Alex Schulman deyince kendisini dünyaya tanıtan Hayatta Kalanlar akla geliyor doğal olarak. Travmatik çocukluğundan parçaları metinlerine serpiştiren, “her roman biraz otobiyografiktir” tezini doğrularcasına kendisini roman karakterine dönüştüren Schulman, aynı zamanda korkuların ve yabancılaşmanın benliklerde açtığı gediklerin anlatıcısı. Çok satan bir yazar olmasını, kendisiyle benzer dertlerden mustarip epey insan bulunmasına bağlayabiliriz. Öte yandan, yaşadıklarını hikâyeleştirip kurmacaya dönüştürme yeteneği de başarısının bir başka nedeni.

“Kederden dili bağlanmışlığının” kalemine güç vermesi ise Schulman’ın ilgi görmesinin bir diğer sebebi. Çözmesi ve hesaplaşması gereken pek çok şey olduğunu anlatırken, hatıraların zamandan kopmaya yol açabileceğini, hatta başka bir zamanda yaşamayı kolaylaştırabileceğini sezdirmesi, savaşın ortasında kalmış çocukluğunu analiz eden ve bazen de temize çekmeye çabalayan yazarın metinlerine dair merakı diri tutuyor.
Schulman, bir ailede kendisini yalnız hisseden ve yoksunluk çekenlerin anlatıcısı aynı zamanda. Satır aralarında sorguladığı kutsallaştırılmaya meyilli olduğumuz aileye ilişkin zihnimizde neler kaldığını düşünmeye çağırıyor hepimizi. Dolayısıyla anıların nerede başlayıp nerede bittiğini, gerçeğin ve yalanın sınırının nasıl çizildiğini, aileye dair hatıraların saflığını ve bozulmuşluğunu düşünmeye davet ediyor.
Schulman, benzer bir travma ve aile anlatısıyla beraber hatıra sorgulamasını Malma İstasyonu’nda da sürdürüyor. Yalnızlıklar, yaşanmışlıkların bıraktığı izler, kurulan ve kurulamayan ilişkilerin yanı sıra miras kalan sorunların geçmişi ve geleceği belirlemesi bağlamında bir aile hikâyesi yolculuğuna sürüklüyor okuru.
Bir aile albümü gibi
Schulman, tren ve kompartıman metaforuyla şekillendirdiği Malma İstasyonu’nda üç karakterin hikâyesini anlatıyor. Aynı yolda seyreden tren ve onun birbirinden bağımsızmış gibi duran fakat art arda sıralanan vagonlar içindeki kompartımanlar misali zamanlar ve olaylar arasındaki ilintilerle ilerliyor, sarsılıyor, duruyor ve sonra yeniden hızlanıyor bu hikâye. Geçmişin hatalarının ve ağırlığının hem ebeveynleri savurduğunu hem de çocukların omuzlarına bir yük bindirdiğini satır aralarında sürekli vurguluyor yazar.
Peki bu trende kimler var? Romanın üç ana karakteri Harriet, Oskar ve Yana, üç kuşağın ve üç yolculuğun öznesi. Onları birleştiren ise aile ve geçmiş.
Ebeveynlerinin sorunlu evliliğindeki gerginliğe pek çok yerde yaptığı gibi kulak misafiri olan ve tedirginliği hisseden Harriet, ailedeki uyumsuzluğu gözlemlediği çocukluk dönemlerini hatırlıyor. Esen ayrılık rüzgârının ortasında vaziyet almaya ve evlat paylaşımında pek istenmese de yanına düştüğü babası için her şeyi kuralına göre yapmaya çalışıyor o günlerde.

Daha küçük bir öğrenciyken öğretmenleri tarafından iç sıkıntısı hemen fark edilen ve sorun çıkarma ihtimali yüzünden mimlenen, benzer sorunları yetişkinliğinde de süren Oskar trenin bir diğer yolcusu. Pencereden yansımasını görmekten bile bunalan, üstelik ilişkilerinde de türlü başarısızlıklar yaşamış biri. Her fırsatta kendisinden kurtulmayı ya da geçmişini sümen altı etmeyi düşünen bir emlakçı. Bu yüzden yaşamında yalanlar önemli bir yer tutuyor.
Ailesiyle tek bağı taşıdığı fotoğraf albümü olan Yana ise Schulman’ın trene bindirdiği bir başka isim. Babasının kendisi için son yirmi yılda yaptığı en iyi şeyin ölmek olduğunu düşünüyor. Aklına gelen her an, çocukluk ve gençlik yıllarına dair bir travma kazısına dönüşüyor. Küçük bir örnek:
Baba hep gergin ve içe kapanıktı, tek kelime etmese de tüm aile onun ruh hâline göre şekillenirdi. Anne evde olmadığında, saatlerce ona ulaşmaya uğraşır, o eve gelene kadar onu tekrar tekrar arar dururdu. Yana, onun tüm bu tuhaf şeyleri yalnız olduğunu sandığı zamanlarda yaptığını fark etmişti. Birkaç kez babasını akşamın erken saatlerinde mutfakta tek başına dururken görmüştü. Marketten aldığı bifteğe sarılı beyaz kâğıdı yavaşça açıp yumruğunu aniden ete geçirmişti. Sonra tekrar. Çiğ bifteğe inen sert ve ağır darbeler. (Malma İstasyonu, s.41)
Yana’nın tek eksiği babası değil, seneler önce evi terk eden annesi. Fazlası ise ebeveynlerinden kalan huzursuz hatıraların kendisine rahat vermemesi.
Schulman, farklı zamanlarda yaşanan olayları bir aile albümüne bakıp hatırlarcasına birleştirirken üç karakteri zaman atlamalarıyla yavaş yavaş yan yana getiriyor. Romana adını veren Malma İstasyonu ise hem yolun sonu hem de karakterlerin ortak noktası hâline geliyor.
Kör noktalarla dolu hikâyeler
Schulman, Harriet’ın yaşayarak öğrendiği gibi hataların, tercihlerin ve kararların kuşaktan kuşağa aktarılan huzursuzluklar yarattığına dair bir hikâye anlatıyor Malma İstasyonu’nda. Yana’nın, annesinin aileyi terk edişindeki gizeme odaklanması ve babasının ölümüyle birlikte geçmişi eşelemeye başlaması, deyim yerindeyse Pandora’nın kutusunu açıyor. Dolayısıyla birbirine eklenen vagonlar ve onu oluşturan kompartımanlar gibi Harriet’ın, Oskar’ın ve Yana’nın hikâyesi bütünleşirken sütre gerisinden yazarın sesi işitiliyor:
Bir çocuğu kaybettiğinizi ne zaman anlarsınız? Tek bir anıdan müteşekkil olamaz, bu küçük aşamalarla gerçekleşen bir şey. Tuhaf, küçük değişiklikler, farkına bile varılmayan detaylar. Fakat mutlaka bir başlangıç noktası olmalı, aniden sıçrayan bir mesafe. Aile ve çocuk arasında bir uçurum. Bu uçurum bir kez oluştu mu kopuş sadece devam eder. (Malma İstasyonu, s.89)
Malma İstasyonu sevgi eksikliğinin ve arayışının, Yana’nın Harriet’ın ve Oskar’ın yaşamındaki noksanlıkların anlatımı. Geçmişte tam manasıyla yerine oturmayan bu minvaldeki taşların yol açtığı sorunların ve tedirginliğin enikonu devasa hale gelişinin romanı. Öte yandan, birbirine uzak ebeveynlerin ve çocukların ilişkilerinin ve ilişkisizliğinin iç içe geçmişliğinin hikâyesi. Uzak ve yakın geçmişten şimdiye ve geleceğe taşınan tekinsizliklerin çözümlenişi: Annelerinden ve babalarından Harriet’e ve Oskar’a, oradan da Yana’ya bulaşan; ayrılıklarla, yokluklarla ve yabancılaşmayla şiddetlenen bir hastalığın betimlenişi.
Schulman bir hatırlama, hesaplaşma ve temize çekme romanı kaleme almış. Yana kadar, Harriet ve Oskar da anımsıyor, muhasebeye girişiyor ve her şeyi tekrar başlatmayı deniyor. Hepsinin bavulunda aileden kalan ağır yükler mevcut. Trenin vardığı Malma ise kör noktanın çok olduğu hikâyelerin başlangıç yeri ve son istasyonu.
Malma İstasyonu, “geleceğin çoktan belirlendiği, ona etki edilemediği fakat geçmişin değişken ve her zaman hareket hâlinde olduğu” hikâyeler bütünü. “İnsanın bulmak istediğinden emin olmadığı bir şeyi aramaması gerektiğini” öğütleyen yaşam öyküleri aynı zamanda. Sağlıklı bir zihinle yaşamaya uğraşırken hayatındaki her şey uçuruma yuvarlanan Harriet gibilerin suçlu değil, yalnızca “başkalarının hatalarının ve eksikliklerinin kurbanı olduğu” bir anlatı.
Zamanı geri sarmak ne kadar mümkünse her şeye yeniden başlamanın da o kadar imkân dâhilinde olduğu bir hikâye anlatıyor Schulman. Dolayısıyla Harriet, Oskar ve Yana için telafisi olanaksız yaşanmışlıkları, seçimleri ve reddedilişi; fotoğraf albümü, tren yolculuğu ve miras kalan huzursuzluklar hâlinde karşımıza çıkarıyor.
Ali Bulunmaz
