Başkalarıyla ilgili çok fazla şey bilmek, çok konuşmak, sürekli eleştirmek, kusur bulmak… Bunların hepsi “öteki” olmaktan kaçmanın tezahürleri. Çünkü “ben öteki çocuğum” demek yalnızlığa tahammülü gerektirir. Yalnızlığa tahammül etmenin ön şartı ise boşluklara dayanabilmektir.

I
Doğumla birlikte, anne memesine yapıştığımız an, anneyle bir bütün olarak kendimizi tam ve doyumlu hissettiğimiz yegâne andır. Kendisiyle bir bütün olduğumuz bedenden kopuşun devamı olarak ve o tamlığı sürdürmek üzere bir uzvumuz gibidir anne memesi. Hayat, o tamlık hissine bir daha erme isteği, ereceğimize dair taşıdığımız umut ve umudun peşinde bitimsiz bir arayışla geçer gider.
“Hiçbir şey memenin yerini tutamaz diyorum. Yaşamın bütün tekliflerini nazikçe geri çevirdim. Ben öteki çocuğum, boş bir defterin önündeyim, içimden konuşuyorum.”[1]
Barış Bıçakçı’nın 2021 yılında yayımlanan öykü kitabı Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, “İçten Konuşma” başlıklı kısa anlatıyla başlıyor. Bu girizgâha anlatı diyorum çünkü yarım sayfalık ve yukarıdaki cümleyle biten bu metin, bundan sonra başlayacak öykülere dair bir anahtar gibi kitabın derdinin ne olduğunu anlatıyor.
Boş bir defterin önünde, içinden konuşan insan, bir anlamda “yazar” demektir. Yazar da en başta, boş bir defterin önünde içinden konuşan biridir en nihayetinde. Bir başka alımlama ve bir başka gözle bakmak ister. Yarım kalmışlığın (kastrasyonun) tamamlanmak arzusu üzerine ama hiçbir şeyin, o tamlığın yerini tutamayacağını anlamış bir yerden bakan bir çift göz: Yazar gözü.
Orhan Pamuk’un Kara Kitap romanının 10. Bölümünde bir göz vardır. Her şeyi gören, her yerde onu bulan, hatta sahip olduğu metafizik güçlerle, içinin bomboş olduğunu bile görebilen tanıdık bir göz. Başlangıçta o gözü beni görsün, gözlesin diye ben yaratmıştım der anlatıcı. “Sanki o göz beni görmese ben de varolmayacaktım.”[2] Zaman içinde onu kendisinin yarattığını unutarak buyruklarına uymak ister. Kendine dışarıdan bakıp kendi düşüncesini seyrettiğinde o gözün, benzemek istediği şeye yeterince benzeyip benzemediğini kontrol eden kendi gözü olduğunu görür.
Olmak istediği kişiyi yaratan insan sonra ona ulaşmak için çabalamaya başlar. O göz her zaman tepesinde, olmuşsun, olmamışsın gibi onaylayıcı ya da yargılayıcı cümlelerle kişinin bir nevi rotasını belirler.
Şöyle bir etrafımıza (o bizden bağımsız bir çift göze dönüşerek) baktığımızda, bütün o tamlık fantezisini yaşayan insanları görmemiz mümkündür. Bunların birçoğu içlerindeki boşluğu yiyerek, gezerek, tüketerek dolduracağı kanısındaki insanlardır. Üstelik bu kanaate o kadar tutunmuşlardır ki yürüyüşleri dik, bakışları gururlu, tavırları şımarıktır. Oysa kuş sütünün eksik olmadığı bir masadan dahi kalkılsa, daha arabalarına binerken fark ettikleri şey yine o boşluk olacaktır. O boşluk tarafından yutulmaya direnmenin bir yolu olarak bu insanlar –anlatıcının tersine– yaşamın bütün tekliflerini, belki de aynı anda, kabul etmektedir.
“Ben öteki çocuğum” demek, öteki olmayı seçmektir. Yaşamın tekliflerini geri çevirmeye başlamak aynı zamanda öteki olmanın yalnızlığını da seçmektir çünkü.
II
Hatıralar yıllar sonra hatırlanırken, değiştirilir, çarpıtılır, deforme edilir. Neden kırık, dökük, çarpık şeyleri onarır hafıza?
Bütünlüklü bir hikâyeye ulaşmak için. Bu da tamlığa ulaşmanın yollarından biridir.
Terapi ya da edebiyat.
İkisi de bölük pörçük hatırlanan, belki çarpıtılan bir geçmişi, tam ve bütünlüklü bir hikâyeye büründürerek, bu sayede anne memesindeki tamlık hissine yaklaşmayı ummanın yoludur. Geçmişe baktığımızda hatırlanan bir duygu olan mutluluk gibi, anlam da geriye doğru baktığımızda yeniden kurulur.
III
“Ceren on yaşındayken, bütünlüğün ancak sanat yapıtları aracılığıyla ulaşılabilen ve sanat yapıtlarının boyutlarıyla sınırlı bir nitelik olduğunu sezmişti. Yaşarken elde edeceği şeyin bütünlük değil, sadece anların büyüsü olduğunu da sanırım yine on yaşındayken kabullenmişti.”[3]
Kendini darmadağınık hisseden ve bunu bir yok oluş gibi algılayan karakter, dağılarak paramparça olmaktan kurtulabilmek için bir bütünlük arayışındadır. Yukarıda alıntıladığım paragrafın içinde sanırım en önemli kelime “kabullenmek”tir. Çünkü bütünlüğe ulaşmanın imkânsızlığı, değiştirme şansımız olmayan bir gerçek olarak her zaman karşımızda dikilir. (Tıpkı bizi gözetleyen o gözün, hiçbir zaman halimizden mutlu olmaması gibi.) Tamlık sadece fantezimizdir.
Eksiklik duygusuyla başa çıkabilmek için bize güç veren en önemli şey “anlar”dır. Öykü bu girizgâhla okura, imkânsız bir şeyi elde etmeye çalışırken anların büyüsünü küçümseme der.
İçinde 120 ayrı renk barındıran bir keçeli kalem seti, öykünün en önemli nesnesi olarak kusursuzluğu temsil eder. Renk skalasında eksiklik yoktur. Ancak bu mükemmel keçeli kalem seti, öykünün kahramanına sadece kendi engellerini ve eksiklerini hatırlatır. İnsanın umutsuzca süregiden bütünlük arayışı demiştik yazının başında. İlk doğum anımızda annemizle kurduğumuz bütünlüğe benzer bir tam olma isteğini ömrümüz boyunca ararız. Anne memesiyle kurduğumuz ilişkide hiçbir eksik yoktur. Ben O’yum, O Ben’im. I’M(other). Anne memesini tıpkı elimiz, kolumuz gibi bize ait bir uzantı olarak algılarız.
Bebek bütünlük ister. Bu nedenle büyümek, yetişkin olmak biraz da bu bütünlüğün bozulmasına, kesintilere, eksikliğe, (boşluklara) katlanabilmek demektir. Mükemmel olma tasarımı, insanın eksiklik duygusu ile başa çıkmanın bir yolu olarak kurgulanır. Kusursuz sıfır beden kadınlar, kusursuz sütun gibi bacaklar, kusursuz arabalar, bizi kusursuz gösterecek giysiler… Bunlar aynı zamanda toplum tarafından ödüllendirilir, övülür. Bu övgüden pay almak için estetik cerrahlarına, AVM’lere, spor salonlarına, diyetisyenlere, takviye ilaçlara kısaca tam ve bütün hissetmenin yolu olarak görülen her yere koşan bir kalabalığın toz dumanına boğulmuştur yaşam. Kusursuzluk takıntısı sadece fiziksel görünüşle de sınırlı değildir. Bilmeyi de bunun içine sokabiliriz. Bilmiyorum demenin eksikli, kusurlu bir durum addedilmesi, kitapların ya da entelektüel bilgiye ulaşılacak her türlü kaynağın fetiş nesne haline gelmesine (iştahla tüketilmesine, biriktirilmesine, istiflenmesine) sebep olur.
At yarışına dönen eğitim sistemiyle çocuklar, moda sektörünün arzu nesnesi olarak kadınlar, daha iyi arabalar, daha iyi evler, daha sağlıklı, daha güzel, daha akıllı, daha zengin, daha bilgili… Bitimsiz “daha” lar.
En mükemmel olma isteğinin nesneleşmiş hali olarak 120’lik kalem seti, sırf bu yüzden sahibine kendini kusurlu hissettiren bir şeydir. Mükemmel ve kusursuz olarak bize sunulan her şey aslında bize kendimizi kusurlu hissettirirken iç dengemizi de bozar. Bunu telafi etmek için o şeyin bir parçası olmak ve onun mükemmelliğinden pay almak isteriz. Örneğin lüks bir kulübün üyesi oluruz, pahalı bir tatil köyüne gideriz, yüksek limitli kredi kartlarımızı ya da en üst model cep telefonlarımızı kimliğimizin parçası haline getiririz. O kusursuz arabaya bindiğimizde biz de onun ifade ettiği şeylerin bir parçasıyızdır artık.
Tam ve bütün olacağımıza inandığımız iki yol vardır. Ya biz mükemmel olmaya çalışırız (Barbie ve Ken) ya da mükemmel olarak tanımlanmış bir nesneye sahip olarak onun mükemmelliğinin parçası oluruz.
Öyküdeki Ceren karakteri, kendini kalem setinin içindeki bütün renkleri kullanmak zorunda hisseder. Tüketim toplumunda oluşması istenen duygu, tam olarak budur. Hâlbuki yaptığımız resimlerde bunca rengin aynı anda kullanılmasına hiçbir zaman ihtiyaç olmayacaktır. Hatta belki çoğumuz, öyle bir şeyi kullanacak yetkinlikte bile değilizdir. Ama o set bize yine de satılır. Satılan şey kalem seti değil, tamlık fantezisidir. Onu alırsak tam ve eksiksiz olacağız.
Öyküde “dağılarak yok olacakmış” gibi hisseden karakterin yaşadığı türde negatif duygularla başa çıkmak zordur. Bu duyguya tahammül etmek yerine “bu boşluk doldurulabilir” yanılsaması yaratmak daha kolaydır. Ve keçeli kalemler üretilir. Mükemmelliği temsil eden bu ürünler senin olursa sen de mükemmel olacak ve mükemmel resimler yapacaksın, böylece aradığın bütünlüğe ulaşacaksın. Ara Güler, “iyi fotoğrafçı dikiş makinesiyle de resim çeker” derken fotoğrafı makinanın değil fotoğrafçının çektiğine vurgu yapıyordu. 120’lik keçeli kalem seti de bizi başka bir insan yapmadığı gibi hiçbir nesne bunu sağlamaz.
Konunun bir boyutu daha var ki bilmemize rağmen bunu dikkate almayız. O da elimizde 120’lik keçeli kalem seti de olsa biz yine kendi dünyamız neyse onu yaşar ve onu resmederiz. Milyonlarca lira ödeyerek son derece lüks bir araba alan adamın, o arabayla yine aynı yoldan, aynı işe, aynı kişi olarak gidip gelmesi gibidir bu durum. Arabaya sahip olduktan kısa bir süre sonra, yine aynı ıstırap, aynı yalnızlık ve mutsuzluk, aynı boşluk duygusu.
Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ta “Göz” ile anlattığı bölüme yeniden bakalım: “Tanımak için can attığım kendi ruhunun sözlerini değil benim şu an okuduğum cümlelerimi yazmıştı yalnızca.” Bunu okuduğumuzda, kalemi oynatanın eğrisiyle doğrusuyla kendini kabul etmiş, otantik bir varoluş değil, olmak istenen yerden kendisine bakan kendilik olduğunu görür ve biz de göz gibi, hayal kırıklığı yaşarız.
IV
Apartmanlarda daire kapılarının önüne çıkarılıp bırakılan ayakkabılar genelde kültürel bir göstergedir. İmlediği niteliklerin yanına yarattığı çağrışımları da eklersek sosyokültürel birçok sonuca ulaşırız. Bu resim bize alt gelir grubu alışkanlığı, kalabalık, kargaşa, dışarıda bırakmak, içinde tutamamak gibi pek çok anlamı çağırır.
Bu ayakkabı görüntüsü bizi rahatsız ettiğinde karşı komşumuzun kapısını çalarak ayakkabılarınızı içeri alın der miyiz? Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme kitabında yer alan “Üzerindeki Boşluk” adlı öyküde Mehtap, görüntüden rahatsız olmayı kendine yakıştıramıyor ve “henüz dünyam o kadar küçülmedi” diyerek insanların kapısını çalıp ayakkabınızı içeri alın demeyi yalnızlık ve çaresizliğin bir göstereni olarak yorumluyor. Karşı komşunun kapı önüne çıkardığı ayakkabı ya da çöpleri kafaya takarak, belki de kendi can sıkıntısına ilaç olsun diye site yönetimine şikâyet etmek, kapısını çalarak uyarmak… Yalnızlığın bin bir haline örnek olabilir mi? Sitelerde ortak havuza en yakın dairede oturup havuza giren çocukları gürültü ettikleri için uyaranından, köpek gezdiren komşuların evcil hayvanlarının nereye pislediğini takip edene, bahçeye ekilen bir bitkiyi ortak alana ekim yapmak yasaktır diye şikâyet edene değin türlü türlü canı sıkılan insanlar.
Bazen de ayakkabıların kapıda bırakılması yalnızlığa bir itiraz, yalnız değilim demenin bir yoludur elbette. Babamın ölümünden sonra onun ayakkabılarını kapının önünde bırakan annem, kendince “evde erkek var, yalnız değilim” diyordu hırsızlara. Öyküde geçen yaşlı anne ise benim annemden farklı olarak ayakkabıların burnunu da hizaya sokuyor. Bu sayede içeride var olan hayali kişiye, sanki girerken ayağından rastgele çıkarmış gibi bir gerçeklik etkisi vermeye çalışıyordu.
Bütün bu “her şey yolunda” demek üzere doğal gösterme, varmış gibi yapma çabaları aslında tam tersi bir etkiyle, hayatın doğal akışına bir müdahale anlamına da gelmez mi? Yaşamı geldiği gibi yaşamaya karşı gösterilen direnç.
Her kayıp, kaybolan kişinin hayatımızda açtığı bir boşluk aslında. Kapının önüne bırakılan ayakkabılar da bu boşluğa alışıncaya kadar varmış gibi yapma yollarımızdan biri. Hayal gücü, ayakkabıların üzerindeki boşluğu dolduracak ve böylece bir süre daha bütünlük hissi korunacak.
V
Başkalarıyla ilgili çok fazla şey bilmek, çok konuşmak, sürekli eleştirmek, kusur bulmak… Bunların hepsi “öteki” olmaktan kaçmanın tezahürleri.
Çünkü “ben öteki çocuğum” demek yalnızlığa tahammülü gerektirir.
Yalnızlığa tahammül etmenin ön şartı ise boşluklara dayanabilmekten geçer.
VI
“Önce meme vardı, anne memesi. Ağzı memeden boşaldıktan sonra sözcükler dolar. Ağzı memeden boşalamayanların sözcükleri kullanmalarına ihtiyaç yoktur. Çünkü sözcükleri kullanmak bir eksiklikle ilgilidir. Eksiklik bir arzuya yol açar. Memesini kaybetmişlerin, ağızlarını doldurmak için çırpınışlarıdır uygarlık.”[4]
Öznur Unat
[1] Barış Bıçakçı, Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, “İçten Konuşma”, s.7.
[2] Orhan Pamuk, Kara Kitap, “10. Bölüm: Göz”, s.109.
[3] Barış Bıçakçı, Doğum Lekesi Gibi Bir Gülümseme, “Yüz Yirmilik Keçeli Kalem Takımı”, s.17.
[4] “Annenin Emzirdiği Dil: Anadil” başlıklı konferans sırasında Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu’nun yaptığı sunumundan alıntılanmıştır. Kasım 2021.

Çok hoş ve derinlikli bir yazı, emeğinize sağlık.
Teşekkür ederim.