Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 675. Yıl, 28. Gün: 

BİR ŞARKI GİBİ 

Kırlangıçlar saçağınızın altındaki yuvalarına dönmüş. Gelecek yıl bu kadar şanslı olmayacaklar. Sen gittikten sonra kız kardeşlerin, annenle yaşadığın evi ve arsayı müteahhitte verdi. Yerine üç katlı bir apartman yapılacak. 

Evinin önünden geçtim. Öyle sessiz duruyor ki! Bir zamanlar bana övünerek gezdirdiğin, organik sebzeler ektiğin bahçenizin üstündeki hava durgun. Değişmeden kalmış gibi. Sanki acımasız poyraz bile sen yokken her esişinde bahçende nefes aldığın havayı ve tek bir yaprağı titretmekten çekiniyor ve duvarınızın önünden geçip gidiyor.

Biliyorum, buraya, bu tarihi kasabaya bir daha geri dönmeyeceğim. Yolun sapalığı bir yana, sensizliğin yorgunluğu beni daha yola çıkmadan sardığı içindir belki böyle düşünmem. Sen de benim gibi geri gelmeyeceksin, biliyorum.

Biraz yürüdüm. Beni daha önce getirdiğin kafeye girdim. Hiç müşteri yoktu. Bir masaya oturdum. Tezgahın arkasında duran genç şerefime müziği açtı. Bir caz şarkısı başladı: “Daima bir şarkı gibi geri geliyorsun.” Dayanamadım. Aniden kalktım ve kafeden çıktım. Arabam yakınlarda bir yerde olmalı.

Ayrılırken, kasabanın çıkışındaki servili yolda duracağım. Arabadan inip demir kapıdan geçerek seninle ilk ve son kez vedalaşacağım.

33. Gün: BİR KADIN, BİR EV, BİR ROMAN 

Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’ın[1] yazarı Wilhelm Genazino’ya göre, insan gibi karmaşık bir yaratık, metin gibi alabildiğine açık seçik bir şey ortaya çıkarmaktadır ve bu da yazarlara karşı hayranlık uyandırır.[2] Genazino, ortaya çıkan yemeğin sosunun “acı” olduğunu da gizlemez. 

Romanın omurgası, 60’lı yılların Almanya’sının iş, toplum ve kültür yaşamından oluşuyor. 17 yaşındaki anlatıcı karakter gibi romanın zamanında yazar da 17 yaşındadır. Kitap, genç Waigand’ın iki dünya işi ve aynı zamanda iki gönül işi arasında bir yıl süren beynamazlığını anlatmaktadır.

Genazino, 60’ların başında edindiği gazetecilik deneyiminden ve –hiç şüphe yok ki– kendi anılarından da çıkarak belgesel nitelikte bir metin ortaya koymuş. Roman, yazarın birçok dile çevrilen birkaç kitabından biri. Kitabın bizim için önemi: Türklerin Almanya macerasının başında Almanya’nın toplumsal bir panoramasını çizmesi.

Genazino, romanında her fırsatta, tek cümlelik de olsa Alman felsefesinin mirasından yararlanıyor ve kuramsal konulara el atıyor. Kısa kesmesine karşın, ortaya attığı konular Almanların o dönemdeki entelektüel meseleleri hakkında okuru aydınlatıyor. 

Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman’ı, Salinger’in Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı ve Burgess’in Otomatik Portakal’ıyla karşılaştıracak olursak; her ne kadar, bu üç kitabın da izlekleri ve anlatıcı karakterlerinin yaşları benzer olsa da ve her üç romanda da karakterlerin okulları ve anne-babalarıyla ilgili benzer dertleri olsa da, benzerlik buraya kadar. Genazino’nun kahramanı yaşına göre çok daha dingin, sorunsuz ve fazlaca hesaplı kitaplıdır. O, diğer iki kült romandaki karakterler gibi yaşamın içinde debelenmez, yaşama bir gözlemci gibi belli bir mesafeden bakar, gerektiğinde kararlarıyla yaşamını yönlendirir.

Genazino, hayata bir belgesel fotoğrafçının gözüyle bakan ve gördüklerini ayrıntılarıyla yazmaktan –besbelli– mutlu olan bir yazar. Günlük hayatın kolayca göze çarpmayan ayrıntılarını okumaktan hoşnut olan bir okur, bu romandan mutlaka tat alacaktır.

41. Gün: BABA’NIN SANDALYESİ

Seyrettikten sonra öğrendim. Baba’nın Sandalyesi, özgün adıyla A Busca, yeni bir film değilmiş. 2012’de gösterime girmiş. Önemli mi? Eskimeyen psikolojik bir temayı ve sinemanın apayrı bir güzellikteki klasik türünü birleştiren filmin, seyircinin hayatından 1 saat 36 dakikayı çalmaya hakkı var sanırım.

Filmin Brezilyalı yönetmeni Luciano Moura, insan ilişkilerinin en çetin ceviz olanıyla, insan hayatının en kırılgan dönemlerini biraraya getirme gözüpekliğini göstermiş. Tek çocuklu bir ailenin yaşadığı zor dönemde (karı-kocanın ayrılmaları sürecinde), anne ve babasına artık güven duyamayan 15 yaşındaki oğulun, geçirmekte olduğu travmatik ergenliğin tam ortasında ortadan kayboluşuyla filmin zembereği boşanır. Doktor baba, oğlunu aramaya çıkarken anneyi evde tutacak nedenler vardır. 

O dakikadan itibaren de film, meraklılarının kaçırmak istemeyeceği, sürprizlerle dolu bir “yol filmi” niteliği kazanır. Jiroskopik ekseninin aile içi psikoloji oluşu nedeniyle, film tek başına klasik bir “yol filmi” olma özelliği taşımaz ama, işlevsiz bir orta-üst sınıf ailenin dramı olmaktan çıkarak Brezilya toplumunun ekonomi-politik çerçeveli bir aynası haline gelir.

Kısa süre içinde baba, oğlunun peşinde kendisini, yaşamında hiç görmediği yerlerde gezerken ve tanıyabilme olasılığı olmayan insanlardan yardım isterken bulacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak onun hayata ve kendi hayatına bakışını yeniden şekillendirecektir.

İspanya/Portekiz kültürüne ait filmlerin drama dalında neden eline su dökülemediğinin sırrını tam olarak anlamış değilim. Fakat Baba’nın Sandalyesi, en iyi dramaların bu kültürden çıktığı düşüncemi perçinlemekle kalmadı, bana sinemanın önemini yeniden anımsattı.

Ayrıca, alkışı sonuna kadar hak eden filmin sanat yönetmeni Marcelo için (Rus yazarı Krzhizhanovsky’nin esiniyle) haydi, büyük bir “alkış sürüsü” havalansın semaya doğru, lütfen!

50. Gün:

Şiir, duyguyla düşünce arasında bir köprüdür ve o köprüde duranlar hayatın akışını en iyi yerden seyrederler.

Nazmi Özüçelik


[1] Wilhelm Genazino, “Bir Kadın, Bir Ev, Bir Roman”, Jaguar Kitap, 2023. Almanca Aslından Çeviren: Tevfik Turan.

[2] a.g.e. (s.43)