Stefan Zweig (1881-1942), hümanist yanıyla bilinen bir entelektüel ve ünlü bir yazar. Beğenilerek okunan kısa hikâye ve novellalarının yanında önde gelen bir biyografi yazarı, ayrıca koleksiyoner. Biyografilerinde de kısa ve uzun hikâyelerinde de klasik bir anlatımla, insanı ruhunun derinliklerine inerek anlatır.

Rafine bir hümanist olan Zweig yaşadığı vahşet çağında, hümanist ideallerinin gerçekleştiğini görememiş bir yazar. O nedenle genellikle yazdıklarında karamsardır, hatta ömrünün sonuna doğru ruhsal çöküntü içindedir ama bir yandan da umudu, moral üstünlüğü canlı tutmaya çalışır. 1942 yılında Rio de Janeiro’da eşiyle birlikte intihar ederken bıraktığı veda mektubu içine düştüğü ruh halini iyi anlatır: “Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücüm kalmadı ama siz yeni doğacak güneşi mutlaka bekleyiniz.”

Stefan Zweig

Sahaf Mendel, Birinci Dünya Savaşı yıllarında ikinci el kitaplar alıp satan, gördüğü bir kitabı unutmayan ama kitap dışında hiçbir şeyle ilgilenmeyen Jakob Mendel’in trajik hikâyesi. Çalışma ruhsatı olmadığı için Viyana’da bir kafede (Café Gluck) ona ayrılan bir masada çalışır. Yoksuldur, bununla birlikte o kafede büyük saygı görür; yeme, içme, telefon gibi ihtiyaçları karşılanır. Çünkü kafe, Mendel’in olağanüstü hafızası ve kitap bilgisi sayesinde ünlenmiş, ilgi odağı olmuş, müşterileri artmıştır. Kafedeki temizlikçi kadın da (Frau Sporschil) ona saygı duyar, paltosunu fırçalar, yırtığını, söküğünü, düğmelerini diker. Hikâyenin geri planında savaşın yıkıcılığı, antisemitizmin yükselişi yer alırken, merkezinde hafıza ve unutma temaları yer alır.

Her kitabı biliyordu, dün basılanı da iki yüz yıl önce basılanı da; bir anda basım yerini, yazarını, fiyatını, yeni ya da eski baskılarını sayıyordu; her kitabı ister eline almış olsun ister uzaktan rafta ya da kütüphanede bir kez görmüş olsun tüm ayrıntılarını kusursuz hatırlıyordu.

Hikâyenin anlatıcısı onunla tanıştırıldığında araştırdığı konuyu söyler söylemez bir saniye gözünü yuman Mendel, görünmez bir katalogdan okur gibi yirmi otuz kadar kitap sayar. Bu olağandışı hafıza karşısında anlatıcı şaşkınlığa düşer. Mendel bir hafıza devidir, dünya harikasıdır (miraculum mundi’dir), bilimin eşşiz klavyesidir, ayaklı kütüphanedir.

Mendel bunu nasıl başarmaktadır?

Kuşkusuz bu hafıza, kendisini böylesine kusursuz eğitmesi ve biçimleyebilmesini her mükemmelliğin altında yatan o sırra borçluydu: Odaklanmaya.

Onu gözlemleyerek, varoluşumuzda özel ve güçlü olan her şeyin bir iç konsantrasyon ve delilik sınırlarında gezinen yüce bir saplantıyla başarılabildiği yolundaki büyük gizemin ilk kez farkına varmıştım.

Öyle bir odaklanma ki, Mendel çevresindeki hiçbir değişikliğin farkına varmazdı. Saygı gördüğü Café Gluck’ta, ona ayrılmış masayı aydınlatan gaz lambaları yerine elektrik tesisatının kurulması sırasındaki gürültü patırtıyı, masasının artık ampulle aydınlandığını, hemen yanı başında sobadan düşen bir kor parçası yüzünden parkenin yanmaya başladığını bile fark etmemişti. Mendel ibadet eder gibi sallana sallana, adeta hipnotize olmuş halde elindeki kitapları okurken, sokakta savaşın başladığını bağıran gazete satıcılarını duymamış, kafenin garsonlarından birinin savaşta şehit düştüğünden bile haberi olmamıştı. Dünyadan mutlak anlamda kopuktu; gazete okumaz, sigara içmez, oyun oynamaz, çevresindeki insanlar onu hiç ilgilendirmezdi. Daha doğrusu, kitap dışında hiçbir şey…

Hatta yaşamadığı söylenebilirdi, yalnızca gözlüğünün ardındaki iki gözü yaşardı ve o gizemli beynini sürekli kelimeler, başlıklar ve isimlerle beslerdi.

Erkekler için bir kadınla karşılaşmak ne anlama geliyorsa Mendel için de değerli bir kitabı eline almak aynı şeydi. O anlar onun için adeta platonik aşk geceleriydi.

Doğal olarak kitapla ilgili herkes, araştırma yapan akademisyenler, öğrenciler, toplumun her kesiminden kitap meraklıları Jakop Mendel’i tanır, birçoğu müşterisi olurdu. Mendel aranan her kitabı, para hesabı yapmadan çok düşük bir ücretle bulur getirtirdi.

Bununla birlikte, hikâyede Zweig (anlatıcı) bu keskin odaklanmanın bazı tuhaf sonuçlarından da söz ediyor: Mendel, kitapların içerdiği anlamlarla, fikirlerle ve üslubu ile ilgilenmiyordu. Onun için önemli olan yalnızca kitabın ismi, fiyatı, basım yeriydi, kitabın ön sayfası ise en çok ilgisini çeken yerdi.

Ezcümle, Mendel zamandan ve dış dünyadan kopuktu. Ne var ki, yaşadığı dünyayı bu ölçüde unutması sonunda başına iş açacaktı. Avusturya’nın savaş halinde olduğu Fransa ve İngiltere’deki kitapçılara eskiden yaptığı gibi kitap siparişi için attığı kartpostallar yüzünden casuslukla suçlanacak, hele Yahudi olduğu, otuz yıl önce Rusya’dan kaçak geldiği, çalışma ruhsatı olmadığı, hatta Avusturya vatandaşı bile olmadığı anlaşılınca, bir toplama kampına gönderilecekti. Başına gelenlerin ne olduğunu son ana kadar anlayamayan Mendel, ancak paltosunun cebindeki kitaplar, notlar alınınca öfkelenecek, çevresindekilere saldıracak, bu arada sayesinde düşün dünyasına girdiği gizemli teleskopu yani gözlüğü de kırılacaktı.

İki yıl kaldığı toplama kampından, kitap dostu bazı önemli kişilerin aracılık etmesi ile çıkar ama artık eski Mendel değildir; yırtık pırtık paltosu, kırık gözlüğü ile boş boş bakan, söyleneni anlamayan, ne söylediği anlaşılmayan zavallı biridir. Hafızasının temelini oluşturan o mükemmel direk çökmüş, tüm sistem dağılmıştı. El değiştirmiş olan kafenin yeni patronu onu çörek aşırdığı bahanesi ile kovar. Çok geçmeden bir gün tekrar kafeye dönen Mendel, bilincini yitirmiş, aç, sefil vaziyette kapıda düşer ölür.

Hikâyede sahaf Mendel’in dışında iki karakter daha var: Anlatıcı ve kafede çalışan temizlikçi kadın (Frau Sporschil). Her ikisi de hafıza ve unutma temalarının işlenmesinde son derece işlevsel karakterler. Burada Zweig’ın Mendel için de, diğer iki karakter için de kullandığı sıfatları, nitelemeleri çok dikkatle seçtiğini söylemek gerekiyor. Örnekse, Mendel normal bir insan olarak değil, dünya harikası, bilimin eşsiz klavyesi, hafıza devi gibi insanüstü nitelemelerle anlatılır. Mendel’in beyninin gücünden, hafızasının tuşlarından söz edilir ama zihin sıfatı kullanılmaz. O fotografik hafızası ile hatırlayan değil, ezberleyendir. Oysa anlatıcı insanca bir özellik olan unutkanlığıyla, Frau Sporschil ise hatırlaması, anılara saygısı ile anlatılır.

Yazar, Mendel’in toplama kampından çıktıktan sonraki zavallı halini tasvir ederken adeta bozulmuş bir makinadan söz ediyor: Mendel’in hafızası, bilimin bu eşsiz klavyesinin tuşları çalışamaz hale gelmişti.

Hikâyenin başında, anlatıcının yağmurdan kaçıp apar topar girdiği kafenin daha önceden geldiği, orasının önceden bildiği bir kafe olduğunu sezmesi, hatırlamasına yardım edecek bir ipucu arayarak uzun ve zorlu bir hatırlama çabasına girdiği bölüm çok başarılı anlatımı ile hikâyenin merkezi temasının anlaşılması bakımından önemli:

Kayıp gitse de ufacık bir ipucu, kartpostal, bir zarf üzerindeki yazı, unuttuğum şey her ne ise, oltaya yakalanmış balığın karanlık suların içinden fırlaması gibi hafızamda her şeyiyle birlikte canlanıverir.

Anlatıcı sonunda yıllar öncesinde Mendel’in çalıştığı kare masayı görünce hatırlar: Tanrım, burası Jakob Mendel’in yeriydi. Café Gluck’taydım. Jakob Mendel, onu nasıl unutabilmiştim, bu insanı nasıl hafızamdan silebilmiştim.

Hikâyenin hem başında hem sonunda, çok değer verdiği bu insanı unuttuğu için anlatıcı kendini suçlu hisseder. Onun unutması, unuttuğu bir şeyi hatırlama sürecinde, somut bir ipucuna ihtiyaç duyması, buna karşılık Mendel’in baktığı kitabı şaşmaz bir doğrulukla unutmaması, ikisinin hafızasının farklı çalıştığını gösteriyor.

Ne yazık ki aradan sadece üç dört yıl geçmesine rağmen Café Gluck’ta artık kimse Mendel’i hatırlamıyordu. Acı bir tat kapladı dudaklarımı, unutulmuşluğun acı tadı: Eğer rüzgâr bastığımız yerlerde bizden kalan son izleri de yol edecekse, yaşamak neye yarardı.

Ama orada Mendel’i hatırlayan, hem de en insani duygularla hatırlayan bir kişi vardı: Tuvaletleri temizleyen kadın, Frau Sporschil. Mendel’in insanlarla ve çevresiyle ilgisizliğinin tersine temizlikçi kadının hafızası başka bir insana duyulan empatik bir duygu ile yüklüdür.

Anlatıcı geçen zaman içinde Mendel’in başına gelenleri temizlikçi kadından dinler. Polisler onu götürmek için geldiğinde bir tek bu kadın onu korumaya çalışmış, son yıllarında onu merak etmiş, onun için endişelenmiştir. Mendel’in kafeden kovulduğunda unuttuğu bir kitabı hatıra olarak saklamıştır:

Bu garip insanı tanıyan son iki kişi olarak uzun bir süre ondan bahsettik. Hayatında hiç kitap okumamış, hiçbir şeyden haberi olmayan zavallı tuvaletçi kadın ise yoksul dünyasında, çalıştığı yerde tanıdığı Mendel’e bağlıydı, çünkü yirmi beş yıl boyunca onun paltosunu fırçalamış, düğmelerini dikmişti. Her ikimiz de onun eski, terkedilmiş masasında oturmuş, onunla ilgili anılarımızı paylaşırken fevkalade anlaşıyorduk; çünkü anılar insanları birbirine bağlar ve sevgiyle anılanlar iki kat daha fazla.

İnsancıl tavrıyla bir ölüye sadık kalan bu iyi yürekli kadın karşısında kendimden utandım. Çünkü o, o okumamış kadın Mendel’i daha iyi anabilmek için en azından onun bir kitabını muhafaza etmişti; bense yıllarca sahaf Mendel’i unutmuştum.

Tuhaf bir ironi seziliyor burada. Mendel’in olağanüstü güçlü hafızası, dar bir alana odaklanıp yoğunlaşırken, o bu tek boyutluluğundan, çevresinden ve insanlardan bu kadar kopuk olduğundan ötürü büyük bir trajedi yaşıyor. Buna karşılık onu duygulanarak, sevgiyle anarken bu iki normal insan aralarındaki toplumsal ve kültürel sınırları, engelleri aşarak yakınlaşıyor. Çünkü anılar insanları birbirine bağlar ve sevgiyle anılanlar iki kat daha fazla.

İronik olan, sağ olsaydı Mendel’in, onu körleştiren kitap tutkusu yüzünden böyle bir ilişki kuramayacak, böyle bir sohbete katılamayacak, bu duyguları yaşayamayacak olması.

İnsan düşünmeden edemiyor. Mendel gibi birisi, toplum için ne ifade eder?

Murat Gümrükçüoğlu

“Sahaf Mendel” Stefan Zweig’ın aynı başlığı taşıyan kitabındaki üç hikâyeden ilkidir: Sahaf Mendel, Stefan Zweig, çev. Gülperi Sert, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 5.Basım, Aralık 2022.