“Uzun sürmüş tekelci iktidarlar döneminde edebiyatın özgünlüğünü ve diriliğini koruyabilmesi, egemen iradenin büyüsüne kapılmamış, onun yarattığı dile eklemlenmemiş yazarların varlığıyla mümkündür. Onlar dili tazeler, edebiyatı besleyen ana damarları açık tutar ve düşünceyi devindirirler.”

Amerikalı romancı Philip Roth, Paris Review röportajında (1984) baskı dönemlerinin başyapıtlar çıkarmak şöyle dursun, edebiyatı bütün bütün bayağılaştıracağını söylemişti. “Böyle bir sistem iki-üç nesil boyunca hâkim olup yazarlar topluluğuna yirmi, otuz hatta kırk yıl boyunca acımasızca eziyet ettiği zaman” diyordu Roth, “saplantılar sabitlenir, dil bayatlar, okur kitlesi yavaşça açlıktan ölür ve ulusal edebiyatın orijinalliği, çeşitliliği, çoğulculuğu (ki bu tek bir güçlü sesin mantıksız hegemonyasından çok daha farklıdır) neredeyse imkânsız hale gelir. Çok uzun süre yeraltı yalnızlığında kalma talihsizliğine uğramış bir edebiyat, kendisine ilham olacak karanlık tecrübe birikimine rağmen kaçınılmaz olarak dar görüşlü, geriye dönük hatta naif bir hal alacaktır.”[1]

Neresinden baksanız eski ve tartışılabilir bir konudur bu. Geçen yüzyıla aittir ve yeteri kadar tartışılmıştır. Roth da “istisnaları vardır” diyordu: “Böyle bir baskıya dayanabilmesi için yazarın insanüstü bir fiziki ve ruhsal güce sahip olması gerekir.” Bu yeni bin yılda geçen yüzyılın otoriter, tek sesli yönetimlerinin hastalıkları bütünüyle silinip gitseydi bu tür eski konuların kapağını kaldırmak gereksiz olurdu. Ne var ki, bazı eski hastalıklar durup durup depreşir, biz de eski soru(n)ları yeniden kurcalamak zorunda kalırız. Kurcalayalım öyleyse.

“Dil bayatlar” diyor Roth. Ne demek dilin bayatlaması? Ekmeğin bayatlaması gibi bir şey mi? Ya da örneğin, her gün aynı olayların, aynı şekilde yaşanıp aynı cümle kalıpları, aynı sözcükler hatta aynı tavır ve mimiklerle anlatıldığı kapalı, dünyadan kopuk bir köy yaşamında kulağımıza çalınan konuşmalardaki gibi bir tekdüzelik mi? Hayır! Orada bile doğa yaşama müdahale eder, tekdüze gideni bir anda değiştirebilir: Bir gökgürültüsü, bir çığlık, bir heyamola! Daha başka bir şey olmalı bu bayatlama.

Yazarlara hadlerini bildirmek

Philip Roth’un, iki-üç nesil boyunca hâkim olup yazarlara acımasızca eziyet etme tarifine uyan sistemin uç örnekleri, Sovyetler’in özelikle Stalin döneminde, ırkçı-baskıcı Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ve İspanya’da kırk yıl hüküm süren Franco faşizminde tüm ağırlığıyla yaşandı, bunu biliyoruz. Stalin döneminde muhalif hatta rejime bağlılığından kuşku duyulan yazarların yapıtları yayımlanmadığı gibi onların adını anmak bile sakıncalıydı. Yazabilenlerin yapıtlarıysa Osip Mandelştam ve Anna Ahmatova örneğinde olduğu gibi ya gizli yollardan yurtdışına çıkarılarak ya da belleklerin çekmecesinde saklı tutularak yaşatılabiliyordu. Glavlit sansürcüleri her türlü yayını ve kitapları elekten geçirirken Stalin’in kendisinin de bizzat devreye girdiği oluyordu. Krasnaya Nov dergisinin Nisan 1931 tarihli sayısında Andrey Platonov’un “İlerisi İçin” adlı öyküsünü okuyan Stalin, öyküde geçen bazı sözcüklerin altını çizer ve derginin yazı işlerine şu notu gönderir:

Krasnaya Nov Yazı İşlerinin dikkatine: Düşmanlarımızın ajanının kolhoz hareketinin motivasyonunu bozmak amacıyla yazdığı öykü kalın kafalı Komünistler tarafından iflah olmaz körlüklerinin nişanesi olarak basılıp yayımlanmış. P.S: Hem yazara hem de o kalın kafalılara öyle bir bildirmek gerekir ki hadlerini, hem bugün hem de “ilerisi için” yetsin de artsın.[2]

Yetip arttı… Platonov eziyet çekti; işsiz, evsiz ve aç kaldı. Yapıtları 70 yıl boyunca yayımlanmadı. Sovyetlerde yazarları bekleyen iki son vardı: sürgün ya da ölüm. “Dilin bayatlaması”nın çok ötesinde bir şeydir bu. Zihinsel-kültürel bir çölleşme hatta zihinsel soykırım.

Andrey Platonov

Philip Roth süreğen bir uygulamadan, uzunca bir döneme –iki, üç nesil– yayılan bir “eziyet”ten söz ediyor. Bu, aşama aşama gerçekleşen, her dönemeçte şiddetini artıran ve etkilerini pekiştiren bir süreç demek. Tekelci kültürel yaşamın ve sansür yasasının kuşatması altında sınırlar çizilmiş, yürüyüş güzergâhı belirlenmiştir. Franco faşizminden kaçıp “yeryüzünde bir sürgün” olarak yaşayan Juan Goytisolo’nun yazdığı gibi, “Mutlak gücü elinde tutan bir değişmez kutsal sınıfın bir dili –onu her gün okuyan ve kullanan bizlerin dilini– işgal etmesi, onun gücül anlamlarına örtülü bir şiddet uygulayarak, olanaklarından yoksun bırakması”dır[3] yaşanan. Düşünen ve yazan insanların bilinci bulutsu bir gölge ile kaplanmış; üzerlerinde gri bir atmosfer oluşmuştur. Artık adımlar hesaplı atılmaya, sözcükler seçilmeye, düşünceler yutkunarak yazılmaya mahkûmdur.

Sansür bürokrasisinin memurları bürolarında harıl harıl çalışadursun, asıl sansürcü, davetsiz bir konuk gibi gelip yazarın omuz başına oturur. Bu, yazarın –söyleyecek sözü olanın– “yeteneklerinin büyük ölçüde kösteklenmesine” ve sözcükleri kullanmaya karşı “sağlıksız bir korku duymasına” neden olur. Dil klişelere, sürekli yinelenen ortamalı söz kalıplarına, mitoslara indirgenir. Mutlak egemen iradenin ve onun yarattığı sınıfın arzusuna göre biçimlenen toplumsal yaşam pratiği ve kültürel iklimde yazanlar, artık tepedekinin ne diyeceğini gözeterek yazmaya, konuşmaya başlar. Burada ne mi olur? Ruhsal körelme yaşanır; söz tekelleşir, kirlenir, zihinler sömürgeleşir ve yazarlar, aydınlar ahlaksal bir soykırıma uğrarlar. Bir tür“zihinsel hapishane”dir bu. Öyle ki muktedirin hayaleti yazarı uykuda bile rahat bırakmaz. “Onun (Franco’nun) varlığı,” diyor Goytisolo, “her yerde, her biçimde yazgılarımızı kanun kuvvetinde kararnameyle yöneten iğdiş edici ve keyfi bir babanınki gibi olanca ağırlığıyla üstümüze bastırıyordu… Yirmi yaşında var-yoktum, onun iktiradırını yeren safça bir öykü yazmış, hemen ardından da düşümde beni hapse attıklarını görmüştüm.” (Yeryüzünde Bir Sürgün, s.50)

İçselleştirilmiş sansür, omuz başındaki polis

Güney Afrika kökenli romancı, denemeci J. M. Coetzee, Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler[4] adlı yapıtında, sansür kavramını ve uygulama biçimlerini enine boyuna tartışır. Coetzee’nin Yunan yazar George Mangakis’ten aktardığı cümleler, otosansürün varabileceği aşamayı ürpertici biçimde betimliyor: “Sistem sizin ruhunuzu yok etmeye yarayan şeytani bir aygıt gibi çalışıyor. Sizin kendi düşüncelerinize onların gözüyle bakmanızı, onların gözüyle yazdıklarınızı denetlemenizi istiyor.” (Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, s.60)

Coetzee, “içselleştirilmiş sansür” diye adlandırdığı bu durumu, Sırp yazar Danilo Kis’ten bir alıntıyla örnekliyor:

“Kendi kendini sansürlemeye karşı verilen savaş kimsenin görmediği bir yerde, tek başına, gizlice yapılan bir sansürdür, bunu yapan kişi kendini aşağılanmış hisseder, bu işbirliğinden utanç duyar. [Bu] kendi yazdığınız metni bir başkasının gözüyle okumak demektir, kendi kendinizi bir yargıçtan çok daha sert bir şekilde, her şeyden pirelenerek yargılamak demektir.”[5]

Danilo Kis, bu acımasız sansürcünün, “yazarın omzunun üstünden eğilmiş burnunu metne sokan bir öteki ben” olduğunu söyledikten sonra şöyle diyor:

“Bu sansürcüyü yenmek olanaksızdır çünkü o Tanrı gibi bir şeydir – her şeyi görür ve bilir, sizin kendi kafanızdan, kendi korkularınızdan, kâbuslarınızdan fırlamıştır. Öteki ben dışarıdan gelen sansür karşısında asla çözülmeyen en ahlaksal bireyin savunmasını zayıflatmayı, ahlakını bozmayı başarır. Kendi kendini sansürleyen kişi sansürün varlığını kabul etmeyerek yalanlara ve ruhsal yozlaşmaya boyun eğer.” (Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, s.60)

Sansür dönemleri yazarı kirletir mi?

Kılı kırk yaran o soğukkanlı denemeci Coetzee; Mangakis ve Kis gibi yazarların kendi deneyimlerini dile getirirken kullandıkları dilin taşkınlığını yadsır ve “Paranoya onları hasta eden şeyin simgesel adı değildir. Paranoya orada, onların kafasındadır, dillerindedir, düşüncelerindedir.” diye kayıt düşer. “Mangakis’in sözlerindan taşan öfke, Kis’teki kafa karışıklığı, hiçbir şekilde tedavisi olmayan bir hastalığın sinsi işgalinin, tam da benliğin kendisinin üslubuyla yapılmış bir işgalin öfkesi ve kafa karışıklığıdır.” (Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, s.61)

J. M. Coetzee

Kendisi de Güney Afrika’da sansürün en parlak dönemini yaşamış, bunun sonuçlarının neler olduğunu hem başka yazar arkadaşlarının meslek hayatında hem de resmi söylemin genelinde görmüş, kendi yüreğinde bunun “gizli ve utanç verici etkilerini hissetmiş bir yazar” olan Coetzee, yukarıdaki saptamasından hemen sonra dönüp der ki, “Şimdi şurada yazarken ben de o hastalıktan bağışık değilim. (…) Bu yazdıklarımın ta kendisi bile, tanımlamasını yapmaya çalıştığım paranoyak söylemin bir örneği olabilir.” Uzun yıllar sürüp giden sansürün ağırlığı yazarın üzerine öyle bir karanlık olarak çöker ki, doğal koşullarda sansürcünün dikkatine takılmış her türlü yazılı metin –ister sansürcüden geçer not alsın ister almasın– kirlenme olasılığı taşır ona göre: “Paranoya mikrobu yalnızca sansür baskısı gören yazarlara bulaşmaz, sansür yöntemi altında yazan bütün yazarlara bu mikrobun hiç değilse bulaşma olasılığı vardır.” (Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, s.61)

Philip Roth’un “dil bayatlar, ulusal edebiyatın orijinalliği, çeşitliliği, çoğulculuğu neredeyse imkânsız hale gelir” dediği ortam tam da bu olmalıdır. Yazarın baskılanması, düşünce çeşitliliğinin ortadan kalkması hem dilin doğal akışının sekteye uğramasına hem de kültürel-yazınsal ortamın tümüyle donuklaşmasına yol açar. Dilin tıkızlaşması ve yazınsal ürünlerin gerilemesi sonucunda okurun beslenme yetersizliği ve vitaminsizlikle sınanması kaçınılmaz olur. Bu dönemin güdük ve zevksiz edebiyatının başka bir zamanın okuruna hitap etmesi olanaksızdır. Nitekim bugün bizler, Sovyetler’in ya da İspanya’nın o baskı dönemlerinde “itibar” görmüş uyumlu yazarları okuma gereği bile duymazken (hatta adlarını anımsamıyoruz) diktatörlerin gazabına uğramış; ölümle, sürgünle sınanmış, kitapları yarım asırdan fazla yasaklı kalmış “özgür ruhlu” şair ve yazarları baş tacı ediyoruz.

Aynıların yarattığı bayağılık

Gel gelelim, dilin bayatlaması, edebiyatın orijinalliğini yitirmesi sadece sansürün amansız biçimde uygulandığı baskı rejimlerine özgü bir “kirlenme” değildir. Şekil olarak demokratik görünümlü fakat yaşamı git gide daraltmaktan geri durmayan tekelci iktidarların yarattığı yaşam-kültür habitatı da dilin ve edebiyatın bayatlayıp gerilemesine yol açabilir. Mutlak egemenlik peşindeki yönetimler kendi değerleri, kavram ve sözcükleriyle hüküm sürer ve onları toplumun gündelik yaşamına, diline yerleştirirler. Bu sırada olup bitenler, aslında birkaç adım sonra yaşanabileceklerin habercisidir. Yasa ve yasaklarla gelmiş bir sansür uygulaması olmadığı ve sansür yavaş yavaş gelip zihinlere yerleştiği için düşünce, dil ve edebiyat üzerindeki karabasan fark edilmez, önemsenmez. Bayatlayan, dilden önce yaşam ve düşünsel iklimdir. Dilin bayatlaması, günlük yaşamın coşkusunu yitirmesiyle ve düşünce peteklerindeki gözeneklerin tıkanmasıyla başlar. Engebeler düzleştirilir, yaşamın köpürüşleri usul usul yatışır, fazlalıklar törpülenir. Aykırı uzayan dallar nazikçe budanır, çatlak sesler kısılır. Gökkuşağının renkler cümbüşü gölgelenir ve insanlar mat, koyu, iç karartıcı günlere uyanmaya başlar. Aynı sorunları, aynı kavramlarla, aynı sözcüklerle, aynı tavır ve ses tonuyla düşünür, konuşur, tartışır olurlar. Aynıdır her şey. Ahmet Muhip Dıranas’ın Bitmez Tükenmez Can Sıkıntısı şiirinde söylediği gibi:

“Aynı siyah güneş, aynı siyah
Aynı susayış, aynı koşuş, aynı…
Of… hep aynı şey, aynı şey, aynı şey,
Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı…”

Yavaş yavaş gelen yumuşak sansür

Toplum, içinden geldiği gibi değil de akış yönünde hareket ediyordur. Bireylerin yaşamı yatay bir yörüngede ilerliyordur. Ritm ve ezgi yavaşlamış, her yerde benzer sesler duyulur olmuş ve kulaklar da bu seslere alışmıştır. Şarkılar farklı olsa bile ezgiler birbirini andırıyordur, aynı şarkı ve aynı ton! Yeni bir ritme geçmek, ezgiyi değiştirmek zahmetlidir hatta tehlikeli. Ruhlar da uyuşuyordur giderek. Bireyin etrafını kuşatan hâle, başka şeyler düşünmesine, arzulamasına ve bunu seslendirmesine izin vermez. Yaşam, belli başlı en temel ihtiyaçlar ve itiraz edilemez kabuller, kavramlar etrafında örgülenir. Kutsal ve dokunulmaz kavramlar! Düşüncenin ve söylemin ilerleyeceği yolun işaret taşlarıdır bunlar. Yan yollara, patikalara giden sapaklar kapatılmıştır. Bütün sular aynı su yollarından, aynı ırmağa dökülecek, aynı havuza akacaktır, aynı debiyle. Yaşamın akışını belirleyen irade, siz farkında bile olmadan, olsanız da “hayır” demeye cüret edemeden çerçeveyi çizmiş, sınırı aşacaklara karşı önlemini almıştır.

O sırada çoğunluk, olup bitenin farkına varmaz; kimileri kulağının üstüne yatar, her şey yolunda gidiyor sanılır. Ünleyenlerin çığlığı işitilmez. Kültür ve yazın insanları, umutsuzca yaşam alanlarını daraltır ve sığındıkları adacıklarda var olma kaygısına düşerler. Amaçlanan büyük ölçüde gerçekleşmiştir. Düşünenler ve üretenler kendiliklerinden geri çekilmiş, kısık sesle konuşmaya başlamışlardır. İlle de kavramsallaştırmak istersek “yumuşak sansür” diyebiliriz buna. Ceberut bir sansür yasasına gerek duyulmadan, yaratılan rıza ve korku ikliminde bazı şeylerin kendiliğinden yazılamaz ve konuşulamaz, bazı sözcüklerin kullanılamaz oluşu… Evet, her şey yavaş yavaş gerçekleşiyordur, tüm yumuşaklığıyla.

Bu yavaşlık içinde yazar ve aydınların toplumsal olaylar karşısındaki tavır alışları yumuşar. Egemenlerin hazzetmediği kimi sözcükler itibardan düşürülür. Halkın itiraz kültürünü diri tutan sembol kavramlar da kuytulara çekilip unutulmaya durur. Olup bitenin yarattığı tehlikeden uzak “fazlaca iyi niyetli” yazarlar, egemenlerin dilini çoktan benimsemiştir. Sansürcü gelip yazarın benliğine yerleşmiş, görevini kolayca yürütüyordur. Uyumlu dil yaygınlaştıkça sarsıcı düşünceler uykuya yatmış, söz / edebiyat ehlileşme yoluna girmiştir. Artık çeşitlilik azalmıştır, birbirine benzer konular aynı uysal dille yazılıyordur. Belli toplum kesimlerinin yaşamı roman ve öykülere giremezken aykırı kahramanlar da sürgüne gönderilmiştir. Aynı elden-dilden çıkmış izlenimi veren romanlar, öyküler yazılıp yayımlanıyordur ama bunu ancak hâlâ uyanık kalabilmiş az sayıda bilinçli okur fark ediyordur. Edebiyatın “dar görüşlü, geriye dönük hatta naif bir hal” alması için daha ne olması gerekir?

Gönüllü sansürcüler kadrosu

Kültürel tekelin oluştuğu bir toplumda yazar, eğer direncini yitirmiş, aykırılıklarını budamış ve uyumlu hale gelmişse “yumuşak sansür” başarılı olmuş demektir. Kendi kendinin sansürcüsüdür artık. O elini gevşettiğinde, iktidarın semirttiği gönüllü sansürcüler bu görevi iştahla yerine getirmek için bekliyordur zaten. İklim bir kez oluşmaya görsün, gönüllü sansürcüler adım başı her yerde zuhur eder. Okudukları, işittikleri, izledikleri her aykırı sözün “zararlı” olduğuna hükmedip gereğinin yapılması için harekete geçerler. Resmî bir sansür kurumundan daha tehlikelidir bu. Çünkü sansürcülüğe soyunmuş insan sayısı kadar sansür fikri vardır ortalıkta. Herhangi bir yetkinlik ya da ölçüt sözkonusu olmadığından, yolun nereye çıkacağı bilinmez. Aykırı söz söyleyenleri kolayca ve pervasızca dışarlıklı, sakıncalı ilan etmek onlar için işten bile değildir. Bir adım ilerisi, egemen tekçi kültür ve yaşam biçiminin, eğer hâlâ kalmışsa çatlak sesleri, kulak tırmalayan sözcükleri, can sıkan düşünceleri şeytanlaştırma ve toptan silip yok etme girişimidir. Çünkü sözcüklerin taşıdığı yükler vardır. Onlar pek çok şeyi, belki yalanları, belki hakikati anımsatır ve keyif kaçırırlar.

Otosansürden kurtulmak mümkün mü?

“Yeryüzünde bir sürgün” sıfatını fazlasıyla hak eden Juan Goytisolo, Franco döneminin toplumun ruhunda açtığı yaraları anlatırken şöyle diyor:

“Söz konusu baskı sisteminin bilincimizde ne etkiler bıraktığını hepimiz biliyoruz: ortadan kaldırılmış sözcükler, dile getirilmemiş eleştiriler, gizlenmiş ya da ihtiyatla açıklanmış düşünceler; hepsi göğsümüzde, yüreğimizde, kanımızda birikip kalıyor, bizi ağır ağır zehirliyordu…” (Yeryüzünde Bir Sürgün, s. 54)

Bir gün karanlık dağılsa bile benliği tutsak eden prangalardan kurtulmak sanıldığı kadar kolay değildir. “Deneyimlerimle biliyorum ki” diyor Goytisolo, “ruhumun diyarından saygısız bir konuğu kovabilmek büyük çabalara mal olmuştu bana: Görünürde kimse çağırmadan içime girip yerleşmiş olan polisi demek istiyorum.” (Yeryüzünde Bir Sürgün, s. 50)

Juan Goytisolo

Uzun sürmüş tekelci iktidarlar döneminde edebiyatın özgünlüğünü ve diriliğini koruyabilmesi, egemen iradenin büyüsüne kapılmamış, onun yarattığı dile eklemlenmemiş yazarların varlığıyla mümkündür. Onlar dili tazeler, edebiyatı besleyen ana damarları açık tutar ve düşünceyi devindirirler. “Kirlenme”ye maruz kalmamak için yazarın ilkin dönüp omuzlarını yoklaması, orada bir polisin oturmadığından emin olması gerekir. Sonra da kendini sorgulaması… Arzu ettiğim her şeyi içimden geldiği gibi yazabiliyor muyum, dokunamadığım konular var mı? Hangi sözcükleri, terimleri değiştirmek zorunda kalıyorum ya da kalıyor muyum? Yazarken birilerinin onayını alma gereği duyuyor muyum? Dağarcığımdan eksilen, üstünü çizdiğim sözcükler oldu mu? Gelip dilime yerleşen, bana ait olmadığı halde istemsizce kullanmaya durduğum kavramlar var mı? Sonuçtan razıysa ne mutlu ona! Değilse, bir şeyleri ters yüz etmesi gerekecektir: Çerçeveleri kırmak, hazır formüllerden kurtulmak, dile yerleştirilen mayınları temizlemek… Eğer hâlâ “eşit, adil, haysiyetli, yaşanabilir” bir toplumda var olmayı amaçlıyorsa.

Yaşamın ironisine bakın ki, sansür üzerine bunca nefes tüketen yazar da bu yazıyı bitirdiğinde kendisini ziyadesiyle “kirlenmiş” hissediyordu!

Yalın Sürez


[1] Yazarın Odası-2 içinde, Çev: Mehmet Emin Baş, Timaş Yayınları, 2017.

[2] Andrey Platonov, Birbirimiz İçin Yaşayacağız içinde dipnot, Çev: Erdem Erinç, s.102 Metis, 2018.

[3] Juan Goytisolo, Yeryüzünde Bir Sürgün, Çev: Neyire Gül Işık, Metis, 2006.

[4] J. M. Coetzee, Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, Çev: Ülker İnce, Sia Kitap, 2022.

[5] Danilo Kis, “Censorship / Self-Censorship” Index on Censorship 15/1 Ocak 1986’dan aktaran J. M. Coetzee, (Hakaret – Sansür Üzerine Denemeler, s.60)