Ben aksi bir adamım, huyum kurusun da demem. Aksi olduğum için ta bilmem kaçıncı (geçmiş) yüzyıla gitsem, su kenarı, derdim, yerleşeceksek burası uygundur. Böyle tuhaf, aksiyim. Ama bir de Yunanlar var, tekerlek izinden daha beter topraklarda yaşarlar, o zaman da madem buradayız, doğayla baş etmek lazım, derdim ya da daha iyi için çeker giderdim kolonilere. Mantık neyse o derim, öyle aksi bir adamım. Mantığım, bazen beni yanıltır ya, yanıldığımda da yanıldım, derim.

Mehmet Akgül

Aksi olduğumdan pek de çevre edinemem, sevilmem. Azıcık da edebiyattan anlasam az önceki cümleyi şöyle kurardım: Aksi olduğumdan pek de çevre edinemem, etrafım her daim sarı şeritlerle çevrilidir. Bilirim kendimi, eğriye eğri, doğruya doğru… Gelelim yazının asıl meselesine. Cihan edebiyatı imparatorluğunu kurmamıza az kaldı, bunu görmek için de aziz, büyücü, kâhin olmaya gerek yok. Beylikler gibi, dört bir yanımız edebiyat dergileriyle, platformlarıyla dolup taştı. Ötesi imparatorluk. Bizans güzelleri bir ok atımı uzağımızda. Herkes bir koldan, hey maşallah! Bekle bizi yedi iklim dört bucak. İsimlerini de mi saysam bu beyliklerin… Şimdilik en iyisi ima etmekle yetineyim. Bazıları kendilerinden bahsettiğimi hemen anlayacaktır ya, sözüm hepsine.

Buraya da nereden geldim? Genç bir arkadaş, bir öykü gönderdi, konuştuk, en son, biraz öykü okumalısınız, dedim. Savaşçı olacak, elinde henüz kısa bir hançer, kılıç yok. Ne yaparsın, ben tek takılıyorum, olsa olsa fikir beyan ederim ama fikrimi de kim merak etse açıklarım çünkü bildiğim ya da bildiğimi düşündüğüm konuda birine yardımım dokunursa sevinir, mutlu olurum. Ben tek başımayken bu beyliklerden biri tuttu bu genç arkadaşın öyküsünü yayımladı. Kurul, toy toplanmış ya da editör buna karar vermiş. Sanıldı ki bu gence iyilik yapıldı, hayır, sadece isteği yerine getirildi, küstürülmeden iş kotarılamaz mıydı, anladığım kadarıyla o yola başvurulmamış. Ben çeliğe su verin derken, onlar demek ne su vermesi, bu, karga kanıyla dövülmüş, karga kanıyla demiş. İlginç.

Bir gencin arzusu yerine getirildi. Günümüze de uygun düşüyor, buram buram hümanizm kokarken dünya, ne gerek var öykü olmuş mu, olmamış mı deyip de insanı küstürmeye! Edebiyat tapınağımız herkese yedi gün, yirmi dört saat açıktır. Al dürbünden sen de bak! Bu beylikler, biz öyle değiliz diyecekler, bunu yapıyorlar, al dürbünden sen de bak. Ben de bunların dürbünleriyle bakıyorum, bakıyorum işte Bizans güzeli! Yok, onun yerine… Devamını desem mi? Desem kazan kaldırır, adamı bakırcılar çarşısında eşek sudan gelene kadar kazan gibi döverler!

Beyliğimizin biri yakın zamanda bir seyyahı misafir etti. Seyyah, kutsal kitabı bulmuş, bunu anlatıyor. Denilebilir ki uzaktaki yaşam işte, meraklılarına uzakları aktarıyor. Yok, uzaklar hakkında bilgi yok, sadece seyyahın duygu düşünceleri. Ne düşündü bilmem, bir âşık gibi tel tel dokunuyorum edebiyatın o hicranlı teline mi, dedi ya da kendini vatanından ayrı, zarı zarı inleyen hicranlı bir bülbül olarak mı gördü? Yazısına az buçuk edebiyat kokusu sindirmiş, beyliğimiz de almış bunu yayımlamış. Ne de olsa misafirperverlik var kanımızda, töremizde. Bir kitabı (kitaba sözüm yok) bulmuş seyyahımız, düşünüp durdum Ali Emiri Efendi halt etmiş bu seyyahımızın yanında. Kum Kitabı’na konu olan satıcı ise kesinlikle yanından geçemez. Beylik, bu seyyahın duygularını, düşüncelerini, bence bir değeri yok yazının, isterse kırk kazan kaldırsınlar, ne düşündü de kabul etti? Suç tabii kurulda değil, tellal çıkardılar, seyyah geliyor, seyyah geliyor, diye bağırıldı. Suç bende, seyyahın geldiği ülkeyi düşünerek Jack Kerouac, Kurt Vonnegut gibi bir şey gelecek sandım. Halley kuyruklu yıldızını bekliyorum. Gele gele Ali Emiri Efendi’den daha değerli (!) bir iş yaptığını sanan bir kitap bulucusu geldi. Ne yapsındı seyyahımız, Yahya Kemal, Endülüs’te raksı, sanatçı Alpay, Madritli Maria’yı bulmuştu, ona da kala kala bu kalmıştı! Bize vere vere verdikleri işte bu. Eskilere bakınız, bir de bu işe. Haydi dolaş bakayım yüce dağlarda! Netice olarak seyyahtan, Bizans güzelinin adresini, maalesef, öğrenemedim.

Gelelim öykülere. Beylikler genelde en çok öykü yayımlıyor. Beylerden hiçbiriyle yüz yüze tanışıklığım yok, olsaydı bir tartışmada kesin kızar, kalkar, giderdim. Anladığım kadarıyla bu beyler, ülke dışına pek çıkmamış, çıksa da sadece Eyfel’le Pisa kulelerini gezip görmüşler. Öykü anlayışları da bu yüzden yukarıdan aşağıya inşa edilen yazı demek. Aynı zamanda da eğri büğrü. Şimdi bu beylere sormalı, Nevski Bulvarı’nda dolaştın mı? Giydin mi o meşhur paltoyu? Derse ki Nevski Bulvarı’nda gezip dolaştım, o paltoyu da giydim. Yalan, öyle olsa bu kadar kalitesiz öykü yayımlamak için bir oluşum içine girmezdi/girmezdiler. Bir Delinin Hatıra Defteri’ni gördün mü peki? Derse ki gördüm, kuyruklu yalan. Amaç ne diye de sorardım. Derdi ki öyküye katkımız olsun. Var mı katkınız, yok. Kaç site edebiyat tarihine, teorisine hizmet edecek bir araştırma yazısı ortaya koydu? Nasıl olsa metinler üretilir, biz de onay makamı oluruz! Orhan Kemal olsa, oh güzel iş, keka, derdi. Yeni isimlere yer açıyoruz! Yeni isimler, isimse her yerde yer bulur. Matbu dergi diyelim, gelen öykülere baktı, çoğunu gençler göndermiş ve hepsi de Borchert’in ayarında (en fazla 26 yaşındalar) o matbu dergi mevcut sayfasını zannederim yükseltirdi. Yükseltilmez, maliyet denecek… Gençler Borchert gibiyse o dergi fiyatı ne olursa olsun kapış kapış giderdi. Borchert’e doymayan ben, o dergiyi ne yapar eder, alırdım. Şu da denilebilir, o sensin? Pardon ama sayın beyimiz, kraliçemiz siz kim için öykü yayımlıyorsunuz? Dedim ya, kavga eder, kalkar, giderdim.

Beyliklerimiz zannetmesin ki ileriye kalacaklar. Bunlar, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derlerin örnekleri. Nasıl oluştuklarını da söyleyeyim, meydan boş da ondan. Ortada emek, zahmet var, diyecekler, sanki duvar yıkıyorlar! Meydan boş. Öyle olmasa Sait Faiklerin, Borgeslerin, Gogollerin, Çehovların pro sürümlerini hem kendi kalemlerinden hem de kurulda onay verdikleri kalemlerden okurduk. Kazan kaldırıp diyecekler ki eee, sen çık piyasaya! Ben de onlar kadar özellikle öyküyü bildiğim zaman çıkmayı düşünüyorum, ne yalan söyleyeyim yalnız kırmadan dökmeden benimle çalışmak isteyene gerekeni söyleyeceğim, zaten varsa bir ışık, öyküsünü de yayımlayacağım. Yoksa da yok, amaç öykünün kendisi. Bir genel yayın yönetmeni Gogol’e değer biçip de sabun köpüğü öyküler yayımlıyorsa bilinmeli ki amaç öykü falan değil, edebiyat hevesini tatmin etmektir. O, güzele âşık değildir, ayran gönüllü biridir. Ya da Gogol’ü zaten duymamış, bilmiyor, bilse de anlamamış.

Bu beyliklerimizin bir kötü huyu da şu: Kitap tanıtıyor, eleştiriyorlar. Bunlar yine, söyleyeceğim için burunlarından kıl aldırmazlar ya, filmin bile fragmanı yayımlanıyorken, eleştirdikleri, tanıttıkları eserlerden niye örnek paragraflar almazlar, anlamış değilim. Maksat ne, kendi bilgiçliklerini, yorumculuklarını beylikten çıkıp yedi düvele duyurmak mı? Evet, bilgisizliklerini, cahilliklerini… Amaçları bu. Bir şair, adını sanını duymamıştım, bir yerde kitabına değinilmiş, mısralar da yazıya koyulmuş… O yazıyı kim yazdıydı, şu an hatırlamam ama o mısralar nedeniyle şairin ne kadar kitabı varsa edinmiştim. Lütfen, şu kitap tanıtımlarında alabildiğiniz kadar paragraf alıp yazıya koyunuz, peki, efendim, emriniz olur, diye sinsi sinsi gülünmüştür buna da ya! Peygamberler sadece Tanrı var demez, onun kitabından da bol bol söyler!

Son söyleyeceklerime isteyen platform (özellikle platformlar) kazan kaldırabilir, daha kaldırılmamışsa. Gördüğüm şu, oralarda öykülerin gerçek değerini takdir edecek Nurullah Ataçlar, Mehmet Kaplanlar yok. Olmadığı gibi de olmuşları da o kadar! Eğer ki onlar fevkalade iyi olsaydı başkalarına sıra gelmez sadece kendi eserlerini yayımlarlardı ki biz de edebiyata doyardık. Heveslilerden seçtikleri eserlere bakacak olursak eli ayağı düzgün bir öykü anlayışları, kültürleri de yok. Çıkan bir iki iyi öykü varsa o da şanslarına. İyi bir kalem şans eseri onlarla tesadüf etmiştir. Denecek, bu kişilerin kitapları da var, bir ISBN’leri var yani. Bunu edebiyatseverlerin takdirine bırakıyorum, iyi ise ISBN’leri, öyleyse onlardan kendi eserlerine eş iyi öyküler yayımlamalarını beklemek hakkımız.

Şunu da eklemeliyim, suç biraz da bizde gerçek edebiyatseverler, okuyucular, bunları biz palazlandırdık. Onlar kâğıttan kuğu yapıp yüzdürürken biz bunu Kuğu Gölü balesi sandık. Zamanında birçoğuyla dirsek temasım olsa da ben bu yazıyla günah çıkarıyorum, ileride de su ile değil, karga kanıyla dövülmüş kılıcımla çıkacağım karşılarına! Bu, bir kızgınlık ya da sitem yazısı da değildir, bunu da not düşmüş olayım. 1870’ten başlatalım modern öykümüzü. İthal öykümüz de olsun. Gogol, 1842’de yayımlamış Palto’yu. Bunlar ne bu paltoyu giymesini biliyor ne de üzerlerine yakışıyor! Giymek istemişler, becerememişler. 1870’ten bugüne nice isimler var, nice şaheserler. Bunlar, söyleyeyim, Beyaz Manto’yu da giymeyi becerememişler. Sizlere röportajlarda, örneklerde, öykü anlayışlarında Gogol, Çehov, Borchert, Sait Faik, Borges, Raymond Carver, Hulki Aktunç, Oğuz Atay, Julia Cortazar, Salingerlerden bahsederler, Orhan Veli’nin ceketine dediğini ben size söyleyeyim, inanmayın bunlara. Memduh Şevket Esendal olsa bunlar için şunu derdi: Onlar edebiyatı bilir, ben bilmem. Kazan kaldırılırsa onlara cevabım, Memduh Şevket Esendal’ın bu tutumudur. Ha, unutmadan efendim, çeşitlilik, çoğulculuk, denecek. Gülerim buna. Dam üstüne çul serer türküsündeki “günde on çeşit giyer” değil onların çeşitliliği. Bu da ayrı bir yazı mevzusu. İsteyen şimdi buyursun bakırcılar çarşısına!

Mehmet Akgül