
“Acaba çok mu vızıldadık?”
Bütün arılar şaşkındı. Hiçbiri anlamıyor, nedenini bilmiyor fakat birbirlerine cevap alamayacakları sorular soruyorlardı.
“Gidip reçellerine, ballarına mı kondun?”
“Sen et seversin, pirzolalarına mı hallendin?”
Nafile sorulardı bunlar. Olan olmuştu artık. Her mayıs binlercesine bal veren, sarı salkım çiçekli Yalancı Keçiboynuzu ağacı artık yoktu.
“Acaba çok mu cıvıldadık?”
Bütün kuşlar şaşkındı. Hiçbiri anlamıyor, nedenini bilmiyor fakat birbirlerine cevap alamayacakları sorular soruyorlardı.
“Arabalarının üstüne mi sıçtınız?”
“Çamaşırlar iplerine mi kondun?”
Nafile sorulardı bunlar. Olan olmuştu artık. Sığındıkları koru, tepesinde başlayan inşaatın hafriyatı altında kalıp can verdiğinde kaçıp yuva belledikleri Yalancı Karabiber ağacı artık yoktu.
“Yeterince güzel kokmadık galiba?”
Kökünün etrafına yayılmış nane şaşkındı. Yapraklarından hiçbiri anlamıyor, nedenini bilmiyor fakat birbirlerine cevap alamayacakları sorular soruyorlardı.
“Biraz uzağa doğru yayılmadık, bizi toplarken ellerine ağacın gövdesinden diken battı diye mi kızdılar?”
“Güneş az geliyor diye mi söylendiniz?”
Nafile sorulardı bunlar. Olan olmuştu artık. Gölgesinde köklendikleri, sarı salkım çiçekli Yalancı Akasya ağacı artık yoktu.
Sadece arılar, kuşlar, naneler değil, bahçedeki diğer ağaçlar, güller, yaseminler, kekik, adaçayı, biberiye suskun, üzgündü. Bir sabah kökünden kesmişlerdi güzelim ağacı. Uzakta, yamacın sonunda küskün mavisiyle deniz en sonunda dayanamadı. Yükledi sözünü rüzgâra tepeye doğru estirdi.
“Zaten dertlisiniz, bir de kendinizde suç aramayın. Benim yüzümden kestiler o ağacı. Suçlu benim.”
Bütün sorular bir anda bıçak gibi kesildi. Arılar, kuşlar, naneler, yaseminler, güller, bahçenin kedileri sustu. Denize soru sorulmaz biliyorlardı. O isterse anlatırdı. Anlattı da…
Fikret, Yalancı Karabiber, Yalancı Keçiboynuzu, Yalancı Akasya da denilen ve ona yalancılığı yakıştıranlardan katbekat daha dürüst olan Gladiçya’yla aynı sitenin sakinlerinden, hatta ilk taşınanlardan biriydi. Eskiden zeytinlik olan dik bir yamaçta, her biri iki katlı, geniş bahçeli, ön cepheleri körfezde gün batarken kızaran müstakil evlerden oluşan bir siteydi burası. Evler yazlık olarak planlanmış hatta hallerine bakılırsa pek de planlanmamıştı. Çirkin ve biçimsizdiler. Site kurulduğunda üst tarafı makilik, kalan üç yanı zeytinliklerle çevriliydi. Fikret kurada şansı yaver gidip köşe evlerden birini aldığından balkonuna oturduğunda ve sırtını makiliğe verdiğinde –bir kısmı önündeki evin çatısının ardından da olsa– ne yana baksa bodur zeytin ağaçlarının peşinden denizi görebiliyordu. Bahçesinde inşaattan kurtulan bir delice kalmıştı. O da ön tarafa iki erik bir de yeni dünya ağacı dikti. Önündeki evin sahibi ise daha geniş bir bahçeye sahip olduğundan, geçmişten miras kalan kayısı ve incir ağacının ötesine berisine on iki limon, iki greyfurt, şeftali, nar bir de Gladiçya fidanı dikti. Zamanla ecüş bücüş evler büyüyen ağaçlarca saklanıp bu çirkin site zeytinlerin arasında göze batmamaya başladı. Fikret bu durumdan memnundu. Ağaçlar büyüdükçe evlerden çok yeşil yapraklar, yeşilin ardından da deniz görmek hoşuna gitmişti. Çok sürmedi bu seyir. Zeytinliğin ortasına habis bir ur gibi dökülen huyu kuruyasıca beton yayılmaya başladı ve Fikret’in evinin otuz kırk metre aşağısına, sağ tarafa; belediye kayıtlarında iki, gerçekte ise üç katlı olan apartmanvari evler diktiler. Böylelikle orası bir anda Allah’ın unuttuğu yer vasfını yitirip azıcık sokak oldu. Binlerce yıl, yüzlerce farklı tür, onlarca uygarlık, başka başka dillere beşik olmuş kadim topraklarda bu sokağa geçmişe yakışır bir isim verildi: İki yüz otuz üçüncü Sokak. Yeni komşular, yeni arabalar, yeni elektrik ve kablosuz internet direkleri geldi. Bunca işlenmiş demir, bakır, plastik istilasının ardından doğal! olarak Fikret’in denizi küçüldü ama evinin değeri arttı. Başta işçiler ardından yeni komşularla ettiği sohbetler Fikret’in zaten yılda bir ya da iki kez geldiği memleketinde canının sıkılmamasını sağladığından denizinin seyrini çalanlara itiraz etmek bir yana neredeyse teşekkür edecekti. Teşekkür etmedi ama bazısına Hollanda çikolatası, kimisine Hollanda peyniri ikram etti.
Uzun yıllar İki yüz otuz üçüncü Sokak sakinleri kış aylarında ve iki baharın büyük bir kısmında uzak yerlerde koşturup sadece yazın gelip burada sakinlediler. Zaman geçtikçe bahçelerine diktikleri ağaçlar gibi çoluk çocukları büyüdü, onlar büyüdükçe evler daraldı. Üstelik iki gün deniz, üç gün rakı balık canları sıkıldı. Oyalanacak iş arar oldular. İmdatlarına ustalar yetişti. Hadi şuraya kıralım, burayı dökelimler başladı. Matkaplar böğürdü, duvarlar delindi. Taşlar döndü, seramikler kesildi. Mutfaklar, camlar, teraslar büyüdü. Ustalar öyle maharetleydi ki onca değişimin ardından evler eskisinden de çirkin olabildiler. Çatılar yükseldi, içler ferahladı. Tüm bunlar yapılırken insanlar bir heves girdikleri bahçe işlerinden bezdiler. Ayrık otlarını yolmak, bellemek, gübrelemek, ekmek biçmek, dal budamak zor geldi. Tozu çamuru mis gibi evlerine yakıştıramadılar. Bahçelerine beton döküp granit kapladılar, parlayan ve yağmurda kayan zemine pahalı saksılar koydular… Oh tertemiz! Yeniliğe o kadar açık, o kadar modern insanlardı ki her sene mutfak, banyo değiştirdiler. Usta bulmakta hiç zorlanmadılar çünkü artık çok şükür her yanları inşaattı. Fikret bu geçen zamanda emekli olmuştu. Yeni siteler, yükselen çatılar yüzünden artık denizi evinin yanındaki yolun boşluğundan, sadece küçük bir aralıktan görebiliyordu. Dert etmedi çünkü keyfi yerindeydi. Çocukları –bir kızı bir oğlu vardı– adam! olmuş, okullarını bitirmiş, koltuklarını kabartmıştı. Hele oğlu. Fikret’e öyle büyük bir hediye vermişti ki. Avrupa Birliği’nde, sürdürülebilirlik mi ne bir şey, programında görev almıştı. Fikret işin sadece sürdürülebilirlik kısmıyla ilgilense de yine de gururluydu. Çok sevmişti bu sözcüğü. Kim ne anlatsa o araya bir sürdürülebilirlik sıkıştırıyordu. Tam olarak ne ifade ettiği konusunda bir fikri var mıydı yok muydu emin değildi fakat boynuna bağladığı –atları ve kelebekleri hatırlatan– fularla çok iyi gidiyordu.
Günler, aylar, yazlar akıp giderken Gladiçya etrafındaki diğer ağaçlarla birlikte büyüyor fakat kimse onu görmüyordu. Sarı limonlar, baldan tatlı kayısılar, şeftaliler daha albeniliydiler. İnsanlar onun yanlara doğru uzayan, kocaman yelpazeleri andıran dallarının güzelliğinin farkına varmıyordu ta ki sokağın pek alışık olmadığı iki yabancı yıllarca boş duran eve taşınana kadar. Ekim ayıydı geldiklerinde ve hallerine bakılırsa kışın da gitmeyeceklerdi. Öyle de yaptılar. Gladiçya kasım gelip yapraklarını dökerken başta çıplak görülecek olmaktan biraz utansa da balkona uzanan dallarıyla beraber oturduğu insanların onu her haliyle sevdiklerini fark edince uzatmadı. Doğasınca döktü yapraklarını, bahar gelince yeniden yeşillendi. Sarı çiçeklerini arılar dışında fark edenleri vardı artık. En güzeli de yeni insanlar herkesin kendini sakındığı dikenlerini de sevmiş hatta bu dikenler kocaman kürdanlara benzedikleri için ona ad bile takmışlardı. Artık onun adı Kürdan’dı. Limonlar limon, şeftali şeftaliydi fakat ilk defa o diğerlerinden daha değerli gibi hissediyordu. Adı vardı: Kürdan. Sevmişti de adını. Daha bir dallandı, sahip çıktı yeni dostlarına. Yazlıkçılar geldiğinde onları sokağın kalabalığından, inşaatların çirkin görüntüsünden korumak için kendini siper etti. Sert esen rüzgârları esnek dallarıyla karşılayıp azıcık da olsa yumuşattı. Kedilerin balkona çıktığı merdiven oldu. Budanan kürdanlı dallarıyla bahçeye ekilen domates, biber, salatalık fidelerini kedilerden korudu.
Yeni komşuları olmasına Fikret de sevinmiş fakat Gladiçya’dan farklı olarak onları sevememişti. Haklı bir gerekçesi vardı bu sevememenin. O sevgisi kıt bir insandı ve bu kıt sevgi susmadan anlattıklarına, fularına, “Yaaah” diye diye katlettiği Türkçesine kısaca kendi kendisine anca yeterdi. Elinden en fazla severmiş gibi yapmak gelirdi ki bunu da ellere değil, çocuklarına ve karısına yapardı. Hem sevmenin bedeli vardı. Mesela ağaçları sevse yanı başında kesilen zeytinlere üzülür, oraya inşaat yapanlara “Yaaah”layamaz, onlarla sohbet edemezdi. Sevdiğine yalan söylemek zor olacağından aslında pek de inanmadığı, savunmadığı değerleri savunuyormuş gibi yapmak onun için bir çileye dönebilirdi. Sürdürülebilir ne demek öğrenmek zorunda kalırdı Allah korusun. Bu yüzden yeni komşularını da sevmedi ama uzak da durmadı. Onlara da “Yaah”layıp durdu. Kahveler pişirdi. Böyle böyle yıllar geçti. Sonra birden Fikret İki yüz otuz üçüncü Sokak’taki evine gelemez oldu. Oğlu sürdürülebilirlik sözcüğünden sonra babasına yeni bir sevinç hediye etmişti. Bir torun. Fikret, torununu da sevmemişti muhtemelen fakat soyunun sürdürülebilirliği açısından olumlu bir gelişme olarak gördüğünden sevinmişti.
Yıllar geçtikçe Gladiçya etrafındaki inşaatlar gibi büyümüş, yükselmiş, esnek dalları uzamıştı. Fikret’in torun esareti denetimli serbestliğe dönüşünce uzun süren hasreti de sona erdi. Uçak biletini aldı, gün saydı, nihayetinde ülkesine kavuşunca başka şehirlerde hiç oyalanmadan koşa koşa İki yüz otuz üçüncü Sokak’taki evine geldi. Bavullarını açmadan bir gün önceden temizlettiği evinin mutfağına koştu. Kahvesini yapıp balkona oturdu. Sağına soluna baktı. Biraz daha yükselmiş çatılar, yepyeni çirkin binalar ve Gladiçya’nın göğe uzanan dallarını gördü. Denizi göremedi, mavisiz kalmıştı Fikret. Sinirlendi. Yok çatılara, müteahhitlere değil. Gladiçya’ya sinirlendi. Bir de komşularına. Ne düşüncesiz insanlardı, Fikret’in denizi görüp göremediğini hiç umursamamak da ne demekti. Madenlere, kayyumlara, adaletsizliğe… Daha bir sürü haksızlığa karşı mücadele veren, yeri gelince gaz soluyan bu insanların yanı başındaki komşusunu düşünmemesi olacak iş değildi. Fikret denizi göremiyordu ve bu onların umurlarında değildi belli ki. Amma da iki yüzlü insanlar diye düşündü. Yakın zamanda canlarından bir parça kopmuş olması, uzunca bir süredir evde olmamaları, mecburen yakında taşınacak olmaları bir mazeret değildi. Herkes sevdiklerini yitirebilirdi önemli olan kalanlara sahip çıkmaktı. Mesela Fikret’e sahip çıkıp ağacı budayıp gitmeliydiler. Fikret sinirlenince telefonunu eline aldı. Aradı komşularını. En iyi yaptığı şeyi yaptı. Sahte bir kibarlıkla konuştu. Hâl hatır sorarken çok sıkıldı fakat sabretti. En sonunda muradına erdi ve Gladiçya’yı üstten budamak için izin isteyip aldı. “Yaaah,” diyip işe koyuldu, her zaman yardımına koşan bahçıvanı aradı. Alt bahçede buluştuklarında hiç hesapta olmayan biri daha onların yanındaydı. Alt komşularının Almanya’da yaşayan ev sahibi de oradaydı. Fikret kadını görünce öfkesi daha da arttı. Ne diye dengi olmayan insanlarla muhatap olmuştu, doğrudan şimdi yanında duran kadını aramalıydı. Sonuçta mal sahibi oydu. Fikret de mal sahibiydi. Kiracıdan izin istemek yerine doğrudan kadınla konuşmak şanına daha çok yakışırdı. Bunu telafi etmek için bir anda aklına mükemmel bir fikir geldi. Fularlı boynunun üstündeki kafasından bunlar geçerken arada dinliyormuş gibi görünmek için, “Yaah, Yaah,” diyerek kadının susmasını bekledi. Kadın susunca, “Bu ağacın da hiçbir şeye faydası yok, bence kökünden keselim,” dedi. Bahçıvanla kadının konuşmasına fırsat vermeden de üstündeki dalların dikenlerini gösterip, “Tehlikeli, Allah korusun birinin gözüne falan girse kör olur.” Durmamalıydı kör olasıca Fikret, durursa yanındakiler düşünür, ağacı korumaya falan çalışırlardı. “Hem ışığı da kapatıyor, ortalık ferahlar.” Kadın, “Bilmem ki,” dedi. Sonuçta hayır demedi diye düşündü Fikret, bahçıvana döndü. “Sen kökünden kes kardeşim, bitince de gel paranı al.” Kadının koluna girdi, “Gelin size kahve yapayım,” diyerek olay yerinden uzaklaştırdı. Ne bahçıvan ne kadın ne de Fikret evde yaşayan kiracılara haber verme gereği duymadı. Mal sahipleri ve emir kulu bahçıvanın böyle bir sorumluluğu olduğunu da kim söylemiş. Zaten söyleseler asla izin vermez, ev sahibinin de aklına girerlerdi, Fikret bunu çok iyi biliyordu.
Kahveler içildi, Fikret bu süreçte kadına dokuz kere sürdürülebilirlik diyebildi, bundan dolayı kendiyle gurur duydu. Bahçıvan işe koyuldu. Testerenin acısını bahçedeki bütün ağaçlar dallarında duydu, uzakta deniz sinirden kabardı, bahçenin kedileri korkup saklandılar. Testere gitti geldi gitti geldi en sonunda ağaç sokağa devrildi. Yetinmedi Fikret, koşa koşa bahçıvanın yanına gitti. Yaseminleri kuşa çevirtti, yerdeki naneleri yoldurttu, ileride büyüyecek inciri de kestirtti. Duramıyordu, etrafına bakındı. Küçücük denizini korumalıydı. Kendi bahçesindeki erik ağaçlarına gözü takıldı. Geleceği gördü. Onları da kestirtti. Belediyeyi aradı, kesilenleri, sökülenleri aldırttı. Bir günde işi bitirdi. Balkonuna oturdu. Binaların, çatıların arasında kalmış denize baktı.
“Oh beee!!!” dedi. “Tertemiz oldu. Zaten bir faydası yoktu.”
“İşte böyle,” dedi deniz. Daha da anlatırdı da yüreğine bir taş oturmuştu. Arılardan biri ona, “İyi de senin ne suçun var?” diye sormak istedi fakat kadim denizin suçu suçlu olduğu için üstlenmediğini, sözüne bahane etmek için lafa öyle girdiğini fark edince vaz geçti. Sayılı gün çabuk geçti, Fikret’in bir haftalık deniz sefası sona erip sakinlediği yerden yaşadığı yemyeşil şehre geri döndü. Ağacı, denizi, bahçıvanı, kiracıları iki günde unuttu. Komşu evin sahibi de iki gün kalıp yaşadığı yere döndü. Ağacı, denizi, bahçıvanı, Fikret’i, kiracıları iki günde unuttu. Bahçıvan zaten işi başından aşkın, denize bakar kör, ağacı daha keserken unuttu. Unutmayanı da çok oldu Kürdan’ın; çiçeksiz arılar, dalsız kuşlar, gölgesiz naneler, merdivensiz kediler ve ona adını veren kiracılar. Ne yapsalar faydası yok bile bile unutulmasın istedikleri için onu sayfalara, sözcüklere bir öyküye gömdüler.
Unutanlar utansın…
Uğur Deveci
Ateş, Ten, Gölge, İthaki Yayınları, 2024
