Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 135. Gün: 

GENCO ERKAL’LA SONSUZ DAKİKA

Genco Erkal, Türkiye’nin en büyük ve güçlü oyuncularından biriydi. Çoğumuz bunu farklı nedenlere bağlayabiliriz. Toplumda sevgi ve saygı görmesini yeteneğinde arayanımız, sesini kullanmadaki becerisini vurgulayanımız, oyun tarzının tiyatroya yatkınlığından ve deneyiminden dem vuranlarımız olabilir. Bana göre, onun başarısını seçtiği oyunlarda ve oyun dışı tavrıyla gösterdiği özsaygısında aramak gerekir. Genco Erkal’la 2000’lerin başında çekilmiş bir fotoğrafımız var. Öyküsüne gelince…

Oğlumuz doğduğunda ona tiyatro oyuncusu Yalın Tolga’nın adını verdik. Şu işe bakın ki, Yalın büyüdü ve o da tiyatro oyuncusu oldu. Yalın, on yaşındayken Avustralya’daydık. Bir çocuk tiyatrosuna seçildi. Orta ve lise öğrenimi boyunca da oyunculuğu sürdü. Yalın lise son sınıftayken Genco Erkal’ın Sidney’e geleceğini duyduk. Bir Delinin Hatıra Defteri’ni oynayacak. 90’ların ilk yarısı. Biz de bin –rakamla 1.000– kilometre ötede Avustralya’nın üçüncü büyük kenti Brisbane’da (birizbın diye okunur) oturuyoruz. Oğlumuzun mutlaka Genco Erkal’ı sahnede görmesini istiyoruz. Üstelik oyun da bir Genco Klasiği. Gitmeye karar verdik. Bir cumartesi gününe bilet aldık. Kendi arabamızla bin kilometreyi 12 saatte katederek oyun öncesi Sidney’e vardık. O zamanlar tekelci dönemdi ve “rekabet yasaları” henüz çıkmamıştı. Uçak biletlerinin fiyatı uçtukları yükseklik kadardı. O yüzden de arabayı tercih etmiştik.

Genco Erkal’ı zevkle seyrettik. Oyundan sonra ünlü oyuncunun yanına yaklaşmak olanaksızdı. Sayısız insan, uzak bir ülkede ona misafirperverliklerini gösterebilmek için yarışma içinde fuayede bekliyordu. Ertesi sabah hemen yola çıktık. Gene bin kilometre yol giderek evimize döndük. Böylece iki günde iki bin kilometre yaparak 24 saat araba kullanmıştım. Buna değmişti.

On yıl sonra, Türkiye ziyaretimizde bir kış günü, Genco Erkal’ın Dostlar Tiyatro’sundaki yeni oyunu Buluşma’yı izlemek istedik. Aklımızın gerisinde başka bir plan var; Genco Erkal’ı ne yapıp edip oyun sonrası görmenin ve yıllar önce yabancı bir ülkede nasıl bir özveriyle kendisini seyretmeye geldiğimizi, bunun ailemiz için nasıl unutulmaz bir anı olduğunu kısaca anlatabilirmiyizin peşindeyiz.

Gişeye yaklaştık ve isteğimizi belirttik. Oyun, zekice diyaloglarla süslü çok ödüllü ünlü bir komediydi. Yazarının hayal dünyasından çıkan eser Einstein ile Marilyn Monroe’yu bir otel odasında buluşturuyordu. Genco Erkal, beklendiği gibi dâhi bilim adamı rolünde parlıyordu.

Oyun sonrası fuayede sabırsızca bekledik. Gişedeki kadın yanımıza gelerek. “Sizi şimdi görecek,” deyince rahatladık. Önümüze düştü. Genco Erkal soyunma odasının kapısında çıplak ayaklarıyla göründü. Üşüyeceksiniz dediğimde, “boş ver!” anlamında bir jest yaptı. Bize koridorun sonundaki aydınlık alanı işaret etti. On yıl önceki hafta sonumuzla ilgili aklımızda tuttuklarımızı kısaca anlattık. Dinledikten sonra, tipik sesiyle, çok hoşumuza giden uzunca bir hayret nidâsı çıkardı. Oğlumuzun Avustralya’da tiyatro oyuncusu olduğunu öğrenince, kibar davranarak, eğer oğlumuz Türkiye’ye gelecek olursa onu bir oyununun kadrosunda görmek isteyeceğini söyledi. Bu sözleri bizi mutlu etmeye yettiyse de, bir anı olarak kaldı.

Görüşmemizin bitiminde birlikte bir fotoğraf çektirmek için izin istedik. Karım Genco Erkal’ın sağına geçti, ben de soluna. Genco Erkal sağ kolunu hafifçe geriye alarak dirseğini pencerenin pervazına dayamış. Sanatının hazinesi olan ellerini de önünde –parmaklarını hafifçe birbirine geçirerek– kavuşturmuş. Deklanşöre basıldığında gülümsemiş. Bizim de mutluluktan dişlerimiz görünüyor.

141. Gün:

VANYA DAYI

Vanya Dayı (1897) Çehov’un yazı evreninin en parlak yıldızlarından biri. İzleyici, derin bir göle benzetebileceğim oyunda gölün durgun yüzeyine aldanmamalı. Vanya Dayı, Çehov’un 1890’ların başında yazdığı bir oyununu (Orman Cini) beğenmeyip yıllar içinde onu mükemmelleştirme çabasının bir ürünü ve barındırdığı “yeni”lerle oyun yazarlığında ilkleri de temsil ediyor. Yüz otuz yıl önce Çehov’un çevreci hassasiyeti ise tek kelimeyle şaşırtıcı.

Çarlık Rusyası’nda feodal düzenin çöküşüyle yoksullaşan büyük toprak sahiplerinin amaçsız ve anlamsız yaşamlarını konu eden, Çehov’un trajikomik oyunu Vanya Dayı, insani düzeyde (adından da anlaşılacağı gibi) sevecen bir dayı-yeğen ilişkisine dayanır. Üçüncü sahnede öykünün duygusal doruğa ulaşmasıyla oyun, fırtına sonrası sessizlik benzeri bir sahneyle seyirciye veda eder.

Şu anda, Sidney’deki yazılı ve sanal basın, Ensemble Tiyatrosu’nda oynanmakta olan oyunun İngilizce uyarlamasını ve oyunculukları övgüyle karşılarken, oyunun karım ve benim için en gururlandırıcı yanı oğlumuzu Vanya Dayı karakterinde izlememizdi. Yalın’ın, Vanya Dayı’yı tam da oyundaki Vanya’nın yaşında (47) oynaması büyük bir rastlantı sayılabilir (Oyunda Vanya yaşını da söyler).

148. GÜN:

SİDNEY’E HOŞ GELDİNİZ

Avustralya’ya ayak basan bir yabancı, ilk sabahın ilk ışıklarında kookaburra’ların kahkahalı ötüşlerini, kasap kuşlarının ıslıklı nağmelerini duyarak uyanır ve başka bir ülkede olduğunu hemen anlar. Bizim gibi, Avustralya’nın havasını daha önce soluyanlar için ise, bu tanıdık sesler nostalji çiçeğini yeniden canlandırır.

Avustralya, politik olarak ABD’nin kuyruğunda, kültürel olarak Anglo-Sakson, halkı tüm halklar gibi tutucu iken, o da ne? Bakalım bu belirsizlik çağında bu uzak ülkede neler olmakta!

Neoliberal ekonomi-politikalarla büyüyüp serpilen postmodernizmin önceden şöyle ya da böyle bilindiğine emin olunan her şeyi şüpheli ve bilinmez yapması burada da kök salmış. Birçok aile resmi eğitimin çocuklarının cinsiyetini zorla rayından çıkaracağına inanıyor. Nedeni onlar için çok açık: LBGT+ olarak değerlendirilen marjinal eğilimlerin okullarda öne çıkıp yaygınlaşarak öğrencileri çocuk yaşlarında cinsiyetleri hakkında yanılttığını iddia ediyorlar. 

Anne babalara göre resmi okullar, çocuklarının oğlan ya da kız olmayı kendilerinin seçebileceğini onlara aşılıyor. Dışarıdan komik gelen bu yaklaşım aslında ciddi bir sava dayanıyor: Birey özgürlüğü, cinsiyet söz konusu olduğunda yetişkin yaştan alınıp 13-14 yaşlarına kadar indirilebilir. Bu gerçekten olası mı? Kimse çocuk doğurmanın kadına özgü olduğunu bilmiyor mu? Sınıflarda yaşananlara şiddetle karşı çıkanlar çocuklarını okuldan alıp, eğer dini özel okullara da vermek istemiyorlarsa, onları evde kendileri eğitmeye kararlı görünüyorlar… Evet! Sırf bu yüzden.

***

“Sürekli savaşlar” tüm dünyada göçmenliği ve sığınmacılığı görülmemiş şekilde yaygınlaştırınca Avrupa ve batı olarak tanımladığımız ülkelerde ırkçılık hortladı ve politik bir güç haline geldi. Avustralya gibi uzak ve göçmen politikasını sıkı prensiplere dayayan bir ülkenin sorunu ise biraz farklı ve gene eğitimle ilgili. 

Ülkede, 40 bin yıldır yaşayan Aborijini adı verilen yerli halkın, ada kıtanın batı tarafından keşfedilişi sonrasında büyük bir kıyıma uğrayıp asimile edilmesiyle nüfusu hızla azaldı. Buna karşılık, modern Avustralya toplumu, yerli halkı ve kültürünü tanıyarak onlara geçmişte yapılanlar için resmi bir özürle toplum barışını sağlamayı seçti (Yerli arazilerinde madencilik yapan tekelci şirketlerin verdikleri rahatsızlığı yatıştırabilmenin etkisi de unutulmamalı). Günümüzde ise, Aborjiniler ve kültürleri resmi okulların ders programında kapsamlı olarak yer alıyor, ama adları artık Aborijini değil; FIRST NATION, yani İLK ULUS. Her etki bir tepki doğurduğuna göre, bu durum Avustralya’nın çocuklu aileleri için sorun olmaya başlamış ve toplumda utangaç karşı çıkışlardan ırkçı söylemlere kadar itiraz sesleri yükselmekte. “Müfredatta olsun, ama bu kadar fazla olmasına ne gerek var,” düşüncesi öne çıkıyor.

Öte yandan, eyalet başkentlerindeki belli başlı sanat galerilerinde sergilenen yapıtları içine alan güncel sanat almanakları incelediğinde, eskiye göre resimde Aborjini sanatının daha fazla öne çıktığı görülüyor. Avustralya’nın, sanattaki evrensel tıkanıklığa yanıtı Aborijini sanatına sarılmaksa eğer, insan “bu kadar fazla olmasına ne gerek var,” diye düşünmüyor değil.

***

Kısa sayılabilecek bir ziyarette Avustralyalı okurların eğilimlerini tam olarak gözlemem olanaksızdı. Gene de, gazetelerin Cumartesi eklerinden ve kitapçıların yeni çıkan kitaplar bölümünden edindiğim izlenime göre, cinayet ve dedektif romanlarıyla, fantastik romanlar çok satanlar arasında öne çıkıyor. Az sayıda şiir kitabına da rastladım.

İngilizce yazan dünya yazarlarının kitaplarını da eklemeliyim. İngiliz yazar Richard Osman onlardan biri.

156. Gün:

Aşkın alevi belki erken söner ama bıraktığı korun sıcaklığı bir ömür sürer.

Nazmi Özüçelik