Faslı Sofienn’e

Libreria Don Quijeto en Oviedo

“Elinizdekinin talihsiz bir hikâyesi var elbette. Ama anlatmayacağım.”

Arjantinli Dominguez söyledi bunu. Israrla kitaplar üzerine sohbet etmek istiyordu. Bense Messi’yi ve Maradona’yı sordum ona. Ne sorarsam sorayım kitapları anlattı yalnızca. Büyük bir kitap tutkunuydu. En nihayetinde Lorca ve Borges kavgasının daha büyük bir rekabet olduğuna inandırdı beni.

Eline Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabını aldı. Durdu. Düşündü. Kendinden emin bir biçimde konuşmaya başladı: “Sevgili Ali’cim, iki çeşit insan vardır. Açıklamama izin verin: Biri, koleksiyoncular. Kendilerini nadir bulunan baskıları, Horacio Quiroga’nın Salto’dan çıkardığı dergiyi, Borges’in sadece tüm kitaplarını değil, dergilerdeki makalelerini ve Güiraldes’in editörü Colombo’nun yayımladıklarını veya Bonet imzalı seçkin ciltleri toplamaya adayanlar… Diğerleri ise sevgili Türk arkadaşım, okurlardır. Okumak ve anlamak dışında bir kaygı gütmeden saatlerini geçirecekleri bir kitap için oldukça mühim paralar öderler. Ve sen, anlıyorum ki ikinci gruptasın. Carlos Maria Dominguez okudun mu hiç?”

Öylece baktım yüzüne. Bütün alıntılarını ondan yapan bu adam gür bıyığı, seyrek saçı ve gülerken görünen iri dişleriyle Dominguez’in kendisiydi. “Dominguez sen değil misin?” diye sordum.

“Sanatçı kendi eserini yıkabilmeli sevgili Ali, ben kendimi yarattım ama öldürdüm de. Kurmaca evrende varlığımı tescilleyen, kitapların üzerinde yer alan adım budur ama gerçek hayatta bu adamın ben olduğumu doğrulamaz. Ben varım ama öteki bir kurmacanın parçası olarak sadece.”

Fazla anlam veremediğim bir konuşmaydı. Kâğıt Ev’i aldığım rafa geri koydum. Yeni Hayat da bir kitap okuyarak hayatımın değişmeyeceğini anladığım gün manasını yitirmişti.

İrene haklı çıkmıştı bir kez daha. Ben hayallere ve maceralara kapalıydım. Keşişi de o yüzden öldürdüm Anna’nın kollarında. Korkuyordum.

Calle Cavadonga’ya çıktım, San Juan Real’in önünden geçip Calle Uria’ya vardım. Elimde olmadan sinirli sinirli gülümsedim. Birkaç satır yazmaya niyetlenmiştim oysa. Bir masala dönüştü. Keşiş Rialto’nun önünde garson Anna’nın kollarında uzanıyordu ve Anna onu yaşama döndürmek adına Lorca’dan şiirler okumaya devam ediyordu.

Kötü yazılmış bir nesrin yanında çalan iyi bir müzik bulmak için yürüdüm caddede. Keşiş Anna’ya son sözlerini söylediğinde yağmur da yağıyordu.

“Fakat sıradışı bir durum olduğunda insanlar her zaman bir şeyler uydururlar ve o saatten sonra neyin gerçek neyin kurgu olduğunu bilmek tam anlamıyla mümkün değildir artık.”

Calle Mendizábal

Bir ritim tutturmuş çalıyor Katedralin çanları. Her gün saat ikide böyle çalıyor. Aslanlar kükrüyor yaşlı savaşçının kılıcının altında. Bir şiir gibi konuşuyor ardımdaki kadın. İspanyolca. Kadının dilinde bir kuş şakımasına dönüyor. Bir madrigale.

Şenlik ateşleri yerleştirir boynuzlarını
Çıldırmış bir geyiğin ikindi tarlasına
Gittikçe yayılır vadi, o küçük rüzgâr
Sıçrar bayırlardan bayırlara.
[1]

Lorca’nın alnına değen rüzgâr, gelip çarpıyor benim de yüzüme. Granada’dan Asturias’a. Calle San Fransisco’nun köşesinde Katedral meydanına çıkan yolda öpüşüyor iki genç. Rüzgâr mavi eteğini havalandırıyor kızın. Umursamıyor. Burada hiç kimse aşk dışında pek bir şeyi umursamıyor.

Nasıl da yalnızsın evinde
Amparo,
Aklara bürünmüşsün!
Nasıl da güç
Amparo
Seni seviyorum demek sana![2]

Calle San Isidoro

MUY NOBLE, MUY LEAL, BENEMERITA, INVICTA HEROICA, Y BUENA CIEDAD DE OVIEDO.

Balkonları ve pencereleri çiçekli bir yola çıktım Susanne ile. Geçtik kapalı eski zaman kapılarının önünden. Dar sokaklardan. İlkin orda öptüm onu. Bir evin açık panjurlarından yaşlı bir kadın bakıyordu sokağa. Kadın yaşlıydı ama penceresindeki çiçekler renkliydi. Calle San İsidore eski ve büyülü bir meydana taşıdı bizi. Orada Susanne öptü beni doyasıya. Evler bakımsızdı. Sen de gördün onları Susanne. Isidore’nin göğüslerinde bahar patlamış dedin, bana. O anda senin de diri, yasemin kokan göğüslerinin olduğunu gördüm.

Eski meydanın, sanırım şemsiye meydanıydı adı, tek meyhanesine oturduk seninle. Ben bira söyledim sen kırmızı şarap. Günler çok eskiydi ve İsidore meydanında arzular bitimsizdi. San Salvador’dan buraya kadar öpmüş olsam da seni… Acele ediyorduk işte. Zaman geçmesin diye zamanın da önünde koşturuyorduk. Nefes nefeseydik ve San İsidore bize ilk çağların bakirliğini sunuyordu.

Birden ıslıklar çaldı. Yüzümü döndüm. Sen oraya doğru yürüdün. Meydanın bitiminde bir kapı açıldı. Sen ıslık çalan adama gittin.

Yüzüme bakmadan “canım neyi ve kimi isterse Ali” dedin bana.

Leones Meyhanesi

Ben bu yaşımda güzel kadınlar tanımadan henüz. Ben bu yaşımda. Beceriksizliğimle birlikte yaşı elli olan o kadına âşık olmuşken. Leones’de. Bakılacak bir yüz arıyordum. Su bardağından hallice bir bardakla bira uzattı Jose. Bir dikişte bitirdim. Güzel Maria orada oturuyordu. Kimseye değer vermiyordu bakışları. Saçları dalgalıydı. Kendinden oldukça emin tavırlarla seslendi Jose’ye.

“Jose, Jose, Sidra!”

Elindeki boş bardağı gösterdi. Jose onun sesini duyduğunda heyecanlandı. Elindeki işi bırakıp bardan bir sidra şişesi kaptı. Koşar adım gitti bardağı doldurmaya. Nerden biliyordum ki yaşının elli olduğunu. Belki daha gençti. Belki benimle aynı yaştaydı. Uyduruyordum işte.

Jose bir bira daha uzattı bana. Benden, dedi. Maria’yı işaret ederek, “Elegante, Turco?” dedi. Gülümsedim. Maria, çantasını almak için omzumun üzerinden Jose’ye doğru uzandı. Teninin kokusu sardı her yanımı. Yanağımı öptü, rujunun izini elinin tersiyle sildi. “Turco!” dedi sadece gülümserken. Ve o yaşlı adamla gitti. Jose’ye döndüm ve “Si Jose, tan elegante!” dedim.

Calle Gascona, el bulevar de la Sidra

Şimdi anlıyorum dilimin nişvesini. Uzağında yaşadığım yüzyılın farklı havasını. Kadınlar mutlu. Mutlu kadınların rahminden doğuyor mutlu toplumlar. Bir bayram, şenlik ateşleri yanıyor. İlk fıçı açıldı. Müzik günaha davet ediyor insanları. İlk günahlarına doğru zamanı harcıyor gençler. Şarkıların nakaratlarını daha gür söylüyorlar. Gayda, geçen yüzyılın günah ezgilerini çalıyor.

Sınırlar aşıldı. Kadın sevdiği adamı öptü. Usulca. Adam sidra koydu bardağa, kadına uzattı. Kadın tek dikişte içti. Bacağında bir gül dövmesi vardı. Adam gül dövmesini okşadı. Kadına sarıldı. Sanki asırlardır o kadından ayrı kalmış gibi öptü onu.

Şenlik bitti. Sessiz bir şey var şimdi Gascona’da.

Museo de Bellas Artes de Asturias

Katedralin çanları çalınca bütün kuşlar havalandı. İrene “bir film sahnesi gibi” dedi. Bana dönüp baktı. “Hayal kurmuyorsun, her zaman bir gerçekliğe tutunuyorsun. Bırak kendini, hatırlasana Matrix’teki Neo’yu… Sorolla’nın resimlerini gördün, ne diyebilirsin onunla ilgili? Hiçbir şey söyleyemezsin çünkü onları gördüğünde yalnızca anlamaya çalıştın. Hayal kurmadın yine.”

Söylediklerini kısmen haklı bulsam da bunu kabul etmek istemedim. “Hayal kurmasam nasıl yazabilirim ki?” Güldü ve “kırılma ama yazamıyorsun ki zaten. Sen kendinin farkında değilsin. Bir yazarın narsistliği bile yok üzerinde. Kabuğunu kır ve gökyüzünde süzül” diye yanıtladı sorumu.

Konuşmayı uzatmak istemedim. Haklıydı. Yazamıyordum. Daha iyi olduğum ya da kurmacanın bütün sınırlarını aşıp onu fethettiğim gün ben de bir Virginia Woolf olabilirim diye kendimi kandırıp duruyordum işte. Saf bir romancı olmaz derken kendimi düşünceye fazlasıyla kaptırdım. Samsa gibiydim, kanatlarının farkına varamayan böcek Samsa. Uçmaya yeltenmeden nasıl uçar ki bir insan? Ama insan uçamaz öyle değil mi? İnsanın uçamayacağına olan katı inancım İrene’i haklı çıkarıyordu işte. Ama ben Ferit Edgü olamam ki. Ya da Bilge Karasu kadar yetenekli değilim. Değil miyim gerçekten? İşte bu soruları sorduğum için de Narsisizm konusunda da İrene haklıydı. Yazmanın hayalini kurmayan, kendini taşrada gizlemiş mütevazılıktan çatlayacak bir yazar olabilir mi?

“Sen böyle uzun uzun düşünmeye devam et” dedi. Ve beni Plaza de Catedral’de bırakarak Javier’e gittiğinde de haklıydı. Teşebbüs etmeyen birini uzun süre kim bekler ki böyle? Oysa hayal etmiştim bu sefer. Ellerini aldım elime, boynunu öptüm önce…

El fontan’ı geçtim Teatro Compoamora doğru yürüdüm.

Teatro Compoamor

Ziller çalarak geliyordu yüzleri maskeli bir grup. Hepsinin önüne düşmüş Pan. İrene’nin sözleri hâlâ kulağımdaydı oysa. Bir anda Pan’ın flütünü duydum. İrkildim. Çıplak vücutlu kadınlar da irkildi. Teatro Campoamor’un önünde hepsi birbirlerine sarılıyordu. Yumak olmuşlardı. Yüzlerindeki maske korkularını gizleyemiyordu. Göğüslerinin diriliği gençliklerinin ve doğurganlıklarının deliliydi. Antik Yunan’dan gelen dokunulmamış cennet meyveleriydi bu kadınlar. Elini havaya kaldırdı içlerinden birisi. Acı çektikleri her hallerinden belliydi. Elini havaya kaldıranın avuçları maviydi. Pan umarsızdı. Kadın “yapmayın” diye bağırdı. Arapçaydı söyledikleri ama ben anlıyordum. “Mavi denizlerde boğuldu çocuklarımız. Acıyın bize!” diye haykırdı Medea. “Kendi ellerimle öldürmedim çocuklarımı, yalan bu!”

Kimse bu acılı kadınları ne duyuyor ne de görüyordu. Pan’a yalvarıyordu kadınlar.

“Kes şu müziği artık.”

Göğe baktılar ve koro halinde bağırmaya devam ettiler. Medea’yı insanlar görmüş olsaydı eğer yüzündeki ızdıraptan hemen tanırlardı.

Elagio del Horizante, Xixon

“Yaşamak bir ibadet gibi, işte sana Xixon” demişti Monica.

Gerçek bir Galiçyalıydı.

Ve gerçek bir tanrıça. Çünkü yaşamın bir sonu olduğunu biliyordu. Hatırla. Elogio del Horizante’de elimi tutup Atlantik’i işaret etmişti. “Burası yaşam orası ise ölüm ve orası bilinmez Ali” demişti. Öpmüştü uzun uzun. Şarap ve sigara kokuyordu nefesi.

Rialto

Yolunu yitirmiş bir keşiş. Daldı ıssız ormana. Hikâye böyle başladı. Ve yolunu kaybeden keşiş. Nehri takip ederek kaynağına ulaştı. Şimdi varacağı menzilin ırağına düşmüştü. Yaşlı bir ağacın derin kovuğuna sığındı. Varamayacağını biliyordu artık Leon’a. Çünkü nehrin doğduğu yere vardığında ayağı da kırılmıştı. Çıkınında çok az peksimeti ve birası kalmıştı. Günler sonra Katedrali bulduğunda acılar içindeydi. Çöktü yolun kıyısındaki taş duvarın serin gölgesine. Artık katedrali görebiliyordu ama oraya yürüyecek takati kalmamıştı. Her şeyini yitirmiş bir keşişti. Yolda gelirken, hırsızlık bile yapmıştı. Çok açtı çünkü. Nefsine yenildi.

Yolun sonuna çökmüş, başını da dizlerinin arasına almıştı. Leon uzaktı, Madrid ise daha da uzak. Onu gördü. Pembe fularını bileğine dolamış kız ona gel işareti yapıyordu. Gözlüklerinin ardında gülen iki göz vardı. Seslendi.

Su ve moscovitas verdi ona. Elinden yedi ve içti çünkü dermanı yoktu ne yemeye ne içmeye. Kız bir yandan şiir okudu ona. Hasta keşişe şifa olsun diyeydi bu.

Ovadan geçtim yel geçtim
Ay kırmızı at kara
Ölüm gözler yolumu
Kurtuba surlarında.
[3]

Keşiş kızın ellerini tutarak konuştu: “Yaşayamam artık. Verdiğin su son isteğimdi Anna, al yanakların ise son gördüğüm güzellik. Evet, geçtim onca yolu. Diz çöktüm sana karşı. Geçemedim kendimi. Ne yapsaydım, Madrid uzakta, Kurtuba daha da uzakta işte. Yitirdim senin dizlerinde kendimi. Elinden bir bardak su içmeye gelmişim onca yolu. Ölümün tatlı şerbetiymiş bu da.”

Kız, susan keşiş için bir dörtlük daha okudu, gün akşam olmuştu çoktan.

Her zaman: acımın bahçesi benim
Gövden her zaman, her zaman şaşırtıcı
Damarlarının kanıyla dolu ağzım,
Ağzım ölümüm için söndürdü ışığını.
[4]

Calle Uria

Başlangıçta, her yanıma sinmiş bir yabancılık vardı üzerimde. Titrektim. Korkuyordum. Bu yüzden kaldıramıyordum kafamı. Kim, hangi masadaydı? Beyaz elbiseli kız ile mavi gömlekli çocuk yan yanaydı karşımda. Saçları örgülü yaşlı kadın El Cortes Ingles’e doğru bakıyordu. Öyle hatırlıyordum ama bir anda yok oldular.

Utanıyordum. Kendi kabuğumda kalsaydım keşke. Üstelik çirkin buluyordum kendimi.

Ya yüzümü fark ederlerse. Şükür ki etmiyorlardı.

İşte orada, taşradan gelen çocuk. İşte taşralı, esmer derili, çirkin çocuk orada.

Ayakkabılarımdan utanıyordum en çok da. Kenarları ezilmiş, topuk tarafındaki beyaz yerde ise silsem de bir türlü geçmeyen çamur lekesi, fi tarihinde köy pazarından satın almıştım.

Elimin titrekliği bir kumru ötüşü, yalnız bir sincabın tedirginliği kalbim.

Sırtımı taş duvara yasladım. Duvarın ardı sunaktı. Dilim damağım korkudan kurudu. Faslı’ya seslendim: “Uno Cerveza, Por Favor!”

Ben ona seslenince meydandaki herkes bana ilgiyle baktı. Kimdi bu aksak İspanyolcasıyla onlarla aynı masada oturma hakkı edinen kişi? Şimdi gömleğimin soluk rengini daha yakından gördüler. Oysa onların gömlekleri rengârenk ve ütülüydü. Faslı biramı getirip masama koyduğunda beni unutmuşlardı çoktan. Normaldi bu.

Soluk ve ütüsü kaçmış bir gömlek giyen adama ancak bu kadar zaman ayırabilirdi bu insanlar.

Meydanda onları dinliyordum. Bir ses bulutlardan bahsediyordu. Bir başkası gece eve giren yarasadan. Ancak bulutları anlatan kadının sesi daha gür çıkıyordu. O konuşurken taksilerin bekleştiği kavşakta aksakallı bir orman adamı belirdi. Bulutlu günleri daha çok seviyordum, orada bulutlu ve yağmurlu günler yeni bir yaşam sunuyordu bana. Neden olduğunu bilmiyordum ama işte aksakallı, uzun boylu adam bana doğru geliyordu. Herkes bir anda bana odaklandı. Ben yeniden telaşlı bir serçeye benzedim. Hâlbuki unutmuşlardı benim varlığımı. Şimdi hepsinin bakışları bana yöneldi. Masanın altında ayakkabılarımı gizlemeye çalışıyordum yine. Gömleğim içinse yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Aksakallı bana bir şeyler söyledi. Onu anlamıyordum. Konuştuğu dil İspanyolca değildi. Masamın üzerine bir taş bırakıp gitti. Faslı Sofienne, “çantana at, onun getirdikleri uğurludur” dedi. Öyle yaptım. Gerçekten de mutlu oluverdim bir anda. Şehirliler masalarından bana bakıp gülümsüyorlardı. Beyaz elbiseli kız ile mavi gömlekli çocuk yine oradaydı işte. Saçları örgülü, yaşlı kadın beyaz şarabını bana doğru kaldırarak gülümsedi. Meydandaki insanlar taşı çantama koyunca beni alkışlamaya başladılar. O andan itibaren bir Asturias’lı kadar oralıydım. Faslı Sofienne gelince bir bira daha istedim ve tıpkı Asturias’lı insanlar gibi gür sesle konuşmaya başladım.

Türkçem, İspanyolcaya karışıyordu.

Ali Yağan


[1] Lorca, Başka Bir Anlatım, Çeviren: Ülkü Tamer.

[2] Lorca, Bütün Şiirleri 1, Çeviren: Sait Maden.

[3] Lorca, Atlının Türküsü, Çeviri: Melih Cevdet Anday, Sabahattin Eyuboğlu.

[4] Lorca, Sezilmemiş Aşka Gazel, Çeviren: Ülkü Tamer.