kendiminkileri kaçırmaya fırsat bulamadan delici bakışlarını ağacın göğe uzanan dallarına kilitlemiştin. “Bundan iki yüzyıl önce Goethe, bu ağaçla Almanya’da Heidelberg Şatosu’nun bahçesinde tanışmış. Ama her derde deva bu yapraklar, ona şifa vermeyecekmiş. İmkansız bir aşka tutulmuş çünkü.”
Sözünü kesip kime aşık olduğunu sormuştum. Bu kadınsı merak seni gülümsetmişti. Sen gülümseyince ben sana biraz daha sokulmuştum. Dibinde oturduğumuz ağacın gövdesine keyifle yaslanmıştık.
“Adı, Marianne. Genç, güzel ancak evli bir kadın. Goethe ile 65. yaş gününde tanışmışlar. Kadın, kendinden yaşça oldukça büyük bu ünlü sanatçı karşısında hem heyecanlı hem de kendini ifade edebildiği için mutluymuş. Kısa zamanda aralarında, edebiyatla dolu güçlü ve derin bir bağ oluşmuş. Goethe, Marianne’nin sadece güzelliğine değil düşüncelerine hatta şiirlerine de tutulmuş. Yüz yüze görüşme imkanları yok denecek kadar azmış. Onlar da yasak aşklarını birbirlerine sadece ikisinin anlayacakları mektuplar yazarak yaşamışlar. Goethe, o sıralar doğu kültürünün etkisi altındaymış. Bir taraftan masalsı bir edebiyat, diğer yandan Şirazi, Mevlana gibi düşünürlerin hayatı anlamlandırma çabaları onu büyülüyormuş. Böylece sevdiği kadına Suleika ismini vermiş. Yani bizdeki Züleyha. Hani Yusuf’un Züleyha’sı… Goethe Suleika’sına şiirlerle dolu mektuplar yazıyormuş. Öyle ki bazen günden iki üç şiir yazdığı olurmuş. Sonunda ortaya büyük bir şiir koleksiyonundan oluşan ünlü “Doğu-Batı Divanı” çıkmış. Böylece aşkları, nesiller boyu okunacak ölümsüz bir esere dönüşmüş. Hem biliyor musun, kitaptaki pek çok şiirin Marianne’a ait olduğu söyleniyor.”
Kerim, bir kitap gibi pırıltılı konuşuyordu. Sakin ve kendinden emindi. Oysa benim ne edebiyatla alakam vardı, ne Yusuf ile Züleyha’nın hikâyesini bilirdim. Goethe’nin adını ise lisede edebiyat dersinde duymuştum. Sonraları öğreneceğim, Kerim’in muhtemelen yarınki konferansta da söz edeceği batıyı insani, doğuyu ilahi aşkla bütünleştiren Goethe edebiyatını, anlayabilecek derinlikte değildim. Bu hikâyede en tanıdık gelen şey ise Heidelberg’ti. Çünkü orası, yıllar önce annemle kavga gürültü boşanıp ülkesine dönen babamın yaşadığı yerdi. Bu tatsız ayrıntıdan Kerim’e bahsetmemiştim.
Her fırsatta dibinde soluklandığımız, her mevsimi bambaşka güzelliklerle karşıladığına şahit olduğumuz gingko bilobanın kucağındaki ilk gün, anlattığın hikâye ilgimi çekmişti. Ama benden rol çaldığını düşünüyordum. Madem buraya seni ben getirmiştim, bu edebi konulardan sıyrılıp birkaç bilimsel bilgi daha vermeliydim. Hafızamı zorladım, Ginkgko ile ilgili aklıma gelenlerin coşkusuyla konuyu Goethe’den alıp tekrar ağaca çevirmiştim. “Hikâyenin bu ağaç ile fazla bir ilgisi yok sanırım.”
“Olmaz mı?” demiştin. “Bu aşkın en büyük nişanı bu ağaç. Goethe, şatonun bahçesinde Suleikasını son kez gördükten sonra ona bir mektup yazar. Mektupta, kısa ama derin bir şiir vardır. Sayfanın sonuna yapıştırdığı bir de kurumuş yaprak. Bil bakalım şiirin adı ne?” Gözlerinden onayı alıp sevinçle yanıtlamıştım. “Gingko Biloba!” Bir öğretmen gibi gururla gülümsemiştin. Sonra yerden bir yaprak almış, sarı bir yoncaya benzeyen o muhteşem şeyi elimin üzerine koymuştun. “Ne kadar zarif, ne kadar güçlü bir yaprak. Tıpkı aşk gibi. Tıpkı Züleyha gibi. Bu iki yaprak, aynı bedende yaşayıp tek oluyor. Yönleri başka yere baksa da özleri aynı. İşte Goethe de hiç bir araya gelemeyeceği Marianne’ye, aşkı bu ağacın yaprakları ile anlatıyor. Şiirin sonunda diyor ki: “Hissetmiyor musun şiirlerimde, tek ve çift olduğumu benim?” Bu ikiden bir olma konusu aslında çok derin, insanın var oluşuyla ilgili çok önemli ipuçları veriyor. Ama bunu başka bir yürüyüşe saklayalım olmaz mı? Eğer istersen sana şiirin tamamını yazıp getiririm.” Bu teklifi coşkuyla kabul etmiştim. Çünkü o şiir bir kez daha görüşmenin teminatıydı. Senden kalan en değerli miras olacağını ise bilmiyordum. Şiiri getirmiştin. Kendini, sıcaklığını ve dünyanın en güvenli yeri olan göğsünü de. O ağacın altında ne çok soluklandık Kerim. Ne çok hayal kurduk, ne çok sevdik birbirimizi. İkiden bir olduk.
Yıllar sonra şimdi de elimde aynı yaprak var. Bir tül gibi yumuşak, bir masal gibi güzel. Gözlerimi kapatıp kadifeyi andıran bedenine dokunuyorum. Aşkımızı düşünüyorum ve bizim yapraklarımızı… Onları hoyratça dökmeme izin verdiğin için sana öfkeleniyorum. Bir sonraki mevsim seni ve sahip olduğum en saf şeyi o ağacın dibinde bırakacaktım. “Gidiyorum.” demiştim. Tüm varlığınla, gözlerinle, ellerinle, bildiğin tüm kelimelerin ağırlığını tek bir bakışta toplayarak ve sadece bir kere sormuştun. “Neden?”
Bir insan hem korkak hem de basiretsizse, adını söyler gibi yalan söyleyebilir. Ben de söyledim. Eğitimimden, kariyer hedeflerimden, Alman babam sayesinde sahip olduğum olanaklardan bahsettim. “Burada kalıp vasat bir hayatın esiri olmak istemiyorum” gibi tumturaklı cümleler kurdum. Annemle babamın yıllar önce ayrıldığını biliyordun ama sebebini sormamıştın hiç. Sorsan da anlatamazdım. Annemin ihanetini, babamın yıkımını, bir cehennemden farksız geçen çocukluk günlerimi, babamın annemle birlikte beni de bırakmasını, sonraları sadece telefonla ve bazen yaz tatillerindeki ziyaretlerini, her görüşmede bana bakınca annemi gördüğünü hissettiğimi anlatamadığım gibi. Ve seninle bunları tam unutmuşken, kendimi ilk kez masum ve güvende hissetmişken babam sahneye çıkmıştı. “Artık velayet derdi de yok. Yanıma gelmeni istiyorum. Ya o kadının yanında kalır onun gibi olursun ya da yanıma gelir burada adam gibi eğitim alır düzgün bir hayat kurarsın!” Aylarca direndim. Ya da böyle sandım. Sana kariyerle ilgili söylediğim şeylerin hepsi yalandı. Babamın üzerimdeki etkisini bertaraf edecek kadar güçlü değildim. Annemin günahlarının suçu hep boynumdaydı sanki. O gün gözlerine bakamamıştım Kerim. Bunları okumandan korkmuştum. Beni anlamamandan, cesaretsizliğimi kınamandan. Kızdın bana biliyorum ama bunu ne o gün ne de sonra söylemeyeceğini biliyordum. Yine de sormuştum. “Bir şey demeyecek misin?”
“Benim için, bana susmak” diye tanımlamıştın. Seçimimin doğru olduğunu söylemiştin. Doğru neydi bilmiyordum ki. Sürüklenip duruyordum. Keşke senin nehrinin debisi babamınkinden güçlü olsaydı. Evet, seni de suçluyorum Kerim. Bana “Gitme!” deseydin, “Bırakmam seni” deseydin. O zaman babamınki yerine senin teklifini kabul ederdim. Ama hayır, ben kendi isteklerim söz konusu olduğunda o çok gelişmiş “kabul etme” yetimi kullanamıyorum. Sen, özümle ilgili bir şeydin. Öyle ya, senin yanında köklenmek kadar hiçbir şeyi istemedim hayatımda.
Seninle bir hayat kurmak yerine buraya geldiğim, bizi birbirimizden mahrum ettiğim için pişman mıyım? Bilmem? Korkakların dünyasında pişmanlık yoktur. Çünkü pişman olacağın kadar düşünmek yeni korkular doğurur. Henüz yaşamadığın şeylerden ürkmek, bu yüzden de kendi öz seçimlerini yapamamak bir hastalık olsa gerek. Bedelleriyle yüzleşme gücünden yoksunluk da öyle… Korkaklık bir karakter özelliği mi Kerim? Yoksa iyileştirilecek bir hastalık mı? Belki de bir lanettir. İnsan hayatının çemberinde dönüp duran safran sarı bir lanet. Şifası var mıdır? Sen bilirsin böyle şeyleri. Sen her şeyi bilirdin. Ben bilim insanı olarak, doğanın sırrına hevesliydim. Sen de sır peşindeydin. Ama seninki anlam üzerineydi. İnsanı anlamaya çalışırdın. Kendini, hayatı, tanrıyı, aşkı… Çözdün mü Kerim? Çoğu kez anlattıklarını anlayamadığımı gizlemek için sıkılmış gibi yapardım. Oysa her kelimen, ruhumda başka bir volkanı ateşler, ben kaçtıkça peşimden gelen sorulara dönüşürdü. Sana âşıktım. Bir girdabı andıran gözlerinde ayık kalmaya çalışırken bunları düşünmek zordu. Peki ya sen? Beni unuttun mu Kerim, sorularının yanıtını buldun mu? Benden sonra o ağacın dibinde hiç oturdun mu?
Şimdi aynı ağaç, Goethe ve Marianne’nin ağacı, bizim ağacımız, Uzakdoğu’daki anavatanından çok uzakta, İstanbul’da da, Heidelberg’te de yaprak açmaya devam ediyor. Neyse ki ne o, ne de diğerleri bir ülkeye, bir millete ya da bir hikâyeye ait değil. Dünyanın neresinde ya da kimlerle olursa olsun köklerinde aynı aitliği, gövdesinde aynı bilgeliği, dallarında aynı coşkuyu taşıyabiliyor. Yaprakları, başka zamanlarda başka insanlara yara ya da merhem olmaya devam ediyor. Biliyor musun Kerim, tüm hücrelerim yarın seni görmek istese de o konferansa gelmeyeceğim. Gingko Biloba ise bu hikâyeyi hiçbir zaman şifalandırmayacak.
Bana verdiğin ilk günden beri yanımdan ayırmadığım mektubunu çıkarıyorum çantamdan. Eprimiş kat yerlerine, rengi solmuş mürekkep izlerine, çizdiğin yaprak resmine dokunuyorum. Goethe’nin dizelerini, senin el yazınla tekrar ve tekrar okuyorum:
“Ginkgo Biloba
Doğudan bahçeme emanet şu ağacın yaprağı,
Tadımlık, gizli bir mânâ verir, bilgeyi işte böyle sevindirir.
Canlı bir varlık mıdır bu? İçten kendi kendini bölmüş.
Yoksa onlar iki güzîde midir, ki insan onları bir olarak bilir?
Böyle sorulara cevap vermek için, galiba doğru anlamı buldum:
Hissetmiyor musun şiirlerimde, tek ve çift olduğumu benim?”
Şiir bitiyor, gözlerimi kapatıyorum. Sırtımı yasladığım ağacın gövdesinden vücuduma bir sıcaklık yayılıyor. Kokusu, kokun oluyor sanki. O serin, o yemyeşil kokun. Burnumun direği sızlıyor. Gözlerimi daha da sıkı yumuyorum bu kez. Açarsam, etrafımdaki sarı yaprakları ıslatacak kadar çok yaş boşanıverecek pınarlarımdan.
Sonra bir ses! Yumuşacık, tanıdık, büyülü o ses. Kerim! Nefesim kesiliyor. Gözlerimi açıyorum. Bana eğilmiş, yılların keder diye yerleştiği gözleriyle yüzüme bakıyor. Usulca tekrarlıyor: “Pişman mısın Suleika?”
Hande Çiğdemoğlu
