Parşömen’in beş yıldır sürdürdüğü yılsonu soruşturmalarına verilen yanıtların, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. Bizim içinse bir muhasebe yapma fırsatı sunuyor: Bu yıl neler okuduk? İz bırakan olaylar, kitaplar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?
Okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, şairlere, yayın emekçilerine sorduk.
Yeni yıl herkese sağlık, huzur ve mutluluk getirsin…

2023 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiklerinizi, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?
Parşömen’in yılbaşı soruları yılbaşı kurabiyeleri gibidir. 2023’ün tadımını yaptığımda en beğendiğim kitabın Yarın FM olduğuna kesin olarak karar veriyorum. Vakti zamanında bir kelimeyle tanışmıştım: “Orta iki terk.” Bu kelime, benim de içinde olmaktan son anda kurtulduğum bir gürûhu temsil ediyor. “Orta ikide okulu bırakan / bırakmak zorunda kalan öğrenci.” Ece Ayhan’ın bu çocuklar için kaleme aldığı bir şiiri vardır hatta. Orta ikiden “ölmek suretiyle” ayrılan çocuklar. Yeni yeni adet görmeye ya da kasıklarında bir değişim yaşamaya başladığını gözlemleyen, belki de memeleri büyüdüğü için artık okuldan alınması gereken ayrı iki cinsin trajedisini anlatır orta ikiden terk çocuklar. Yarın FM beni çarpıcı bir şekilde o dönemlere sürüklemeyi başardı. Birkaç yaş daha küçük olmanın avantajını yaşadığım yıllara. Çağdaş Küçük’ün gözlem yeteneği ve eserin atmosferi bana kitaptaki o yaşımı geri getirdi. Yazar, kitaptaki o yaş aralığını nasıl bu kadar iyi biliyor? Yazarın tespitleri, yarattığı koşullar, hikâye anlatıcılığı okuru son derece büyülüyor. Zaman zaman hikâyelerden yükselen top sesleri, çeşitli yaş aralığından erkeklerin dünyası, “gerçek dışı gerçek” ilişkiler, yalınlık, bir futbolcuya mektup yazdıran çocukluk; öykülerin gerçeklik algısına karışmamı sağlıyor.
Haritadan futbol oynadığın şehri buldum: Napoli. Deniz kenarında bir memleket, ne güzel. Ben hiç deniz görmedim. Bol bol yüz. Balık çok mu orada? (Çağdaş Küçük, Yarın FM, Epona Kitap, s. 132). Hangimiz mektup yazmadık ki uzaklardaki kişilere o yaşlarda?
Bir siyasal biyografi olan Demirel çalışması, bu senenin ilgimi çeken araştırmalarından oldu. Tanıl Bora, ortaya her açıdan çekilmiş bir Demirel biyografisi koymuş. Siyasi bir figürün biyografisini yazmak sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Bora’nın “çoklu Demirel”i bu zorluğu aşmasına yardımcı oluyor. Masayı bulandırmadan net bir portre çizmeyi başarıyor. Zamanında bir romanda Demirel’in düşüşüne dair bir kesit okumuştum.
Babam geldiğinde televizyonu açmış, kanepeye uzanmış, haberleri dinlemeye başlamıştım. Demirel’in düşüşü. Günün haberi buydu. Bir toplantıda konuşma yapmış, kürsüden inerken ayağı takılmış, düşmüştü. Ne var bunda? dedim. Herkes düşer. Babam haberi duyunca birden heyecanlandı. “Aç aç aç! Sesini aç!” Elindeki bardak ve şekerlik taşıyan tepsi titremeye başladı. Görüntü verilince durum daha iyi anlaşıldı. Demirel tökezleyip düşüyor, ama tam o anda koruması kendini yere, Demirel’in önüne atıp düşüşünü yumuşatıyordu. Demirel de korumanın kollarının arasına düşüyordu ki düşme sayılmazdı. Görüntü bir de ağır çekimde verildi. Dikkatli izleyince ana fikrin korumanın derin koruma içgüdüsü ve eşsiz refleksi olduğunu anladım. Hareket başlayınca Demirel’i tutmaya çalışmıyordu, çünkü zaten biliyordu koruma, düşmeye başlamış bir Demirel, düşüşü durdurulamaz bir Demirel’di (…) Gelgelelim, babam memnun olmadı. “Bu adam hep böyle milletin üstüne düşer” dedi, hüsrana uğramış bir sesle. (Hamdi Koç, İyi Dilekler Ülkesi, Doğan Kitap, 2009, s. 51-52).
Burda Demirel’in düşüşü iki anlam taşıyordu. Biri, bedeninin düşüş anında kendisini derin bir koruma içgüdüsü ve refleksle yere atan (koruması) halkı; diğeri, yönetici tökezlese de düşse de halkın kendisini onun kaba etine siper ederek incinmesini/devrilmesini engellemesinin derin bir yozlaşmayı temsil ettiğini. Temel vurgu, düşüş bir kez başladı mı canı yansa da yanmasa da gerçekleşmesinin kaçınılmaz olduğuydu. Tanıl Bora, dokuz ayrı bölümde dokuz ayrı Süleyman Demirel anlatarak zor düşüşlü, esaslı bir biyografi oluşturuyor.
Dünlükler ve Gemilerle Seyahat Eden Sözcükler Onur Çalı’nın severek takip ettiğim denemelerinden oluşuyor. Onur Çalı’nın denemeleri okuru harekete geçirerek bir yazardan başka yazara, bir dönemden başka döneme hatta sözcüklerin gittiği son noktaya kadar mesafe katetmemizi sağlayarak neşelenmemize önayak oluyor. Onur Çalı edebiyat tarihini eşeleyerek saklı kalan ya da gün gibi ortada olan olayları, kişileri, eserleri okura hatırlatıyor, şekillendiriyor, aktarıyor. O bir edebiyat koleksiyoneri.
Kitapçı kapanmadan hemen önce almayı başardığım Judith Hermann’la mis gibi kahve kokan bir mekâna oturdum. Mekân bu kez gereğinden fazla kahve kokuyordu. O gün tam 1.72 boyundaydım. Kısa da sayılmazdım, gayet normaldim. Aynı zamanda artık ödeme yapmam gerektiğinin de bilincindeydim.
– Pardon, Moskova dondurmanız var mıydı?
Moskova dondurmaları yoktu. Moskova dondurması olmadan da kitabın içeriğine eşlik edebilirdim. Çoğu zaman yurtsuzluk hissiyle mücadele eden bir okur olarak bu kez Yuva’ya başlamıştım. Yuva, olağanüstü bir gözlem yeteneğiyle kaleme alınmış yalın bir romandı. Zihnimi hiç yormayan ama bir o kadar da yalın olduğuna ikna olamadığım çarpıcı bir atmosfere aynı anda sahip olabiliyordu. Romanın dil yapısı ve romandaki gözlem yeteneği harikuladeydi.
İstanbul Posta Treni, sevdiğim romancı Bülent Çallı’nın önceki romanlarından kopuk olmayan bir atmosferde başlıyor. Bülent Çallı’nın romanlarında gizem, çözülmeyi bekleyen olaylar, İstanbul, müzik, sürükleyicilik ve karanlık bir atmosfer ortaklığı devam ediyor. Yazar, karmaşık olayları başarılı bir şekilde adım adım sonuca taşımayı çok iyi başarıyor. Çallı’nın National Geographic dergisinin Batı Nil Humması ve Ebola virüsü dosyasından sonra salgının kendisiyle değil de cuntanın sıkıştırdığı insanlar hakkında bir distopya oluşturması; bizi yakın zamanda atlattığımız baskı dolu bir döneme geri götürüyor.
995 Km, Saim Baran cinayetini anlatan siyasi ve son derece politik bir Murathan Mungan romanı. 1990’larda işlenmiş gerçek bir cinayetin etrafında şekilleniyor. Yazar bizi suçlunun dünyasına sokuyor ve ordan otobüsle kaçırıyor. Öyle ki bu romanda yakın zamanda maç gündemleriyle yeniden hatırladığımız beyaz torosa rastlamak dahi mümkün.
Eyüp Tosun’un Melih Cevdet’in Oktay Rıfat’la yazdığı oyunu bulma arayışında Melih Cevdet’in 30’lu yaşlarının başında yazdığı Barem Kanunu’nu bulması bu senenin en heyecanlı işlerinden biriydi. Melih Cevdet arşivi 77 yıl sonra yeniden güncellendi.
Nobel kazanan ilk Rus yazar İvan Bunin’in Jaguar’dan çıkan Güneş Çarpması çevirisi (Çev. Eyüp Karakuş) bu senenin dikkatimi çeken çeviri kitapları arasındaydı. Kitapta özenle seçilmiş 10 öyküye rastlıyoruz. “Aşk”, ille de okunması gereken bir şeyse eğer bunun İvan Bunin’den okunması gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim.
Memento Mori, Püren Özgören çevirisiyle ölmek zorunda olduğumuzu bir kez daha hatırlatan Muriel Spark romanı. Memento Mori, bu senenin “son” anlarına denk geliyor. Diyaloglar zaman zaman yorucu olsa da roman sağlam bir felsefeye sahip.
Size göre 2023 yılının önemli edebiyat olayları nelerdi?
Ödüllü ama çalıntı şiir ve öykü davaları edebiyat için kapkara olaylardı.
Filistinli yazar Adania Shibli’nin ödül töreni iptal ediliyor ve yayınevi üşenmeyip haksızlığa uğrayan yazar için küçük bir kınama mesajı paylaşıyor.
Politik doğruculuk artık bambaşka bir noktaya doğru gidiyor ve yazarların eserlerine iradeleri dışında dokunuluyor.
Şiir, edebiyat, devrim ve sosyalizm diyen bir adam kaybediliyor. Roni Margulies. Roni Margulies’i kaybettik. O ölürken de genç, delikanlı ve tutku doluydu.
Bilge Karasu Günleri’ni takip edemedik. Edebiyata erişimimiz gün geçtikçe güç kaybetmeye devam ediyor. Konferans metinlerine ulaşıp ulaşamayacağımız belirsiz. Bir taraftan da birtakım sözlükler hazırlanıyor. Bilge Karasu Sözlüğü belki bir miktar gerekli olsa da herkese bir sözlük hazırlanmasını oldukça gereksiz buluyorum. Çünkü Ulysses Sözlüğü gerekli olan tek sözlüktü. Yazarın sözlüğünün hazırlanması pek çok şeyi ifşa eder. “Bilen bir göz için yüzsüz bir teşhirden başka bir şey değildir.” (Kurt Vonnegut, Kedi Beşiği, Can Yayınları, 2021, s. 143).
“Türkçe Edebiyat” tartışması bu kez yargıya taşınıyor. Bir grup öfkeli saldırgan linç girişiminde bulunarak yapılmakta olan etkinliğin iptaline ve karşı tarafın pek çok bakımdan zedelenmesine sebep oluyor.
Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?
Edebiyat ortamına baktığımda gördüğüm ilk sorun, mevcut sistemin aksaklığı üzerinden ilerliyor. Elbette edebiyatın en önemli sorunu mevcut ekonomik yoksunluğun şekillendirdiği kitaba ulaşma sıkıntısından doğuyor. Bu da ortaya entelektüel bir yoksunluk çıkarıyor. Edebiyat artık erişilebilir olmaktan vazgeçmeye başladı. Bir hocam 30 yıl sonra edebiyatın yalnızca belli bir kesim arasında paylaşılacağını/yaşayacağını söylemişti. Korkmayın edebiyatın öleceği falan yok ama edebiyat bu kez biz istesek de istemesek de sanat ya da toplum için değil, yüksek zümre için olacak. Bu gidişle 30 rakamını daha yakın bir tarihe çekmek zorunda kalabiliriz. Gün geçtikçe daha az kitaba, daha az dergiye ulaşabilen insanlara dönüşeceğiz. Dergiler bir bir kapanmaya ya da küçülmeye gitmeye devam edecek. “Kitapçılar, sahaflar, kitap fuarları birer görsel sanat eseri gibi birer müze gibi yalnızca seyrediliyor.” Bir arkadaşımın bu sözü beni yakın zamanda çok incitmişti. Edebiyat camekânların arkasından izlediğimiz, müzelerde ziyaret ettiğimiz bir sanat dalına mı dönüşüyor?
Bir yandan da edebiyat atölyeleri türüyor. Bazı kitapları az okunan ya da niteliksiz ama çok okunan yazarlar birer birer atölye çalışması afişleri yayımlıyor. Edebiyat kiminin de ekmek teknesi!
En önemlisi yayınevi editörlerinin uğradığı haksızlıklar. Bütün gün kötü metinlere maruz kaldığınız yetmiyormuş gibi karşılığını da alamıyorsunuz.
Peki eleştiri yoksunluğu? Neyseki arkadaş çevresi bunu minimuma indiriyor.
Son olarak, Senin Cahilliğin Benim Yaşamımı Etkiliyor gibi kitapların çok satması benim canımı sıkıyor. Yayınevleri çok satacağı başından belli olan bol takipçili yazarlarla gereksiz romantizm peşinden koşarak iyi yazılmış metinlerin önünü tıkıyor.
