9.Mart.2024
Deneme deyince…
Vedat Günyol: Hiçbir şeyi ispatlamaya kalkmadan, belli bir konu üstünde özgürce, konuşur gibi, düşünce üretiminde bulunmaktır diyebiliriz…
ChatGPT: Deneme, genellikle bir düşünceyi veya bir konuyu ele alarak yazarın kişisel fikirlerini ifade ettiği, genellikle kısa ve açıklayıcı bir yazı türüdür. Denemelerde yazar, kendi bakış açısını okuyucuya sunar, çeşitli argümanlar geliştirir, deneyimlerini ve gözlemlerini paylaşır veya bir konuyu analiz eder. Denemeler, edebi eserlerin yanı sıra gazete ve dergilerde de sıkça görülebilir. Bu tür yazılar, okuyucuyu düşündürmeyi, tartışmayı teşvik etmeyi veya yazarın bakış açısını anlamasını sağlamayı amaçlar.
Salâh Birsel: Bir deneme, bir şeyleri, birilerini sevdirmezse beş para çalışmaz.
Samuel Johnson: Deneme, düzensiz, az çok karanlık, belli bir türe sokulamayan bir yazı parçasıdır.
Suut Kemal Yetkin: Deneme, makale gibi, belli bir fikri kesin bir sonuca bağlamaz; bir felsefe incelemesi gibi bir öğretinin boyunduruğu altında solumaz.
Cemal Süreya: Denemenin tanımı biraz da asliye mahkemelerinin tanımına benziyor. Bilindiği gibi, Hukuk Usulü yasalarında, bu mahkemeler “öbürlerinin görevleri dışında kalan işlerle uğraşır” diye tanımlanmaktadır. Oysa en geniş alan yine asliye mahkemelerine kalır. Bir yazı “edebi” olacak, yani yine de şiir, roman, öykü eleştiri olmayacak, ayrıca bilimsel kesinlik taşımayacak: işte deneme!
Ozan Çororo: İyi denemeydi Montaigne!
16.Mart.2024
Doğrusu, şeytan dürtüyor, diyor ki otur bir yazı yaz, başlığına da şu sözleri kondur: “Bir yazarı okumaya nereden başlamalı?”
13 Ağustos 2020 (Dünlük 145)
Önce o yazarın herhangi bir kitabını edinmekle başlanır işe. Kitabı bir internet satış sitesinden mi aldınız yoksa bir kitapçıya gidip raflara gelişi güzel bakarken görüp öyle mi karar verdiniz okumaya? Yolun başında verdiğiniz bu karar, kitabı okuma biçiminizi de etkileyecektir.
Diyelim kitapçıya gittiniz, yazarın ve kitabın adını not etmiştiniz defterinize (daha gerçekçi versiyonuyla: telefonunuza), satış görevlisinden (ya da şanslıysanız gerçek bir kitapçıdan) kitabı istediniz. O da gidip kitabı dükkânın arka tarafından, en alttaki rafların diplerinden bir yerden mi çıkarıp verdi size? Yoksa kitapçının girişindeki “Çok Satanlar” rafının göz hizasından mı çekip çıkardı? Bu soruların cevabı, nasıl bir kitap okuduğunuza dair muazzam bir ipucudur.
Peki kitabın adını neden not ettiniz? Bir kitap ekindeki reklamda, tam sayfa verilmiş ilanda mı rastladınız adına? Okuma zevkine güvendiğiniz bir arkadaşınız mı tavsiye etmişti? Sosyal medyada, bol kepçe övgüler eşliğinde defalarca paylaşılmış bir kitap mıydı bu? Severek okuduğunuz bir yazar, yazdığı bir yazıda bu kitabın adını mı anmıştı? Kim bilir. Seçeneklerden biri geçerli olabilir. Bütün bu seçeneklerin dışında başka bir şekilde duymuş, görmüş olabilirsiniz kitabı.
Nihayet kitabı elinize aldınız. Önce, doğal olarak ön ve arka kapağa göz gezdirdiniz. Ön sözü olan bir kitapsa elinizdeki, zorlu bir seçim daha bekliyor sizi: Ön sözü okuyacak mısınız kitabı okumaya başlamadan önce? Yoksa kitabı okuduktan sonra mı okuyacaksınız? Daha güzel bir seçenek daha var elbette: Ön sözü hiç okumamak.
Yazarın biyografisine geldi sıra. İki satırcık mı yoksa ferman gibi uzun mu yazarın özgeçmişi? Çeviri bir kitapsa okuduğunuz, çevirmenin biyografisi yazarınkinden uzun mu? (Bu tuhaf gelebilir size, gelmesin. Çevirmen, yazar yarısıdır.) İthaf da var belki kitapta. Belki çok özel bir ithaf belki değil. Onu da atlattınız ve sonunda kitabın ilk satırlarını okumaya başladınız. Daha ilk birkaç cümlede içine çekti mi kitap sizi? Yoksa anlamadığınız bir oyunun dışında bırakılmış gibi mi hissettiniz kendinizi? Bu soruların yanıtı, hiç kuşkusuz kitabı okuma sürenizi belirleyecek. Haftalarca elinizde mi sürünecek kitap? Yoksa birkaç gün içinde –belki sevdiğiniz bir diziyi izlememe, arkadaşlarınızla buluşmama, sevgilinizle görüşmeme gibi fedakârlıklar yaparak– yutarcasına, altını çize çize, sayfalarını kıvıra kıvıra mı okuyacaksınız?
Diyelim kitabı sevdiniz, yazarın –eğer varsa– başka kitaplarını da merak ettiniz. O zaman bu okuma serüveni, coğrafyası genişleyerek sürecek demektir. Yazarın tüm kitaplarını edinmek isteyeceksiniz. Usta bir yazarla mektuplaşmalarının derlendiği kitabı sahaflardan arayıp bulacaksınız söz gelimi. Mektubun tarihinden belli, sevdiğiniz yazar çok genç o vakitler. Fakat diğer, usta olan yazar “sevgili moruk” diye takılıyor sizinkine. Gülümsüyorsunuz. Belki artık burada duracaksınız. Belki de maceraperest ve takıntılı bir okur olduğunuzdan devam edeceksiniz: Gazete yazılarının derlendiği kitapları bulup okuduğunuzda iyi bir öykücü olduğu kadar iyi bir denemeci olduğunu da göreceksiniz sevgili yazarınızın. Çevirdiği bir kitap varmış, bunu öğrenir öğrenmez o çeviri kitabın da peşine düşeceksiniz…
Öykülerini, denemelerini, çevirisini okudunuz. Buraya kadar güzel geldiniz fakat sevgili yazarınızın tiyatro oyunlarının, asıl onların çok önemli olduğunu öğrendiniz diyelim. Duracak mısınız? Hayır elbette. Siz uzun bir yolcuğu çıkan yalnız, maceraperest, tutkulu ve fedakâr bir seyyahsınız. Oyunlarını da güç bela bulup okudunuz. Hatta küçük, izbe bir salonda, amatör oyuncuların sahnelediği bir oyununu da izlediniz sevgili yazarınızın. Kim bilir, daha neler yaptınız neler… Belki özel hayatını da araştırdınız. Ailenizden biri gibi oldu artık sizin için.
Yıllar sonra, bir eski dergide, unutulmuş bir şiirine denk geldiniz. Daha doğrusu, sevgili yazarınızı ne kadar sevdiğinizi bilen bir dostunuz haber verdi. Hatta şiirin yer aldığı o eski dergi sayfasının fotoğrafını çekip gönderdi size. Sevgili yazarınız, sizin de yıllardır yaşadığınız şehirde, siz daha on yaşındayken yazmış o şiiri. Şiirin sonunda şöyle diyor:
Cezaya itirazım yok hâkim bey kabulümdür
Suçu anlamadım yalnızca
Bir yazarı okumayı bir türlü bitiremiyorsanız, ara ara özleyip tekrar ona dönüyorsanız o artık sizin yazarınızdır. Onu istediğiniz biçimde, defalarca okuyabilirsiniz. Bazen elinize bir kitabını alıp rastgele karıştırabilirsiniz sayfalarını, kitap falı bakar gibi birkaç sayfa okuyup geri koyabilirsiniz kütüphanedeki müstesna yerine. Onun hakkında yazılmış yazıların peşine düşebilirsiniz, söyleşilerini okuyabilirsiniz… Fakat ne yaparsanız yapın, onu okumanız hiç bitmeyecektir.
19.Mart.24
Ödüllü film ya da kitap takip eden biri değilim normalde. Ama ne olduysa, bu yıl Oscar adayı filmleri izlemeye çalıştım elden geldiğince. Bazıları ödül aldı sonradan, bazısı alamadı.
The Holdovers (Geride Kalanlar), American Fiction, Killers of the Flower Moon (Dolunay Katilleri), Anatomy of a Fall (Bir Düşüşün Anatomisi), Poor Things… Hepsi de iyi filmler ve en önemli ortak özellikleri senaryolarının sağlam olması. Üç tanesinde senaryo, bir kitaba dayanıyor.
American Fiction yazmayı uğraş edinmişlerin bilhassa sevecekleri bir film.

Fakat bunlar içinde en sakin, en gösterişsiz olan Geride Kalanlar etkiledi beni en çok. Yıllarca sinemaya uğramayıp önce Poor Things’i, sonra Geride Kalanlar’ı izledim beyaz perdede. Biraz da onun etkisi mi acaba? Sinemadan çıkmış insan olmaktandı belki.[1] Sinemada izlemenin büyüsüne kapıldım da ondan çok sevdim. Nasıl olduysa oldu bilmem ama hem senaryosuyla hem oyunculuklarıyla mest etti beni Geride Kalanlar.
20.Mart.24
Kalabalık bir meyhanede bile yalnız kalmayı başarabilenlerdendi.
Meyhaneleri severdi. Sandalyesinden düşenleri de gördü orada. Keyifle, adabıyla içen de vardı, cozutan da. Olsun, insan böyle bir şeydi zaten.
Bazı yolları güneşliydi, bazısı çamurlu. Dizlerine kadar balçığa batıp çıktığı oldu. Herkes gibiydi aslında, herkes kadar.
Arızaları vardı tabii. Meyhaneye her gittiğinde Nihat Ziyalan’ın Severim Pazartesileri kitabını hatırlaması… Doğrusu garipti bu, ama bağışlanmayacak bir şey değildi.
Ülkü Tamer’i severdi, Memet Baydur’u, Anday’ı, Onat Kutlar’ı severdi. Edgü’yü, Demir Özlü’yü, Hızlan’ı sevmezdi ama onlar da ona bayılmıyordu sonuçta.
Bazı şarkıları çok sevdi, söyledi durdu kendince, kendi kendine. Sesinin güzel olduğuna inandı.
Kırk yaşına bastığında olağan dışı bir şeyler olacağını ummuştu. Olmadı tabii. İsa kırk gün çölde kalmıştı, Musa kırk gün dağda (Sina Akyol niye öldü ki?), Muhammed kırkında duymaya başlamıştı Allah’ın sesini… Haşa, yalvaç olacak değildi ama ne bileyim bir aydınlanma, bir bilgelik… Yok, o da olmadı.
Çok yaşayan insanları kıskandı. Genç ölenlere üzüldü. Herkes gibi, herkes kadar. İntihar edenleri hem anladı hem anlamadı. İlhan Berk’le tanışmak isterdi, olmadı.
27 yaşında tütüne başladı. Sigarayı, rakıyı ve birayı çoğu insandan daha çok sevdi.
Ahmet Kaya kardeşim olsaydı da göz kulak olsaydım ona diye düşündüğü oldu. Dedik ya, tuhaf biriydi.
***
Düşmanları demeyelim, o fazla önemsemek olur kendini, ama sevmeyenleri oldu tabii. Sevmeyip sonradan sevenleri, severken vazgeçenleri oldu. Herkes kadar, herkes gibi…
Freud’a özenen bir tıp öğrencisi hipnotize etmeye çalışmıştı onu. Küçüktü daha, 9 yaşındaydı. Kırtasiyecide çıraktı. O tıp öğrencisi, belediye başkan adayı şimdi. Hayat tuhaf. İyi ki de tuhaf.
İnsanları hem sevdi hem sevmedi. Ama bu normal değil mi?
Sait Faik’e karşı mahcup, balık isimlerini zar zor öğrendi. Servet abisine mahcup, otları biliyormuş gibi yaptı. Doğa anadan çok utanıyor ama hâlâ tanımıyor çiçekleri. Eh işte, herkes kadar…
Zaman makinesi olsa, dönmek istediği bir an var elbette. İlkokulda Harmandalı oynadığı 23 Nisan bayramı. Dedik ya, tuhaf biriydi.
***
Seyahat etmeyi sevmezdi, kedi gibiydi biraz, yer değiştirmekten hazzetmezdi. Bir kedisi olsun isterdi. Sezen Aksu’yu sevebilmek isterdi. İkisi de olmadı.
Hayatında gördüğü ilk sanatçı Settar Tanrıöğen oldu. Daha orta ikideydi. Settar Tanrıöğen, resim öğretmenlerinin kardeşiydi. Kızılcık Şerbeti’nin mütedeyyin Abdullah Bey’i o zamanlar Saldıray Abi’ydi. Komik bir sahneydi aslında: Sınıf arkadaşlarıyla birlikte ışık görmüş tavşan gibi kalmışlardı öyle adamın karşısında.
Yine orta okulda, Muzaffer İzgü gelmişti okula. İlk gördüğü yazar oydu. Demokrasimiz Kaç Para Eder kitabını imzalatmıştı. Fakat en çok Muzaffer amcanın kıllı parmakları çekmişti ilgisini. Bir yazarın, ne bileyim, daha zarif olmasa mıydı elleri? (Çok değil birkaç sene sonra kendisinin bir mağara adamına döneceğinden habersizdi.)
***
Ömrünü bir meyhanede, bir vapurda ya da bir kütüphanede geçirmek isterdi. Olmadı. Bir devlet dairesinde kravatlı bir ömür tüketti.
Refik Halid’e, Salâh Birsel’e, Hulki Aktunç’a, Mahmut Yesari’ye, Ahmet Rasim’e çok özendi. Ama ohooo daha kırk fırın ekmek yemesi gerekti.
Nâzım’ın dünyanın ve tüm zamanların en iyi şairi olduğuna iman etmişti.
İroniyi severdi, kullanırdı ama bu dünyadan Saramago, Hoca Nasreddin ve Oğuz Atay geçmişti. Yani, yanisi şu ki çabası beyhudeydi.
76 yaşında öldü, geberip gitti, mortu çekti, vefat etti, imamın kayığına bindi… Artık ne derseniz. Çoluğu çocuğu yoktu. Belediye işçileri gömdü onu. Kırk gün sonra göğüs kafesi çatırdadı toprağın altında, kimse duymadı.
Boş havuza taş atmakla geçmişti ömrü. İyi oldu, biraz dinlenir şimdi.
21.Mart.24
Kuzey yarımküre için bahar vakti! Fakat Ankara’nın bundan haberi yok. Karla uyandık bugün.
Bahar, doğanın bayramı. Biz insanların bayramı da 21 Mart Dünya Şiir Günü. Bugün daha çok şiir okumalı. Ne demişti Metin Altıok:
Ölsem ayıptır, sussam tehlikeli
Çok sevmeli öyleyse, çok söylemeli.
***
Halil Yörükoğlu’nun üçüncü öykü kitabı yayımlandı: “Şu An Saat Kaç?”
Henüz başlarındaydım kitabın, birkaç öykü okuyabildim. Fakat “Güvercin” öyküsü epey dokundu doğrusu. Dolmuştaydım, gizli gizli, kendimi tuta tuta ağlamak zorunda kaldım.
İyi edebiyat böyle bir şey: Kendi derdini unutturur insana, başkasının derdine ağlatır.
22.Mart.24
Memet Baydur’un öykü kitabının isminin Cansever’in dizelerinden mülhem olduğunu, Menekşe Korsanları adlı oyununda (Turgut Uyar’la birlikte) Cansever’in dizelerinden el aldığını, Cansever’in ölümünü haber aldığı gün, on yıl aradan sonra ilk kez ağladığını biliyoruz. Ama en önemlisi, Memet Baydur ve Edip Cansever’in yıllarca mektuplaştıklarını biliyoruz.[2]
Baydur-Cansever mektupları yayımlansa keşke. Biraz sevinç olurdu.
***
Yazarlık Halleri’ne devamla…
Yazarlık halleri – 7
Bu çağ, kekemelere göre değil. Böyle bir cümle okumuştu yıllar önce, kimindi unuttu ama sözün doğruluğu çıkmadı aklından.
Bu yüzden sade yazdıklarını değil, kendini de saçtı ortaya. Her şeyiyle göründü, gösterdi kendini. Mütevazılığın, münzeviliğin ya da ona benzer çağdışı şeylerin gereği yoktu. Ama elbette, sahte tevazudan vazgeçecek değildi.
Onur Çalı
[1] “Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” (Yusuf Atılgan, Aylak Adam)
[2] Nereden biliyoruz? Bir: Ülkü Uluırmak’ın derlediği Edip’in Lastik Topu (YKY) kitabından. İki: Memet Baydur ve Adalet Ağaoğlu’nun mektuplarından: Mektuplaşmalar (İletişim Yayınları).

Gittikçe daha dikkat çeken bir kalem.