Gökhan Arslan

323. Duvarı saran sarmaşıklar gibi sarıyor kalbimi, geceyi bir fener gibi aydınlatan varlığın.

324. Uzun yürüyüşlere çıkalım, doğanın ortasında dünyayı hiç umursamadan yürüyen iki salyangoz gibi. Sırtımızda evimiz yerine çantalarımız olsun. İçinde kırlangıçlar, lale soğanları, bir parça ekmek ve gökyüzü. Hem bir eve ihtiyacım da yok artık.

325. Masanın altına yuvarlanmış, varlığından kimsenin haberdar olmadığı bir zeytin tanesiydim düne kadar. Bana dalları ağırlıktan toprağı süpüren bir zeytin ağacı olduğumu hatırlattın.

326. Böğürtlen topladıktan sonra ellerini üstüne silen iki çocuk gibiyiz. Umrumuzda değil bacaklarımızdaki çizikler.

327. Bozkırın ortasında tek başına direnen bir ağaçsın sen. Sabahları deniz kokusunu çağırıyorsun uzak kıyılardan.

328. Sayılar sonsuzdur, tıpkı evren gibi. Sayıları da evreni de kalbime sığdırdım.

329. Şiddetli bir yağmur sonrası ağaç silkeleyelim seninle. Üstümüze gökyüzünde kendine yer bulamamış yıldızlar dökülsün.

330. Sevmeyi ağaçlardan öğrendim. Bir ağacın bütün kökleri ve dallarıyla seviyorum seni.

331. Sol bacağım uyuşmuş ağrıdan. Yanımda sen varmışsın gibi dönmeye çalışıyorum yatakta, bacağım izin vermiyor. Bacağımdan vazgeçmeyi göze alıp dönüyorum. Yüzünü karşımda hayal eder etmez yüzlerce bacak çıkıyor vücudumda.

332. Uzandığımız yerden, yaprakların arasından parça parça görünen gökyüzüne ve usul usul sızan güneş ışığına bakıyoruz gözlerimizi kısarak. Sırtımızda otların serinliği, seslerinden tanımaya çalışıyoruz kuşları. “Bak, bu ispinoz” diyorum, “eşini şarkı söyleyerek çağırıyor.” O anda şarkı söylemeye başlıyor doğa, biz üstümüze tırmanan tespih böceklerine bakarken.

333. Seninle terlerimizin birbirine karışacağı ânı düşünüyorum. O an yer değiştiriyor kıtalar, ağaçlar yürümeye başlıyor. Yeryüzüne fışkırıyor bin yıldır toprağın altında biriken sular.

334. Kıyı boyunca yürüyoruz sabahın kör vaktinde, günün uyanışına tanık olmak için. Balıkçılar ağlarını yamıyor çatlak elleriyle. Birazdan denizin içinden değil, senin kalbinden doğacak güneş.

335. Seni bekliyoruz; balkondaki serinlik, mutfaktaki anason kokusu, ben ve kapıyı gözleyip duran iki kedi.

336. Bana ne zaman sesini duyursan, nehrin dibinde birbirine çarpan taşların sesini duyuyorum.

337. Sana yazmak, kavurucu bir yaz gününde dağ rüzgârı yemek gibi.

338. Birbirine sarılınca tek vücut olan iki salyangoz oluyoruz seninle. Suları birbirine karışan iki nehir, dalları birbirine dolanmış iki zeytin ağacı, iç içe geçmiş iki rüya.

339. Bu serin ilkyaz sabahında, aralık bıraktığım balkon kapısından içeri sızıyor güneş. Tek tek dolaşıyor eşyaların üzerinde, sanki onları tanımak ister gibi. Bütün evi gezdikten sonra gelip bir yerde sabitleniyor. O an anlıyorum buraya geldiğinde oturacağın yeri.

340. Her sabah, verandaya astığımız rüzgâr çanının sesiyle uyanıyoruz. Yatak çarşaflarına işliyor dağdan gelen çam kokusuyla denizden gelen yosun kokusu. Pikenin çiçek desenleri bacağında iz bırakmış. Dağla denizin birleştiği bu yerde, askılıkta sallanıp duran çamaşırlar gibiyiz.

341. Koyunlar, geceleyin fırtınanın yıktığı çitlerin üzerinden atlayıp çayıra koşuyorlar. Geceleyin gördüğüm rüyanın yıktığı duvarın üstünden atlayıp sana koşuyorum.

342. Sen neredeysen, ağaçlar da sana doğru eğiliyor.

343. Çekiçle çivi gibiyiz biz seninle, kâğıtla kalem, iğneyle iplik, makasla kumaş gibi. Anlamını ancak başka nesnelerle tamamlayan nesneler gibiyiz.

344. Sadece sana sarılmak istiyorum. Sımsıkı sarılmak ve denize saplanmış kızıl bir güneş gibi saatlerce öylece kalmak.

345. Pembe deniz kabuklarından bir elbise yapmak isterdim sana.

346. Güneşi görür görmez dışarı fırlayan köpekler, az önce eski bir hortumla ıslattığımız avluya atıyorlar kendilerini. Kenardaki sedirin üstünde, içi kuru otlarla doldurulmuş kırlentler. Sana dokunduğum anda buram buram tütmeye başlıyor fesleğenler. Duvarda asılı kuru patlıcanlar, birbirine çarpan çanlar gibi şıngırdıyorlar. Sabah, derin uykusundan kalkıp içimize yürüyor.

347. Gözüme kaçmış kum tanesi gibi sevdim seni, ayakkabımın içindeki taş parçası gibi.

348. İyi ki yağmurun küçük bir kız çocuğu gibi büyütüldüğü denizlerden gelmişsin.

349. “N’olur, beş dakika daha” diyorum gökyüzü beni uyandırmaya çalışırken. Oysa seninle uyumanın ne olduğunu en çok o biliyor. Süt kokusu almış bir kedi yavrusu gibi can atıyor aramıza uzanmak için.

350. Gündüzleri tersanede işçilerle oturup çay içiyoruz. Geminin güvertesinden bakıyoruz ufukta kaybolan güneşe. Bozan havadan bahsediyoruz, suların her saat renk değiştirmesinden, iskeleye tutunan midye kabuklarından, denizin ortasına paslı bir çapa gibi atılmış ruhlardan. Akşam eve gelince güzelce giyinip masanın başına oturuyorum sana yazmak için. Defterler, uçsuz bucaksız bir okyanus gibi uzanıyor önümde.

351. “Şemsiyeler yağmuru durduramaz” diyorsun. Çırılçıplak soyunup el ele koşturuyoruz sağanağın altında.

352. Atları bırakıp yürüyerek devam ediyoruz yola. Yanımızdan yürüyor yol boyu bize eşlik eden karıncalar. Şu tepeyi aşar aşmaz bir ayçiçeği tarlası bekliyor bizi. Ellerimle buluyorum gövdene bulaşan sarıyı.

353. Oturup birbirimizin saçlarını tarayalım, rüzgâr içeri girmek için zorlarken balkon kapısını.

354. Evden kaçan yıldızları saklayan sendin, yolunu kaybetmiş ağaçlarla konuşan sen. Kim bilir kaç bulutu kurak köylere gitsin diye ikna ettin, kaç ırmak yolunu değiştirdi senin sesinle. Sonra bir denizi aldın kucağına, uyuttun, şarkılarla süsledin rüyasını. Hayatı bana hazırladın sana geleyim diye.

355. Yağmur telaşlı bir çocuk gibi çalıyor kapımızı. İçeri alıp bir tas tarhana çorbası koyuyoruz önüne.

356. Âşığım, Oktay Rifat okuyorum gündüzleri. Gördüğüm her ağaca dokunuyorum. Bir hayvan sürüsü koşarak geçiyor içimden. Âşığım dediysem şehirleri uyandıran sesinden bahsediyorum. Çarşafların üzerinde dans eden güneş ışığından, elimi ayağımı nereye koyacağımı şaşırmamdan, soğuk otların üstüne boylu boyunca uzanmaktan, kalbimin beni terk edip sana gelmesinden. Geceleri oturup bir çağlaya anlatıyorum seni.

357. Denizi deniz yapan senin tuzundur.

358. Açık bir yaraya dokunmak gibi seni sevmek.

359. Bu sabah ikimizin. Sokakları dolaşan ekmeğin buğusuyla, evlerden taşan çayın kokusuyla, duvar diplerine birikmiş yapraklarla, çiçeğe durmuş ağaçlarla, denizin uzaktan gelen sesiyle, çocukların cıvıltısıyla, işçilerin mırıldandığı şarkılarla, başının göğsümde bıraktığı çukurla, tutulmuş kolun güzel ağrısıyla, kırışmış çarşaflarla, birbirine karışmış bacaklarımızla, camı tıklatan güneşle bu sabah ikimizin. Bu, dünyanın ilk sabahı. Bu bizim sabahımız.

360. Bir söğüt ağacının altında oturuyorum. Derler ki Gılgamış da çok severmiş oturmayı. Ölümsüzlüğün değil, güzel ölümlü bir aşkın peşindeyim.

361. Yorgundum. Kırağı vurmuş bahçeler gibiydim. Adını bile duymak istemiyordum aşkın. Sadece kitaplar olsun istiyordum hayatımda, sırtımı kitaplara yaslayayım. Ağaç dikeyim arada bir, sularla konuşayım. Sonra sen geldin. Kitaplardan hayata karışmış bir cümle kadar güzel, ağacı yürüyen su gibi kıymetliydin. Sen gelince anladım, hayatın sonsuz bir kitap gibi uzandığını önümde.

362. Hiç sevmezdim yaz mevsimini. Şimdi bacaklarımıza yapışmış kumları ellerimizle silkelediğimiz bir yaz gününü düşlüyorum. Çıplak ayaklarla yürüdüğümüz serin taşları.

363. Kimse görmesin diye denizin içinde sarıldık birbirimize.

364. Çocukken en çok mutfakta, bir ayağı kısa aksak sedirin üstünde oturmayı severdim. Eğer yaz mevsimiyse, avludan gelen yaseminlerin kokusuyla yaz kızartmasının kokusu birbirine karışırdı. Ermenice bir türkü söylerdi Anik teyze. Sözlerini anlamazdım ama bir gülümseme otururdu yüzüme. Bahçede toprağı eşeleyen tavukların ve ahır kapısını tekmeleyen keçilerin sesi gelirdi. Sana yaklaştıkça o serin mutfakta buluyorum kendimi. Sanki ayağımı suya sokmuşum gibi bir ferahlık oturuyor içime.

365. Sabahları birkaç sözcükle yapıyorum kahvaltımı. Kuşların geldiğini gıcırdayan avlu kapısından anlıyorum. Ben masada oturmuş sana yazarken, onlar birbirlerine aşk şiirleri okuyorlar. Akşama sensiz geçirdiğim saatleri yiyorum afiyetle.

366. Yağmurun sesiyle uyandım gece. Balkondaki çamaşırlar denizden yeni çıkmış gibi ıslak. Sen gelince dinecek sanırım bu fırtına.

367. Bir şey başka bir şeyi getiriyordu bize. Aşk şarkıyı, şarkı rüyayı, rüya gizemi… Zaman, adını bile bilmediğimiz hayvan ölüleri bıraktı kapıma.

368. Yazdıklarımız dünyayı değiştirmez ama dünyamızı değiştirir. Seninle ağaçların dünyasındanız biz. Soyağacımızda ladinler, köknarlar, sedirler ve zeytinler var.

369. Her bir araya geldiğimizde yeni bir isim verelim gökyüzüne.

370. Dümdüz bir ovada, at sırtında ilerlerken durduk yere devrilen bir atlı gibiyim.

371. Kayıp bir kıtanın resmi çıkacak ortaya, parmağımla çizince gövdendeki bütün benleri.

372. Seninle birbirimize karıştığımızda, koyunlarını kaybetmiş bir çobanın şaşkınlığı olacak üzerimde.

373. Sen bana her dokunduğunda, vaktidir artık, buğday ve darı tohumları serpiyorum gövdeme.

374. Sen geçer geçmez çılgınlar gibi dönmeye başlıyor rüzgârgülleri, aşkın merdivenlerden yuvarlandığı erguvanlı bir sokaktan.

375. Zaman üzerine sohbet ediyoruz saat tamircisiyle. Zaman diyor, bazen bir akrep gibi zehirleyebilir insanı, bir yarayı durmadan genişletebilir. Sen zamanı donduruyorsun hayatın ıssızlığında.

376. Gökyüzüne dayanmış bir merdiveniz biz seninle.

377. Soğuk taşlara oturup zeytin kıralım seninle, uzaktan gelirken yanık anızların kokusu. Rengârenk kapaklı kavanozlara turşular kuralım. Askıda sallansın süt dolu bakraç, duvarda birbirine çarpsın kurutulmuş biberler. Oturup gökyüzü desenli bir örtünün kenarına, tarhana yoğuralım seninle.

378. Doğuştan kırmızı bir kirazsın sen.

379. Farklı zamanlarda karşılaşsaydık eğer, hiçbir şey bu kadar güzel olmazdı. Kimse bizim gibi gülmüyordu, kimse bizim gibi dokunmuyordu birbirine, kimse bizim gibi aynı aynı anda aynı şeyleri hissetmiyordu, kimse bizim gibi bilmiyordu bir sonraki cümlenin ne olduğunu. Hayatımda ilk defa zamanın benim için işlediğini düşünmüştüm, bizim için.

380. Anne kırlangıçla göz göze geliyoruz. Durmadan seni anlattığım çam ağacının dalları arasından bakıyor bana. Bir şeyler duymuş olmalı.

381. Güneş kokuyorsun sen, ırmak kokuyorsun, gökyüzü kokuyorsun. Serin yaz gecelerinde çinko tenteye düşerken dutlar, neşeli şarkıların söylendiği bir akşam kokuyorsun. Koyunlar geziniyor otlakta, çocuk çobanın kavalından çıkan ses kokuyorsun.

382. Sırtımızı yola, yüzümüzü ormana vermiştik. Hızarların ve adını bilmediğimiz kuşların sesi geliyordu uzaktan. Bir eşek arısı vızıldayarak kur yapıyordu açmamak için direnen bir çiçeğe. Parmağında yürüyen karınca farkına varmış mıdır acaba artık ölümsüz olduğunun? Derken bir anda ağzımı buldu ağzın. Hiç görmediğim şehirler bir nehir gibi akıp geçti içimden. Gövdemde dörtnala atlar koşturdu alevden yeleleriyle. Derimin altında kaynayan bir yanardağ var şimdi.

382. Seni seviyorum dediğinde, bu topraklardan gitmek zorunda bırakılmış bütün halklar geri döndü.

383. Sen her konuştuğunda ağzını öpüyordum. Yavrularını ağızlarıyla besleyen kuşlar şaşkınlıkla bakıyordu bize.

384. Bu yazdıklarım nerede bitecek diye merak ediyordum hep. Bir ağacın altında, güneşli bir günde, yüzümde beyaz zambaklarla bitecek diye düşünmüştüm nedense. Sağanak bir yağmurun altında, bir göl kenarında bitiriyorum her şeyi. Bunlar yazdığım son satırlar. İlkyaz, bugün bitti.