29.Mayıs.2024

Yürürken düşünür müsünüz?

“Yokuş çıkarken sakız çiğneyebilir misin?” gibi saçma görünse de yabana atılır bir soru değil. Yanıtlaması da hiç kolay değil.

Ben kendimden açayım: Yürümeyi sevmem. Başka çarem yoksa yürürüm. Ne demişler: Oturabiliyorsanız ayakta durmayın, yatabiliyorsanız oturmayın.

Ama başa gelen çekilir. Ve yürürken düşünmemek güç bir iştir. Benim bazı savunma yöntemlerim var. Yapmam gereken telefon konuşmalarını yürürken yapmaya çalışırım. Aradım, açan olmadı mı, o zaman da bir şarkı tuttururum. Tekrar eder dururum. Fakat bunu sürdürmek zordur, yürüyüşün bir yerinde düşünceler sökün etmeye başlar. Karşınıza dünyanın en acımasız eleştirmeni dikilir: Kendiniz. Geçmişi, pişmanlıkları ve hataları da yanına alır ve hücum eder. Sizi “kendiniz” adlı o düşmandan daha iyi tanıyan yoktur. Yakanıza yapışır, paçanızdan asılır. Yürü yürüyebilirsen!

Eleştiri oklarını sinek kovar gibi savuşturmak istersiniz ama yemezler! Yani kendiniz bunu yemez. Geçmiş olsun.

***

Edebiyatta “genç” kavramı, bildiğiniz üzre epey esnektir. Elli yaşındaki bir yazara bile genç dendiği olur. Fakat bir de hakikaten genç olmak var. Mustafa Aplay hakikaten genç bir yazar. Ve oldukça üretken. Yenilerde çıkan kitabı ilgimi çekti tabii, hemen alıp okudum.

Mustafa Aplay ve Enis Batur’un söyleştikleri bu kitap Türk denemeciliği üzerine düşünme fırsatı sağladı bana. Pek çok not aldım okurken. Denemeye ilgi duyanlar severek okuyacaktır.

Kitabın bir yerinde kendime de rastladım. Sürpriz oldu bana.

***

“Adamın biri Lilienthaler yolunda yürürken yavaşladı ve omzunun üstünden boşluğa baktı.” (Berlin Üzerindeki Gökyüzü, 1987)

30.Mayıs.2024

İyi değil, çok iyi öyküler okudum. Derya Sönmez’in yeni öykü kitabı Öteki Hayvanlar’dan bahsediyorum.

Kitaptaki öykülerin birkaçını daha önce dergilerde, seçkilerde okumuştum. Bir tanesini (kitabın ilk öyküsünü) Parşömen’de basmıştım. Bütün öyküler iyi (iyi değil, çok iyi) ama benim en çok sevdiğim ve vurulduğum öykü Siste Dağılan Gemiler oldu.

Her okurun tercihleri farklıdır elbette. Benim ara ara dönüp tekrar okuyacağım öyküler arasına katıldı Siste Dağılan Gemiler. Tıpkı Memet Baydur’un bazı öyküleri (Tarzan, Peki Canım Habermas, Özgür Bir Serçe Gibi) ya da Aktunç’un Damacı Ohannes Ustanın “Mahzun” Açmazı öyküsü gibi… Zihnimdeki o rafa yerleşti Siste Dağılan Gemiler.

***

Ozan Çororo ile muhabbet (2)

– Ozan selam, günaydın. Nasılsın?

Ozan: İyi iyi. Sen?

– Maşallah, yüzünde güller açıyor kardeşim yine. Çok mu içtin akşam?

Ozan: Yo, ne alakası var! Ne konuşacaksak konuşalım hadi.

– Peki. Geçen hafta zorbadan sanatçı olur mu diye başlamıştık, sonra konuşuruz demiştik.

Ozan: Bu mevzunun konuşulacak nesi var hakikaten anlamıyorum. Sanat eseri var değil mi? Var değil mi?

– Evet, var.

Ozan: Bir de sanatçı denen bir tip var, o sanat eserini yaratan kişi. Doğru mu?

– Evet, öyle.

Ozan: Dikkat edersen ikisini ayrı tuttum. Çünkü ikisi ayrı şeyler. Biri “şey” biri insan. Yaratılan şey güzel ve anlamlı diye onu yaratan kişinin de iyi, ahlaklı, dürüst olması mı gerekiyor?

– Peki. Anladım ama çok güzel şiirler yazan biri, diyelim ki faşist. Ya da karısını bir ömür boyu dövmüş. Ya da ne bileyim savaş çığırtkanlığı yapmış, soykırıma arka çıkmış. Ne yapacak sanat tüketicisi bu durumda? Diyelim alçağın alçağı bir herif, çok güzel bir sinema filmi çekmiş.

Ozan: Bak ne güzel söyledin. Tüketici dedin. Sen bakışıyla, okumasıyla, izlemesiyle bir sanat eserini “tamamlayan” insanlara tüketici dedin madem, olay daha da netleşti. Ne mi yapacak? O sanat ürününü afiyetle tüketecek, üreticinin ahlakını sorgulamayacak. Bu kadar basit. Yumurta aldığın adamın ahlakını sorguluyor musun sen?

– Bu kadar da basit değil ama ya. Sanatçıda belirli özellikler, politik bir duruş, vicdan, ne bileyim erdem aramayalım mı yani?

Ozan: Ben söyleyeceğimi söyledim bilader. Ekleyecek bir şeyim yok. Ama şu kadarını söyleyeyim: Sen o “politik duruş” dediğin şeye çok yaslanma, düşersin çünkü. Hem karısını döven, ırkçı, homofobik biri gayetten yüksek politik bilince sahip olabilir. İlla örnek mi vereyim anlaman için?

– Sen bugün tersinden kalkmışsın, belli. Ne oldu, Dikili pek açmadı seni galiba?

Ozan: Yo, gayet iyiyim ben. Madem bana yerel gazeteci muamelesi yapıyorsun, bir haber vereyim o zaman. Dikili’de bir sahaf açılmış, benim de yeni haberim oldu: İçten Sahaf. İçten, sahaf arkadaşın adı. Bir seyyar araba yapmış kendine, gezici kütüphane gibi. Bir görsen, çiçek gibi araba. Adı ne dersin?

– Kimin adı? İçten dedin ya sahaf arkadaş için.

Ozan: Evet, İçten Gürcan. “Nedense Ait Değiliz Hiçbir Yere” diye bir öykü kitabı var. “Yoklama” diye de bir şiir kitabı… Bir ikilik söyleyeyim mi kitaptan?

– Söyle tabii. Söyleme desem ne olacak.

Ozan: “bağışlıyorum kanımı / bağışlıyorum ağır yaralı sokak köpeklerine”

– Güzelmiş. Ee, adı ne diye sordun, kaynattın sonra muhabbeti.

Ozan: Ha, arabayı diyordum. Arabanın adı Behçet. İçten’in bir de köpeği var, onun adı da Edip.

– Şiirsel durumlar.

Ozan: Senin anlayacağın, Dikili sokaklarında kitaplar yürüyor Onurcum.

– Onurcum dediğine göre gıcık oldun sen bana herhalde. Hadi vedalaşalım.

Ozan: Şiiri küçümsüyorsun bazen, şair olacağım diye kendini yırttığın zamanları en iyi ben bilirim. Neyse… İyi bak kendine. Ağacı sev, yeşili koru.

– Ayıyı da öp, diyorsun.

Ozan: Eyvallah.

– Dur dur gitme, haftaya ne konuşacağız?

Ozan: Canımız ne isterse. Hadi ben kaçtım, oyalama beni. Çağdaş’la bira içip denize gireceğiz.

– Selam söyle komşuma.

Ozan: Emrin olur beyim!

– Aman be, ne halin varsa gör!

Ozan: Eyvallah.

31.Mayıs.2024

Sevgili dostum Bruno,

Görüşmediğimiz uzun yıllar boyunca hep özledim seni. Artık bir anlamı yok elbette bunun. Sen herkes gibi ölümü bekleyeceğine ona gitmişsin. Biz yaşamaya devam ediyoruz. Birileri doğuyor, evleniyor, boşanıyor, çocukları torunları oluyor, üzülüyorlar seviniyorlar… Hep aynı şeyler. Biz de hep aynı şeyleri yapıyoruz, Lena ve ben. Bir köpek aldık geçenlerde. Golden, adı yok. Çok sevimli bir şey.

Bir kez bile adını anmadık senin. Lena’yla sessiz bir anlaşma yapmıştık sanki. Senden bahsetmeme konusunu hiç konuşmadık, kendiliğinden oldu bu. Bazen düşünüyorum da her şey çok farklı olabilirdi. Ben hep senin dostun olarak kalabilirdim. Aşk, dostluktan büyük değil. Bunu geç anladım. Ama bu yaşananlardan kaçamazdık.

Kaçamazdık, değil mi?

Christian diye bir çocuk buldu beni. Bir gün evde televizyon izlerken kapı çalındı. Baktım, tuhaf bir oğlan. Konuşması da öyle. Lena evde değildi. Durumu anlattı, senin ölüme gittiğini. Evinde bir fotoğraf bulmuş, Sen, Lena ve ben… Güneşli bir gülümse yerleşmiş yüzlerimize. Neresi tam çıkaramadım ama ilk tanıştığımız zamanlarda çekilmişe benziyor. O fotoğrafın peşine düşmüş, bulmuş bizi. Bu kadarını borçluymuş sana, sen ona ışıksız duvarlar arasında okyanus sesi duymayı öğretmişsin. Böyle tuhaf şeyler söyledi. İyi bir çocuğa benziyor. O olmasa hiçbir şeyden haberim olmayacaktı.

Şu an neredesin bilmiyorum. Umarım yollardasındır yine.

Görüşmek üzere.

***

Cevabı olmayan sorular

Ağaçlar üzülüyor mudur yaprakları düştüğünde?

Yaprak katliamının adına neden güz diyorlar?

Söylenemeyen sözler nasıl oluyor da sığıyor evrene?

Kaplumbağa yavaş olduğunu düşünmüş müdür hiç?

Onur Çalı