Eşlerden biri kitapların varlığından rahatsızlık duyuyorsa eve gelen her yeni kitap bir tartışma hatta kavga nedeni olabilir. Kitap sevmez eş, kitaplarının üzerine titreyen okur bireye dünyayı dar eder. Kitapları kendisine rakip gören eşlerden birinin “Ya kitapların ya ben!” meydan okumasına kalkışmayacağını kim söyleyebilir? Bu yüzden, satın aldığı kitapları işyerinde, arkadaşında tutup eve birer ikişer, gizlice getirebilen muzdarip okurlar vardır.

Bir gün –bu ‘bir gün’ bana şimdi, ömrümün geçmiş yıllarından birinde değil de tarihin bilinmeyen bir çağında, belirsiz bir zamanda yaşanmış gibi geliyor– kendime bir kitaplık yapmaya karar verdim. Lise ikinci sınıfın yazıydı. Kim bilir nereden ve kimden özendim; ders kitaplarımın, sahip olduğum beş-on roman ve öyküyle birkaç şiir kitabının çiçekli bir perde ile örtülü kör pencerede, yığıntı halinde durmasına içerlemiş olmalıyım. Evimizin tamiratından arta kalan dilmeleri, tahta parçalarını ölçtüm, biçtim, çaktım. Dört raflı, yamuk yılık bir nesne çıktı ortaya. Eserimden pek hoşnut olduğum söylenemese de oturma odamızın köşesine yerleştirdim ve kitaplarımı dizdim. O gün iki rafı ancak doldurabilmiş olsa da zamanla çoğalacaklardı.
Geçenlerde durup dururken o kitaplığa ne olduğunu düşündüm. Belleğim bana yardımcı olmadı. Aradan bunca yıl geçmişken ne olmuştu da acemilik eserim olan o kitaplık aklıma düşmüştü ve ötesini niye bir türlü anımsayamıyordum? Sonra, sormam gereken sorunun bu olmadığını fark ettim. Asıl, o kitaplara ne olmuştu; neredeydiler, başlarına ne gelmişti? Sorulara, bir şeyi yitirmenin ardından gelen o iç sızısı eşlik etti. Hangi kitaplardı, anımsamaya çalıştım. Sadece birkaçı: Semaver, Sardalye Sokağı, Çanlar Kimin İçin Çalıyor, Ekmeğimi Kazanırken, Gazap Üzümleri, Acıyı Bal Eyledik… O ilk kütüphanemdeki kitaplarımdan biri bile bugün elimde olsa, açıp sayfalarını karıştırabilsem kim bilir bana neleri, hangi zamanları getirecekti?
Her iyi okur, benim duyduğum iç sızısının bir nesne olarak o kitapların yitirilişinden gelmediğini bilir. Kütüphanemize giren, okunmuş ya da okunmayı bekleyen her kitap bir anıya, bir hikâyeye sahiptir ve onlar bizim biyografimizin, okurluk tarihimizin basamaklarıdır. Yitip giden, bize ait bir zamanın ve hikâyenin parçaları. Kütüphanelerin de bizimkiyle paralel fakat bizden bağımsız hayatları vardır ve insanlar gibi onların da başına mutlu ya da trajik olaylar gelir; bir vakit yaşar, büyür, genişler ve günü geldiğinde dağılıp giderler.
Kişisel kütüphane şart mıdır?
İyi bir okur olmak için evde, işyerinde bir özel kütüphaneye sahip olmak gerekli midir? Üstelik halk kütüphaneleri, ulusal kütüphaneler gayet elverişli ortam ve olanaklarıyla yolumuzu gözleyip dururlarken. Haklı bir soru olsa da kitap ve okuma sevgisi taşıyan, kitaplarla dostluk kurabilmiş okurları buna ikna etmek zordur. Hem unutmamak gerekir, “Kitaplar sadece okumak için değildir, birlikte yaşamak içindir.” Umumi kütüphaneler iyidir, güzeldir ama o mekânlarda hep göçebeyizdir. Orada oturup kitap okumak (ya da ödünç almak) asla kendi evimizde, odamızda raflardan bir kitabı çekip okumakla, kendi kitaplarımızla birlikte yaşamanın verdiği haz ve verimlilikle kıyaslanamaz.

Alberto Manguel, Kütüphanemi Toplarken’de[1] halk kütüphanelerini sevdiğini, ziyaret etmekten hoşnutluk duyduğunu söyledikten sonra “Fakat,” der, “sadece kendi özel kütüphanemde, kendi kitaplarımla birlikteyken mutluluk içinde çalışabilirim.” (s.24) Buna ister evcimenlik deyin, ister sadakat duygusu isterse muhafazakârlık, “Kütüphanem benim kaplumbağa kabuğumdur,” diye yazar Manguel. Bir özel kütüphane sadece kitapları saklamaz, hatıraları ve imgeleri de barındırır. Kitapların alındığı, ilk okunduğu günlerin, daha önce yaşanan kentlerin ve evlerin anılarını. Bu yüzden, sevdiğimiz, okuduğumuz ya da okumayı düşündüğümüz kitapların yanıbaşımızda, elimizin altında olmasını isteriz ve bizimle bir ömür birlikte yaşamalarını. Ne var ki bazen başlarına türlü işler gelir ve yitiririz onları.
Napolyon’un mobil kütüphanesi
Tarihin en ilginç ve trajik sonla dağılan özel kütüphanelerinden biri Napolyon Bonapart’a ait olmalı. Her sarayında aynı özellikleri taşıyan ve aynı kitapları barındıran zengin kütüphaleri vardı ama ömrünü cephelerde geçiren Fransa İmparatoru, kitap okuma tutkusunu kesintiye uğratmamak için bütün seferlerine bir taşınabilir kütüphaneyle çıkmayı alışkanlık edinmişti. (Mobil kütüphanenin mucidi Napolyon değildir elbette. 10. yüzyılda Büveyhi Hanedanı’ndan Vezir Sâhib bin Abbâd’ın seyahate çıkarken kütüphanesini 400 deveyle yanında taşıdığı bilinir. Asya seferine çıkan Büyük İskender’in başucundaki sandıkta İlyada ve Odysseia’yı bulundurduğu ve geceleri çadırında Homeros okuduğu da sır değildir.) Napolyon, sandıklarda taşıttığı kitapları için daha sonra raflı bir kütüphane yapılmasını emreder. Atlı arabalarla cepheden cepheye taşınan kitapların zarar görmemesi için meşe ağacından yapılan kütüphanenin rafları kadife ile kaplatılır. Özel ulaklar, Fransa’dan yüzlerce kilometre uzaktaki cephelere at sırtında ya da gemilerle yeni kitaplar taşıyıp durmuştur. Sürekli yenilenen ve genişleyen kütüphanedeki kitap sayısının kimi zaman beş-altı bine ulaştığı söylenir. Her aşamasıyla ilginç ve kışkırtıcı bu “mobil” kütüphanenin akıbeti can yakıcıdır. Napolyon, 1812’de çıktığı Rusya seferinde ordusu bozguna uğradığında, soğuktan donmamak için kütüphanesini yakıp ısınmak zorunda kalır. 1815’te Waterloo savaşında mağlup olduğunda ise savaş alanında terk edilen arabasındaki bine yakın kitabı ganimet olarak İngilizlerin eline geçer. “Fransızların Hükümdarı” ömrünün geri kalanını St. Helena adasında sürgünde geçirir. Yanında ancak birkaç yüz kitabı vardır.
Kitaplarını kendi elleriyle yakmak
Napolyon kuşkusuz, kendi elleriyle yakarak ve düşmana terk etmek zorunda kalarak kitapların başına gelebilecek en trajik sonu yaşatmıştı kütüphanesine. Onunki kadar olmasa bile bizim gibi sıradan insanların kütüphaneleri de küçük felaketlere uğrar, kayıplar yaşar. Yangınlar ve su-sel baskınları ilk akla gelen felaketler olmalı. Zira ateşin sardığı bir evden kitapları kurtarmak neredeyse olanaksızdır. Su baskınları ise geride kabarmış, hasarlı ve asla eski biçimini almayacak kitaplar bırakır.
İnsanlığın uzun tarihi boyunca yakılıp yıkılan İskenderiye, Persepolis, Ninova, Bağdat, Endülüs Emevi, Saraybosna ve Mısır kütüphanelerini, oralarda kitapların nasıl için için yandığını biliyoruz fakat savaş ve işgallerde, bombardımanlarda yeryüzüne yayılmış sayısız okurun özel kütüphanesine neler olduğundan habersiziz. Kim bilir ne çok elyazması, ne çok arşiv, ne çok eşsiz kitap yokluğa karışıp gitti. Nazilerin (1933) genel ve özel kütüphanelerden topladıkları “sakıncalı” kitapları törenle ve alkışlar eşliğinde yaktığını biliyoruz fakat askeri darbelerde, sıkıyönetim ve olağanüstü hal dönemlerinde insanların korku ve endişeyle kitaplarını kendi elleriyle yaktığı da gerçektir. Alberto Manguel, 1969 yılında askeri diktadan önce Avrupa’ya gitmek üzere Arjantin’den ayrılırken, çocukluğundan beri oluşturduğu kütüphanesindeki kitapların çoğunu ardında bırakır. “Şayet kalmış olsaydım,” der Manguel, “ben de pek çok arkadaşım gibi polis korkusu yüzünden kütüphanemi imha etmek zorunda kalacaktım, zira o feci günlerde insanın sırf yanında şüphe uyandıran bir kitapla görülmesi dahi hükümeti devirme suçlamasına maruz kalması için yeterliydi.” (s.17) Bu türden suçlamalara maruz kalıp hapsi boylamamak için yapılacak şeyler aşağı yukarı bellidir. “Arjantinli tesisatçılar,” diye yazıyor Manguel, “pek çok okurun kitaplarını evlerdeki klozetlerde yakmaya çalışarak porselenin çatlamasına yol açması sonucunda eşi benzeri görülmemiş bir taleple karşılaşmışlardı.”
Böyle hikâyeler için Arjantin’e kadar gitmeye gerek yok. 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü ve bütün olağan dışı dönemleri yaşamış her “muhalif-sakıncalı” okurun bir kitap yakma, toprağa gömme ya da saklama hikâyesi vardır. Talihsiz bir gündür o, kitap yaktıran düzen ve koşullar, ömür boyu lanetle anılacaktır. Yakılan, atılan, bir tanıdık evine bırakılıp bir daha alınamayan kitapların geride bıraktığı boşluk, sadece kütüphane raflarına ait değildir.
Hoyrat ellerin dokunduğu kütüphane
Birilerinin kitaplarınızı yakması ya da onları kendi ellerinizle yok etmeniz kadar kütüphanenize barbar ayakların basması da bir travma nedenidir. Anti-demokratik rejimlerin, işgal ve darbe dönemlerinin alameti farikasıdır ev basıp kitap araması yapmak. Gözünüzden sakındığınız, belirli bir metotla yerleştirdiğiniz ve her kitabın yerini aşağı yukarı bildiğiniz kütüphanenizin hoyrat eller tarafından dağıtıldığını, sözüm ona sakıncalı kitap (suç aleti) arandığını düşünsenize… Bunu yaşayan Stefan Zweig, Nazizmin ciddiyetini nihayet anlamıştı. Son âna kadar iyimserliğini koruyan Zweig, Gestapo tarafından evi basılıp kütüphanesi darmadağın edilince bir daha dönememek üzere yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı.

Yahudi kökenli Alman felsefeci Edmund Husserl’in kütüphanesinin başına gelenlerse bir polisiye filmi aratmayacak türdendir. İkinci Dünya Savaşı başlamadan ölen (1938) Fenomenoloji okulunun kurucusu Husserl, geride binlerce kitap, on binlerce el yazması ve belgeyi barındıran bir kütüphane bırakmıştı. Sarah Bakewell’in Varoluşçular Kahvesi’nde[2] anlattığına göre, yalnız başına yaşayan 78 yaşındaki eşi Malvine, savaşın ayak sesleri duyulurken Freiburg’daki evlerinin her an basılabileceği korkusuyla yaşıyor, Husserl’in bu eşsiz mirasını nasıl koruyacağını düşünüyordu. Belçikalı filozof ve keşiş Van Breda, Malvine Husserl’i, arşivi ülkesindeki Louvain Üniversitesi’ne kaçırmaya ikna etti. Bir hafiye gibi çalışarak valizler dolusu arşivi önce kadınlar manastırında saklayıp sonra Belçika’nın Berlin Büyükelçiliği’ne taşıdı Breda, oradan da Louvian’a kaçırarak kurtarmayı başardı.
Taşınma, kütüphanenin büyük sınavı
Husserl’in kütüphane-arşivi kadar olmasa da her taşınma kütüphaneler için tehlikelidir. Taşınmanın düşüncesi bile büyük ve zengin bir kütüphanesi olan her okuru oldum olası rahatsız etmiştir. Her şeyden önce “düzen” bozulacaktır. Binlerce kitabın raflardan indirilmesi, kolilenmesi, taşınması ve nihayet yeni mekânda yeniden düzene sokulması göze alınabilecek işlerden değildir. Her taşınmada kütüphane başlı başına bir sorun teşkil eder. İster istemez kitapların tamamı elden geçirilir ve ayıklanır. Birçok kitapla gönülsüzce vedalaşmanız gerekecektir. Durum böyledir ama taşınma sınavından geçmemiş bir kütüphane de henüz hamdır, fazlalıkları vardır. Kütüphane taşımanın bir faydası varsa o da fazlalıklardan kurtulmaktır. Kütüphanenin zaman zaman böyle budamalardan, eksiltmelerden geçmesi onu değersizleştirmez, aksine kemâle erdirir. Uzun, yorucu, bıktırıcı bir ayıklamanın ardından, rüştünü ispat eden kitaplar kolilenir ve yolculuğa hazır hale gelir. Gerisi taşıyıcıların insafına kalmıştır. Şu bir gerçek ki, taşıma şirketlerinin korkulu rüyasıdır kitap kolileri. Buzdolabı, çamaşır makinesi, koltuk taşımaktan erinmeyen taşıyıcılar, kitapları gördüklerinde ürkerler.
Yeni evde kütüphanenin yerleştirilmesi, toplayıp kolilemekten çok daha güç iştir. Bazen kolileri bile açmaya cesaret edemezsiniz (Bu satırların yazarı, son taşınmada aylarca kolilere el sürememiştir.) Her ne kadar özenseniz de hiçbir şey eskisi gibi olmaz; kütüphanenizi, kitaplarınızı uzun süre yadırgarsınız. O artık eskisi değil, yeni yaşamınızın yeni kütüphanesidir. Kütüphane dediğiniz biraz da böyle, “yaşayan bir mahluk”tur zaten. Manguel’in dediği gibi, ömrümüz boyunca “tekrar tekrar kurulan ve sonra da terk edilen birçok kütüphanenin parçalarından meydana gelmiş masallardan çıkma bir mahlûktur o.” (s.18)
Kütüphaneyi iştahlı bakışlardan korumak
Doğal âfet, yangın, taşınma zayiatı, polis baskını bizden bağımsız gelişen felaketlerdir ve onlara karşı yapabileceğimiz bir şey yoktur fakat kütüphanemize yönelmiş iştahlı bakışlara karşı uyanık olmak, bazı tedbirler almak elimizdedir. Zengin bir kütüphaneye sahip gerçek okurun asıl korkulu rüyası eş-dost ve ziyaretçi takımının açgözlü, düşüncesiz, nezaketsiz tavırlarıdır. Bir ziyaretçinizin –bu yakın bir arkadaşınız ya da akrabanız bile olsa– teklifsizce kütüphanenize daldığını ve rafları karıştırmaya başladığını düşünün. Bu asla affedilmeyecek, münasebetsiz bir harekettir. Yüzünüzün yumuşaklığından ses çıkaramazsanız, sonunun nereye varacağı belirsizdir. Kitapları hoyratça karıştırır, raftan çıkarıp rast gele bırakır, daha da ileri gidip üç-beş kitap seçerek onları okumak için alabilir miyim diye sorar. Sorması da “nezaketten”dir, bal gibi kafasına koymuştur alıp götürmeyi. Bunların hiçbirini yapmamışsa bile iştahlı gözleriyle kitaplarınızı yer bitirirler. Böyle ziyaretçiler, arkadaşlar, akrabalar düşman başına! Eğer kitaplarınıza düşkün, onları başkalarıyla paylaşmaktan kaçınan biriyseniz, bu tehlikeye karşı önceden mutlaka tedbir almış olmanız gerekir.
“Ödünç kitap vermek” insanı ikilemde bırakan, can sıkıcı işlerdendir. Ödünç verilen bir kitabın geri geldiği ya da zamanında geldiği pek az görülmüştür. Alberto Manguel, bir kitabı ödünç vermenin kendisi için ender bir durum olduğunu söyler: “Bir kimsenin muayyen bir kitabı okumasını istemişsem eğer, onun bir nüshasını satın alır ve armağan olarak takdim ederdim. Bir kitabı ödünç vermenin insanı hırsızlığa iten bir teşvik olduğu kanaatindeyim.” (s.13) Bir başka yerde de özel kütüphanenizi başka okurlara açmak tehlikelidir, der Manguel: “Yabancıların zihninize girmesine ve en gizli tutkularınıza ve arzularınıza ve korkularınıza tanıklık etmesine imkân verir.” (s.23)
Böyle sonuçlara maruz kalmamak için belki de kütüphanenizin görünen bir yerine “Lütfen ödünç kitap istemeyin!” yazılı bir levha koymalısınız. Bu, sizi itici biri yapabilir ama eksilen kitaplarınızın ardından yaşayacağınız kederin önüne geçmiş olursunuz. Ya da baştan hiç kimseye, öz kardeşinize bile kitap vermediğinizi, eğer okumak istiyorsa, Manguel’in yaptığı gibi, o kitabı kendisi için satın alıp armağan edebileceğinizi söylersiniz. Ödünsüz tavrınızı bilenler, bir daha sizi ve kütüphanenizi rahatsız etmeyecektir. Daha kötüsü, arkadaş-dost kütüphanelerinden kitap aşırmayı alışkanlık edinmiş insanların varlığıdır; onlarla başınız derde girebilir. Beri yandan, kitaplarınızı paylaşmaktan rahatsızlık duyan biri değilseniz böyle sorunlar da yaşamazsınız. Gönül rahatlığıyla şöyle deyip geçersiniz: Demek ki onun benden daha çok ihtiyacı varmış!
Kütüphane sarmaşık gibidir, yayılır
Kitap sevgisinin, kütüphane oluşturma hevesinin sonu yoktur, bunu hepimiz biliriz. Her kitap bir yenisini davet eder. Kitaplar akışkandır, çoğalır ve her yere yayılırlar. Gün gelir, raflarınız yetmez olur, yeni kitaplıklar gerekir. Sonra odanız dar gelir ve kitaplar koridoru, salonu, mutfağı hatta yatak odasını işgal etmeye başlar. Gözü doymaz bir kitap severseniz evde yaşayamaz hale de düşersiniz. Böyle durumlarda evini kütüphaneye bırakıp başka eve taşınan varsıl kitap severler de yok değildir. Ya da kütüphane evi terk eder ve kendine başka bir mekân bulur. Bütün bunlar, yalnız yaşayan tutkulu okurlar için geçerli olmalı. Evde dolup taşan bir kütüphane görmekten hazzetmeyen bir aileniz veya eşiniz varsa daha baştan huzursuzsunuz demektir. Bu durumda geniş alan kaplayan zengin bir kütüphane hayaldir, olsa bile tehlike altındadır. Eşlerden biri kitapların varlığından rahatsızlık duyuyorsa eve gelen her yeni kitap bir tartışma hatta kavga nedeni olabilir. Kitap sevmez eş, kitaplarının üzerine titreyen okur bireye dünyayı dar eder. Kitapları kendisine rakip gören eşlerden birinin “Ya kitapların ya ben!” meydan okumasına kalkışmayacağını kim söyleyebilir? Bu yüzden, satın aldığı kitapları işyerinde, arkadaşında tutup eve birer ikişer, gizlice getirebilen muzdarip okurlar vardır.
Kütüphaneler de evlenir ve boşanır mı?
Kütüphanelerin başına güzel şeyler de gelir, hatta çok güzel şeyler. İki kitapseverin birlikte yaşamaya başlaması ya da evlenmesiyle kitaplar da birbirine karışıp aynı çatı altında yeni bir yaşama başlar. Her bakımdan ilginç, heyecan verici, bir o kadar şaşırtıcı bir deneyimdir bu. Başka dünyaların kitapları! Yıllarca ayrı evlerde, bambaşka hayatlar yaşamış, kendi serüvenini sürmüş kitapların yan yana gelişi… Ayrı kitaplıklarda mı yaşayacaklar yoksa hepten kaynaşacaklar mı? Zaman gösterecek bunu. Sevgililer, eşler gibi kitapların da uyumu vakit alır. Yan yana durdukça yakışır, birbirine benzemeye başlarlar. Tutkuyla bakan iki çift gözün aynı raflarda gezindiğini, birbirine arzuyla dokunan ellerin kitapları kutularından çıkarıp raflara yerleştirdiği anları düşünün. Bir saadet yurdunu tuğla tuğla inşa ediyorlarmış gibi.
Bazen her şey başladığı gibi gitmeyebilir. Ayrılıklar olur. Biri başını alıp gider ya da ikisi de ayrı yollara… İşte o zaman, boşanmalarda kütüphanelerin sonunu merak ederim. Ortak kütüphane dağılır mı? Tek tek seçer, ayırırlar mı kitaplarını, buna vakitleri kalır mı? Birinin kitaplarının diğerininkilere karıştığı olur mu? Ya da biri öbürüne mi bırakır olduğu gibi? Ayrılıklar, boşanmalar kütüphaneler için de kolay olmasa gerek.
Yoksunluklar, zorunlu ayrılışlar
Tutkuyla kitap peşinde koştuğum üniversite yıllarında bir edebiyat öğretmeni-yazar tanımıştım. Bir gün bana, kütüphanesini satılığa çıkardığını söyledi. Gençtim, idealisttim, dünyayı tanımıyordum. Bir edebiyatçının kütüphanesini satmak zorunda kalabileceğini hiç düşünmemiştim. O gün içimde korkunç bir karadelik açıldı. İnsan nasıl olur da bir ömür biriktirdiği kitaplarından, geçmişinden, anılarından vazgeçebilirdi? Yaşam, bazı şeyleri öğretmekte cömert davranır. Gün geldi ben de kitaplarımın bir kısmını elden çıkarmaya mecbur kaldım. O öğretmenin kırılgan sesi kulaklarımda çınladı. Kütüphanesini satmak zorunda kalan okur, bir daha asla o eski insan olamaz. Bir yanı hep eksik, hep kederli. Okurların ortak bir duası, dileği olacaksa eğer, şöyle demeli: Tanrım, beni kitaplarımı satacak kadar yoksunluğa düşürme!
Başka bir hazin ayrılık da evini, kütüphanesini ve arşivini geride bırakıp sürgüne giden okur yazarların yaşadığıdır. Edebiyat tarihi bir bakıma sürgünlük tarihidir. Ovidius, Dante, Thomas Mann, Zweig, Pablo Neruda, Nabokov, Brecht, Kundera, Namık Kemal, Refik Halid, Mehmet Âkif, Nâzım, Cevat Şakir, Abidin Dino ve onlar gibi sayısız yazar-şair yurdundan, evinden ve kitaplarından uzak yaşadı ve çoğu bir daha geri dönemedi. Kütüphanesinden koparılmış okur yazarların yaşamı… Bir de sahibini yitirmiş, amaçsız ve işlevsiz kalmış kütüphanelerin ıssızlığı, nereden baksanız karanlık. Daha büyük sızı ise sahibi öldükten sonra kıymet bilmez ellere kalıp talan edilen, dağılan kütüphanelerin durumu. Ancak talihli bir azınlık, parçalanmadan kendine güvenli bir yuva bulup bir üniversite ya da enstitü kütüphanesine taşınır. Sahaf dükkânları böyle dağılmış nice değerli kütüphanenin parça parça kalıntılarıyla doludur.
Aslında çok da kişisel değildirler
Alberto Manguel’in ya da Umberto Eco’nun o dillere destan kütüphaneleri aklımızı çelmesin. Onlar gibisi kaç faniye nasip olur! İyisinden 200 kitaplık bir kütüphane de saygı değerdir. Belki de yaşı ilerledikçe kitaplarını azaltıp “en iyiler”den oluşan yalın bir kütüphaneyle yetinmeli insan. Zweig, ömrünün son yıllarını geçirdiği Brezilya’da –elbette biraz zorunluluktan– böyle bir kütüphaneye sahipti. Borges’in özel kütüphanesinde de sanılanın aksine pek az kitap vardı.

İster çok zengin olsun isterse özenle seçilmiş çok az kitap bulunsun tutku, emek ve servetle oluşturulan kişisel kütüphaneler, aslında sanıldığı kadar kişisel değildir. Savaşlar, yangınlar, seller, yağmalar tarih boyunca sayısız kenti ve kütüphaneyi yok ederken kitaplar, meçhul okurların elinde varlığını sürdürmeye devam etti. İspanyol yazar Irene Vallejo Papirüs adlı kitabında[3] şöyle der:
“Klasik antikçağda Avrupa’da kalıcı bir topluluk doğdu. Bugüne kadar nesli tükenmemiş bir azınlık olarak kalan bu topluluğun alevi küçülse de asla tamamen sönmedi. İsimsiz okurların oluşturduğu bu topluluk o zamanlardan bugüne kelimelerin narin mirasını tutkuları sayesinde korumayı başardı.” (s.266)
Bunun sadece Avrupa’da yaşandığını söylemek haksızlık olur elbette. Biz, dünyanın her yerine dağılmış kitap ve kütüphane tutkunları kitapları alır, okur, biriktirir ve saklarız. Hayat kısadır ve kitaplara ömür yetmez. Mezara götürme şansımız olmadığına göre onları gelecek kuşaklara armağan edip gideriz. Geleceğe, insanlığa bırakırız kütüphanemizi. Tek arzumuz ve tesellimiz, kıymetini bilecek ellere, okuyan gözlere kalmasıdır.
Yalın Sürez
[1] Alberto Manguel, Kütüphanemi Toplarken, Çev: Yeşim Seber, YKY, 2020.
[2] Sarah Bakewell, Varoluşçular Kahvesi / Özgürlük, Varoluş ve Kayısı Kokteylleri, Çev: Emre Gözgü, Domingo, 2017.
[3] Irene Vallejo, Papirüs / Antik Dünyada Kitapların İcadı, Çev: Volkan Ersoy, Bilgi Yayınevi, 2023.

Super bir yazi.Kitapseverlerin hayati zaten bilgi yuzunden kolay gecmez.Bir de cevre ve kitaplar baglaminda huzursuz edilirler.En kotusu de kitap sevmez mirascilarin, basta da hanimlarin(eslerin), hemen kitaplari sahibinin ardi sira disari atmalaridir.Yani sahaflara vb.O yuzden sagken kitaplari deger bilir birilerine bagislamali.Ya da bizzat sahaflara satmali.Kutuphaneye bagislamak da secenek.Ama o kadar cok kitapsevmez kutuphane gorevlisi gordum ki o kitaplar o raflara gercekten yerlesir mi,yoksa satilir mi?
Ote yandan isgalciler gibi sefere degil de seyahate giderken yanimiza alip da sonradan o sira okumak istemedigimiz kitaplari bosuna tasimaktan kurtulmak icin de elektronik kitapliklar gayet iyi secenek, develerle kitap tasimaktansa.