Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan arasında bir süre önce alevlenen tartışmanın nedenleri üzerine biraz geç de olsa değinmekte fayda var. İstedim ki medyatik dedikodular ve sansasyonel iddialarla pompalanan yapay çatışma biraz durulsun ve olay daha serinkanlı bir şekilde ele alınabilsin. Çünkü ben bu tartışmanın kökeninde reytingleri dalgalandıran birtakım iddialar ve dedikodulardan ziyade iki farklı sinema anlayışının daha etkili olduğunu düşünüyorum.
***
Aslında benim için bu çok eski bir hikâyedir.
Bundan tam 20 yıl önce, 17 Mart 2004 tarihinde, o zamanlar henüz yayından kaldırılmamış olan popüler bir sinema web-sitesi sinematurk.com’da şöyle bir açık mektup yayınlamıştım:
Sayın Zeki Demirkubuz,
Bunu nasıl yapabildiniz, bilemiyorum.
O muhteşem “Masumiyet”ten sonra böylesine “kabız” bir filmi hiç beklemiyorduk.
Zaten, “Bekleme Odası”nı izlediğim sinema salonunda (Ankara-Kızılırmak) benden başka sadece iki kişi vardı. Yani o koskoca salon, hastanelerin bekleme odaları kadar tenha ve soğuktu. Ara’da o iki kişi de vazgeçti ve ben, belki de sonunda bir şey vardır diye direndim.
Ama, heyhat! Karşılaştığım sadece korkunç bir hayal kırıklığı oldu…
12 Eylül’den sonra moda olan o “entel karınağrıları”ndan başka hiçbir şey değildi seyrettiğim. Bir zamanlar, yanlışlıkla gidip o kabızlık modası ürünlerini seyrederken hayretler içinde kalırdım: “Tam bir felâketler panayırı olan bu lânetlenmiş ülkede hâlâ konu sıkıntısı mı çekiyor bu vatandaşlar?!” diye… Oysa herhangi bir bulvar gazetesinin “Üçüncü Sayfa”sını açmak bile yeterdi.
Bu yüzden ben, o felâket derecede sıkıcı ve anlamsız 12 Eylül filmlerinden sonra bir yıldız gibi doğan “Masumiyet”i seyredince, önce ne diyeceğimi bilememiş, sonra da haberleştiğim bütün arkadaşlarıma “İşte yıllardır beklediğimiz film bu!” diye seslenmiştim.
“Masumiyet” öyle bir filmdi ki, insana “İşte gerçek Türkiye bu! İnsanlarımızı işte bu hale getirdiler!” dedirtiyordu.
Nasıl yorumlayacağımızı bilemediğimiz o korkunç ölüm oruçları, canlı bombalar, vahşet ve kahramanlık daha nasıl anlatılabilirdi? İnsanlarımızın önemli bir bölümü de sanki hiç bu ülkede yaşamıyorlarmış gibi o soysuz TV’lerin karşısında çakılıp kalmış, kendilerinden geçmişlerdi: Film boyunca bıktırıcı bir şekilde, ekranı bazen görünmese dahi sonuna kadar açılmış sesi sürekli kulak tırmalayan “aptal kutusu” bu durumu çok iyi sembolize ediyordu.
Tıpkı Prof. Yalçın Küçük’ün 5 Ocak 2004 tarihli Yeni Harman’da söyledikleri gibi:
“Çok acıdır! Bu ülkeyi, ölüme koşan insanlar ülkesi haline getirdik, insanlarımızın bir kısmı, televizyonlarda, gazetelerde, hangi TİT’çinin, hangi Tekstilcinin, İnşaatçının, Turizmcinin, hangi mankenle ve nerede yattığını öğrenme ve diğerleri de ölme yarışındalar. Asıl okuma budur. Asıl ders budur. Gençlerimiz ne kadar kolay intihar ediyorlar, ne kadar rahat birbirlerini öldürüyorlar ve ölüm orucu ile ölmek veya bomba olmak için koşuyorlar; en acı okuma budur. Ölümü, yaşamdan daha yüksek bir yere çıkardık, demek ki yüksekliğe doymuyoruz.”
Bütün bunlara bir suçlu aramaya kalktığımızda ise hep elimiz boş dönüyorduk, çünkü herkesin bir “mazereti var”dı…
İşte o zaman filmin adının ne anlama geldiğini yavaş yavaş anlayabildik: Aslında hepimiz “suçlu”yduk, bir tek o kendini satarak sevgilisine ulaşmaya çalışan “masum” kadın hariç.
Tıpkı, Lars von Trier’in “Dalgaları Aşmak”ta anlatmaya çalıştığı trajedi gibi…
Zeki Bey, siz belki de o filmi kopya ettiniz. Ama olsun, hiç önemli değil, öyle de olsa birinci sınıf bir kopya idi ve “Masumiyet” bu lanetli topraklara tam tamına oturuyordu.
Antalya’da bir birincilik ödülü bile alamamış “Masumiyet” aslında o resim galerisine benzeyen “Uzak”tan çok daha fazla Cannes’a lâyıktı.
Hayır, oraya da değil, “Masumiyet” BİZ’e, Türkiye’ye lâyık bir filmdi! Bundan daha büyük bir ödül olabilir mi bir sanat eseri için?
Ama ne yazıktır ki, şimdi siz bile onu reddettiniz, ihanet ettiniz ve karşımıza “Bekleme Odası” ile çıktınız.
Bunu neden yaptınız?
Bu kabız filminiz, belki de medyada etkili o bir avuç allâme tarafından alkışlarla karşılanacak ve yine onların dağıttığı çeşit çeşit ödüllere boğulacak, hatta Avrupa’dan ödüllerle dönecek.
Öyle bile olsa, ne fark eder?
Bir zamanların burnu büyük Avrupalılarının küçümseyici ‘Bon pour l’Orient’inin tersi anlamında: “Avrupa için iyi olabilirler, ama bizim için: I ıh!”[1]
Sizin “Bekleme Oda”nız da öyle, kusura bakmayın ama “Gâvur parasıyla beş para etmez!”
Bu türde devam ederseniz, ne olacağını söyleyeyim: Türkçe sözlüklere baktık, ne anlama geliyor diye, “kubuz”a bir karşılık bulamadık. Onun için soyadınızın bu son bölümünde herhalde bir mürettip hatası olduğunu düşünmeye başlayacağız…
Haberiniz olsun…
17 Mart 2004
Maalesef şimdi artık İnternet’te bu adrese ulaşılamıyor. Wikipedia’nın bildirdiğine göre, “Site kurucusu 2019 Aralık ayında siteyi satmış ve yeni sahipleri sitenin arayüzünü değiştirerek üye giriş imkânını sonlandırmıştır.”
Ama ben iyi ki bu yazıyı arşivime kaydetmişim, şimdiki durumu yorumlamak için epeyce açıklayıcı olacak.
Öncelikle şunu söylemeliyim ki, o günlerin heyecanı ile belki gereksiz ölçüde sert bir üslûpla kaleme alınmış olmasına rağmen, genel hatlarıyla bu yazımdaki görüşlerimi hâlâ koruyorum.
***
Yukarıda da belirttiğim gibi, Türk Sineması’nın son 30-40 yıllık bir dönemini ilgilendiren iki farklı sinema anlayışına dair değinmeler ve ipuçları bu eski yazımın içinde yer alıyor. Bir tarafta “Masumiyet” diğer tarafta ise “Bekleme Odası” ve “Uzak” türü filmler yazı içinde birbirinin karşıtı olarak sunuluyor. Zaman zaman kaymalar ve birbirinin alanına geçişler görülse de, Zeki Demirkubuz ve Nuri Bilge Ceylan isimleri de bu karşıtlığın karakteristik sembolleri olarak alınabilir.
Bazı yorumcular, Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan’ın bir zamanlar sıkı dost olduklarını, hatta “aynı mahalleden” olduklarını anlattılar. Dostluklarını bilemeyiz, ama aynı mahalleden olmadıkları kesin. Fotoğraflarından bile az çok belli oluyor.

Nuri Bilge Ceylan tam bir “iyi aile çocuğu”dur. Babası mühendistir. Önce Çanakkale’de, sonra İstanbul’da orta sınıf güvenli bir aile ortamında yetişmiş, iyi okullara gitmiştir. “1976 yılında, İstanbul Teknik Üniversitesi Kimya Mühendisliği bölümüne girer. Ancak olaylı yıllardır. Boykotlar, çatışmalar, siyasi kutuplaşmalar nedeniyle dersler sürekli kesintiye uğrar. O günlerde olayların en yoğun yaşandığı Maçka kampüsüne iki yıl gider gelir. Ancak olaylar derslere pek izin vermez. 1978 yılında tekrar sınava girer ve o yıllarda olayların görece daha az sirayet ettiği Boğaziçi Üniversitesi’nin Elektrik Mühendisliği bölümüne geçer.”[2]
Okulda fotoğrafçılığa başlar, Sinematek’e gider gelir. Okul bitince önce Londra’ya, sonra Katmandu’ya gider. Uzun süre fotoğrafçılık yapar, bu dalda kendini geliştirir. Kendi imkânları ile çektiği bir kısa film (Koza) 1995 yılında Cannes Film Festivali’nde ödül alır. Ondan sonra önü açılır, her filmi merakla beklenen bir yönetmen olur.
Zeki Demirkubuz’un hemen hemen aynı yıllara tekabül eden hayat çizgisi ise bunun tersi bir yol izler. Zeki Demirkubuz tam bir “sokak çocuğu”dur. Okul eğitimini Lise 1’de terk ederek fabrika ve atölyelerde çalışmaya başlar. Nuri Bilge Ceylan’ın özenle kaçındığı, endişe içinde uzaktan izlediği siyasal hareketlerin tam göbeğine düşer ve 12 Eylül darbesinden sonra 3 yıl hapiste kalır, işkence görür. Tahliyesinden sonra Anadolu’nun çeşitli kentlerinde işportacılık yapar. Askerliğini erteleyebilmek amacıyla okula döner ve liseyi dışarıdan bitirerek İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne girer. Sinemaya 1986 yılında Zeki Ökten’in asistanlığını yaparak başlar. Mektepli değildir, çıraklıkta pişerek yetişen bir alaylıdır.
Zaten Zeki Demirkubuz, Habertürk’te yayınlanan röportajında, bu farkı açıkça ifade etmektedir: “Hiçbir zaman söylendiği gibi çok yakın arkadaş değildik. Aç kalsam ekmek parası isteyeceğim biri değildi.”
Fakat yine de geçmişte ikilinin yollarının kesiştiği zamanlar olmuştur.
Her iki yönetmenin birbirine benzediği, “zamanın ruhu”na dayalı birtakım özentiler içinde ortak yönler taşıdıkları zamanlar olmuştur.
Edebiyatta Dostoyevski, sinemada ise Tarkovski her iki yönetmenin vazgeçilmez idolleridir.
Bekleme Odası’nın sonunda jenerikler başlarken ekranda “Fyodor M. Dostoyevski’nin anısına” yazısı görülür. Aynı anda Eduard Artemyev tarafından bestelenen Stalker film müziği de derinden duyulmaya başlanır. Aynı müzik Kader’in sonunda da vardır. Uzak’ta baş karakter Mahmut’un evindeki televizyonda Stalker’in görüntüleri fark edilir.
Bekleme Odası’nın sonundaki teşekkür kısmındaen başta Nuri Bilge Ceylan ve Semih Kaplanoğlu’nun isimleri okunur. Mayıs Sıkıntısı’nın ve Uzak’ın sonundaki Teşekkürler’de ise Zeki Demirkubuz adı var.
Bence bu benzerlikler ve ortak yönler sebepsiz değildir. Uzun 12 Eylül döneminin içlere sinen entelektüel ortamının bir nevi “alâmet-i farikası” olan ve ödül alacak film özellikleri olarak beliren argümanlar (ağır işleyen konu, uzun konuşmalar, sıkıcılık, vs.) Nuri Bilge Ceylan’da daha ağırlıklı olarak görülse de zaman zaman Zeki Demirkubuz’u da etkisi altına almıştır. Kolay mı, herkes ödül almak ister!
Bazen Nuri Bilge Ceylan’ın da Zeki Demirkubuz’dan etkilendiği söylenebilir. Ben de dahil olmak üzere, pek çok izleyici Üç Maymun’u Zeki Demirkubuz’un filmi zannetmişti. Senaryonun çalıntı olup olmadığı konusu bence hiç önemli değil. Tarz, bariz bir şekilde Zeki Demirkubuz’un tarzıdır. “Bir Zamanlar Anadolu’da” filmi de öyledir. Tıpkı Zeki Demirkubuz filmleri gibi, bu toprakların kokusu bu filmlere bir şekilde sızmıştır. Belki de bu iki filmin senaryosunda imzası olan Ercan Kesal’ın etkisidir bu.
Kader’de muhteşem bir pavyon sahnesi var: Filmde Ufuk Bayraktar’ın oynadığı Bekir, Uğur’un sahneye çıktığı pavyonda rezalet çıkarır, kendisine müdahale etmek isteyen pavyon fedailerini elindeki bıçakla korkutup dağıtır. Fedailer korku içinde bekleşir, Bekir’e yanaşamaz. Tam o sırada pavyonun sahibi rolündeki Zeki Demirkubuz ortaya çıkar. Kenarda, ne yapacağını bilemeden bekleyen bir fedaiye “Seni buraya bokyedibaşı mı koydular lan!” diye küfredip tokatlar. Sonra da kendinden emin bir hareketle Bekir’in üstüne yürür, elindeki bıçağa aldırmadan tekme tokat girişir.

Bu sahneyi her seyredişimde, filmin çekimi esnasında belki de şöyle bir şey yaşanmış olabileceğini düşünürüm: Aslında pavyon sahibi rolünü Zeki Demirkubuz değil, başka bir oyuncu canlandıracaktır. Ama bu oyuncu bir türlü rolün hakkını veremez. En sonunda Zeki Demirkubuz dayanamaz ve tıpkı filmde fedailere yaptığı gibi “Çekilin lan kenara!” deyip rolü kendisi oynar. Hem de hiç akıldan çıkmayacak bir ustalıkla…

Peki Ercan Kesal’a ne diyeceğiz? Üç Maymun’daki Belediye Başkanı veya “Bir Zamanlar Anadolu’da”ki Muhtar’ı başka kim oynayabilir? Öyle sanıyorum ki bu yetenek oyunculuk tecrübesinden ziyade rolün konusuna dair derin aşinalıkla ilgilidir. “Toprak kokusu”ndan kastım budur. Hem Ercan Kesal hem de Zeki Demirkubuz söz konusu sosyal ortamın tam içinden gelmişlerdir.

Öte yandan, nedense bu üç kritik rolden hiçbirini Nuri Bilge Ceylan’ın hakkıyla oynayabileceğini sanmıyorum. O sadece senaryolarını eşiyle birlikte yazdığı “kabız” filmlerde oynayabilir belki. Ama İklimler o kadar sıkıcıydı ki, demek dikkatle izlememişim, başarılı olup olmadığını bile hatırlayamıyorum. Sadece filmin başlarında, Kaş’ta bir akşam yemeği sahnesinde hayretler içinde kaldığımı hatırlıyorum: senaryo, diyaloglar, oyunculuklar nasıl bu kadar kötü ve beceriksizce olabilir diye. Özellikle çok sıkıcı olsun diye çekilmediyse tabii.
Ama “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın içindeki unutulmaz bir başka sahneyi de konumuzla ilgisi açısından belirtmeden geçemeyeceğim: Köydeki sıkıntılı geceden sonra sabahleyin yeniden yola koyulurlar. O daracık Renault Toros’un içine sığışan beş kişi (Şoför, Komiser, Polis, Doktor ve Katil) yavaştan çiselemeye başlayan yağmurun altında ilerlemektedir. Birden arabanın radyosunda Neşet Ertaş’ın sesinden “Allı Turnam” türküsü duyulur. Kamera arabanın içindeki çeşitli sosyal statülerden gelme beş kişinin her birinin yüzlerini ağır ağır tarar. Hepsi de türkünün etkisiyle dalıp gitmiştir, bazısı derin derin içini çeker, arabanın içine koyu bir sessizlik hakim olur. Hani, günde beş öğün gürültülü marşlarla kafamıza çakılmaya çalışılan “Millî Birlik ve Beraberlik” ruhu var ya, onun aslı esası işte budur diyorum, başka hiçbir şey değil. Bu sahneyi kim düzenlediyse eline, aklına sağlık. Filmi Cannes’da izlerken eşi Nazan’ın kulağına eğilip “Keskinli Hacı Taşan Fransızlara bozlak dinletiyor, sadece bunun için bile sinema yapmaya değer” dediğine göre sanırım bu da Ercan Kesal’ın işi…
***
Bütün bunlar, Zeki Demirkubuz ile Nuri Bilge Ceylan arasındaki anlamsız tartışmaları izlerken aklımdan geçenler. Bilmem ki aradaki farkı biraz olsun anlamlandırabildim mi?
Mehmet Aslan
[2] NBC’nin kendi web sitesinden.
