Ayvalık Belediyesi Kültür Yayınları serisinin üçüncüsü, “Bir Kent, Bir Fotoğraf Sanatçısı: Ayvalık’a Önder Aksoy ile Yeniden Bakmak” adlı seçki Ayvada Yayıncılık etiketiyle okurla buluşturuldu. Berrin Akın Akbüber, Taylan Köken ve Turgut Baygın tarafından yayına hazırlanan kitap, 2019’da yaşama veda eden Aksoy’un kişisel arşivine ait fotoğraflar, aldığı notlar ve yakınları ile yapılan görüşmelerden derlenmiş.

Önder Aksoy

Ayvalık Belediyesi Kültür Yayınları serisinin üçüncüsü, “Bir Kent, Bir Fotoğraf Sanatçısı: Ayvalık’a Önder Aksoy ile Yeniden Bakmak” adlı seçki Ayvada Yayıncılık etiketiyle okurla buluşturuldu. Berrin Akın Akbüber, Taylan Köken ve Turgut Baygın tarafından yayına hazırlanan kitap, 2019’da yaşama veda eden Aksoy’un kişisel arşivine ait fotoğraflar, aldığı notlar ve yakınları ile yapılan görüşmelerden derlenmiş. Onun anısına armağan olarak düşünülen bu çalışma, kentin hafıza mekânlarına fotoğraflar üzerinden yeni bir bakış kazandırırken, Ayvalık’ın Cumhuriyet tarihinin ilk yıllarından itibaren, özellikle son altmış yılın görsel arşivinin meydana getirilmesi bakımından kent belleğine önemli katkılar sunuyor.

Midilli mübadili bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1941 yılında dünyaya gelen Önder Aksoy, Ayvalık’ta Foto Önder olarak tanınan, bilinen bir isimdir. Büyüdüğü, yaşadığı kentin tarihi, mimari dokusu, sıcak insan ilişkileri onun hayata dair ilk izlenimlerini oluşturur ve bu nedenle erken yaşlardan itibaren kendini ifade etmenin bir yolu, aracı olarak fotoğrafı seçer. Babası İbrahim Bey, mübadele sonrası Ayvalık’ın tarihine, sosyokültürel ve ekonomik yapısına tanıklık eden fotoğrafları yalnızca biriktirmekle, aile albümünü oluşturmakla kalmaz, 1900’lerden bugüne kalan ciddi ve zengin bir arşiv çalışması gerçekleştirir. Ayvalık’ta düzenlenen spor müsabakaları, Cumhuriyet Bayramı kutlamaları, Türk Ocağı ve Halk Evi’nde sahneye konan oyunlar, temsil, müsamere ve konserlere ait kareler, Ayvalık’tan genel görünümü yansıtan eski tarihli fotoğraflar İbrahim Bey’in arşivine aittir. Günümüzde futbol sahası olarak kullanılan Hüsnü Uğural Stadı’nın 1936’da Rum mezarlığından nasıl dönüştürüldüğü, yine onun sayesinde belgelenir. Buraya bir parantez açalım; bu bilgiyle çocukluğumun milli bayramlarını anımsıyor, resmi geçit töreni için toprak sahadaki yerimizi her aldığımızda, ürperten fısıltılar hâlinde aramızda yankılanan “burası eskiden mezarlıkmış” söylencesini duyar gibi oluyorum. Geçmişten belli belirsiz çıkıp gelen bu anı, anlaşılacağı üzere bir kent efsanesinden fazlası. O fotoğraflar bugün gerçeğin altını çizmek için var.

Arşivci yönünü babasından alan Önder Aksoy ilk gençliğinde, daha lisedeyken fotoğrafçılığı benimser. 1944’te meydana gelen büyük depremde, henüz üç yaşındayken annesini yitirmiş olmak, albümünde ikisini yan yana gösteren bir fotoğrafın bulunmayışı mesleğe merak salmasında etkili olur. Bu amaçla temel eğitimini kentin ilk fotoğrafçılarından Cavit Gökyılmaz’dan alır. Zamanla ustası gibi o da gençlere el verir, tecrübesini paylaşır. 1960’ların başında açtığı stüdyosu yalnızca üretim yeri olmaktan çıkarak entelektüel bir buluşma mekânına, eğitim öğretim yuvasına, meslek edinme atölyesine dönüşür. Fotoğraf onun yaşamında tutku, bir meslekten öte yaşam biçimidir artık.

Fotoğrafçılık, arşivcilik çoğunlukla belgelemek, tarihsel ve toplumsal koşulları kayda geçirmek içindir. Fotoğraf, bir belge niteliği taşıyorsa kuşkusuz bilgi de verir ama sanatın ders verme, illaki bir şey anlatma, öğretme kaygısı yoktur. Yine de bazı yönleriyle bir bilgi ve deneyim aktarımından söz edilebilir. Sanatçı kişi bir olayı kendi deneyiminin süzgecinden geçirerek aktarır. Fotoğrafın ana malzemesini oluşturan görüntüler de sanatçının gözünde / vizöründe ışık, gölge, kompozisyon, bakış açısı, bakış yüksekliği gibi öğelerle birleşir ve geçmişte kalan anılar, yitip giden mekânlar, nesneler, bir dönemin insanları fotoğraf karesinde dondurulur. An geçip gitmiştir ama görüntü bu yolla saklanmaya elverişli hâle gelir, unutulması engellenir, sonsuza dek yaşamaya devam eder. Fotoğrafçının tanıklığından doğan an parçalarının kaydı böylece tutulmuş olur. İşte Önder Aksoy’un çektiği bir fotoğraf çok sonra bile canlanır, bir kitapta yeniden hayat bulur. Balıkçılar, zeytinciler, pazar yeri, kıyılar, tepeler, sokaklar, yüzler… Yalnızca görünür olmaz, bizimle konuşur, anlatır, yeter ki duymak iste.

Önder Aksoy’un gözüyle Ayvalık

Önder Aksoy, sanatını geliştirmek amacıyla yeni arayışlara girer. Fotoğrafı dışarıda, yaşamın sokaklarında arar, içinde hikâyeler barındıran fotoğraflar çeker. Fotoğrafa toplumsal nitelikle bakması sonucu, makinesine koca bir yaşamı sığdırır ve bu yönüyle anıları ölümsüzleştirmenin ötesinde fotoğrafın sanat olduğunu kanıtlar. Sadece büyük kentlerde sanat olarak kabul gördüğü daha o yıllarda yarışmalara katılır, kişisel ve karma sergilerde yer alır. İlk kişisel sergisini 1966 yılında Ayvalık’ta açar. Balıkesir Sanat Fotoğrafçıları Derneği (BASAF) ile irtibata geçer. Milliyet Gazetesi tarafından düzenlenen 1983 Abdi İpekçi Fotoğraf Yarışması’nda eseri mansiyon ödülüne değer görülür. 1984’te Ayvalık Fotoğraf Sanatçıları Derneği’ni (AYFOD) kurar. Son sergisini ölümünden bir yıl önce 2018’de açan Aksoy’un fotoğrafçılık malzemelerinden birkaçı, özgeçmişi ve portresi bugün Balıkesir’de bulunan Türkiye’nin ilk fotoğraf müzesinde sergilenmektedir.

“Bir Zamanlar Ayvalık” temasıyla açtığı beş sergide, zaman denilen kavramın Ayvalık’ın çehresine, gül cemaline attığı çizikleri kaydederek kent belleğini oluşturur. Sanatıyla geçmiş ve gelecek arasına mercek tutarak kuşakları yakınlaştırır. Kentin tarihine kendi ışığını düşürür; bugünü geçmişten, geleceği bugünden haberli kılar. Ayvalık temalı kartpostalları, panoramaları kentin tanıtımına katkı sunar. Fotoğraflarında bayram törenleri, sosyal yaşamdan görüntüler, sokaklar, mimari doku ön plandadır. Çocuklar, yoksullar, düşkünler, seyyar satıcılar, sokak çalgıcıları nam-ı diğer Kâzımlar, ayakkabı boyacıları, balıkçılar, kara diken çıkaranlar, ekmeğini denizden kazananlar; simitçi, demirci, nalbur, eskici, at arabacı, faytoncu, çiftçi, fırıncı, manav; toprak işçileri, zeytinciler, tayfalar, asker uğurlayan gençler, köylü kızları ve yorgun Yörük kadını gibi baş kişiler hayatın emekçi yönüne yapılan göndermelerdir. Bir de suya yansıyanlar, yansımalar, ışık oyunları, tren rayları, yollar ve yolculuklar vardır ki onun imgelem dünyasında yerini alarak sonsuzluk anlarına açılırlar. Bir kıyı kasabasına nadir zamanlarda düşen karın sessizliği, hırçın lodosun kıyıyı tokatlaması, rüzgârın ıslığı, bir bayram yerinin şenliği, musluğun ağzında baloncuk oluşturan suyun damlama sesi, sıvası dökülmüş çıkmasıyla Rum evlerinin suskunluğu, kanadı kırılmış değirmen, sabaha uyanan kentin iki yana gerinmesi, esnafın elindeki çalı süpürgesiyle siftaha hazırlanması… Onun objektifinden doğan enstantaneler, Ayvalık’ın kendine has dokusunu oluşturur.

Orhan Peker, Cunda kedileri ile…

O yıllarda özellikle siyah beyaz fotoğraf çekmek sabır, emek, zaman ve maliyet gerektirir ki sırf bu nedenle eldeki malzeme çok dikkatli kullanılmalıdır. Bu amaçla Önder Aksoy düzenli notlar alır, film banyosu için hazırladığı formülleri, reçeteleri, çekmeyi planladığı temaya uygun çalışma programını önceden oluşturur. Çünkü ona göre, ışığı güzel bir gözle görebilmek önemlidir. Bu amaçla dere tepe demeden, bıkmadan usanmadan basar deklanşöre. Ayvalık’ta çekilen filmlerde set fotoğrafçısı gibi çalışır. Bugün artık aramızda olmayan Orhan Peker, Hulusi Kentmen, Ali Sururi, Münir Özkul ve oğlu Ferdi Özkul, Yılmaz Gruda, İlhan Usmanbaş gibi sanatçıların portre çekimlerini gerçekleştirir. Onu emsallerinden farklı kılan özellikleri, çalışma azmi ve disiplinidir. Başarısının kaynağı da ne kadar ustalaşırsa ustalaşsın fotoğrafçılığı içindeki amatör ruh ve profesyonel bakışın verdiği yaratıyla, kendine has yalınlıkta bir üslupla gerçekleştirmesinde yatar. Tabii üretmenin de bir bedeli vardır. Sanatla hemhâl olmak, beraberinde yalnızlığı getirir. Ama yaratı yalnızlığı, aynı zamanda çoğalmanın ön koşuludur.

“Kader Kısmetçi”

Çalışmalarının hikâyeler barındırması edebiyat dünyasının ilgisini çeker. Özellikle “Kader Kısmetçi” fotoğrafı, Enis Batur’un editörlüğünde “25 yazardan 25 öykü”nün yer aldığı 444 isimli kitaba dönüştürülür. Pandemi günlerinde evlere kapanma zamanını yaşayan yazarlardan her biri, onun fotoğrafındaki imgeleri kendi söz dağarcığıyla harmanlayarak 444 kelimelik öyküler kaleme alır. Öykü türünde nasıl ki bir kelime veya cümleyi çekip aldığınızda kurduğunuz yapı çökerse; bir simayı, mekânı, nesneyi fotoğraftan çıkardığınızda kent belleği de siliniverir. Ortak hafızasını yitirmiş, çırılçıplak bir kent silueti kalır geriye. Fotoğraf ânı anıya dönüştürürken, geçmişi geleceğe taşır. İşte sanat ve fotoğraf da gücünü buradan alır. Sanatçı zamana tanıklık ederken, sanatıyla yaptığı daha iyi bir dünya inşa etmenin yolunu, betonda değil dokuya uygun Arnavut kaldırımlarında arar.

Bugün “Bir Kent, Bir Fotoğraf Sanatçısı” adlı eser gücünü, görüntülerin kelimelerle yaptığı ittifaktan alıyor. Kitapta Önder Aksoy’un hayatına, sanatçı kişiliğine değinilirken, arşivi kentlinin hizmetine açılarak hafızalarımızın pası siliniyor. Bu sayede çocukluğuma, Ayvalık’ın sunduğu o rafine hayatıma dönüveriyorum ben de. Kent bugünkü kadar hantallaşmamış henüz. Bize söylemek istedikleri var sanki. Kulağımı yavaşça kitabın kapağına yaklaştırıyorum. Fısıltıyla konuşuyor benimle, “Bana sahip çık!” diyen sesi duyuluyor kentin. İşte değişimi gözler önüne seren bu kitap, kaybettiklerimizi hatırlatıyor bir kez daha. Peki, yolumuza hangi Ayvalık’la devam edeceğimize nasıl karar vereceğiz? Bir kentten beklentilerimizi sıralamadan evvel, sürdürülebilirlik istiyorsak eğer, ilkin kentin bizden ne beklediğini sormamız gerekmiyor mu?

Yaşadığımız çağda Aksoy’un siyah beyaz fotoğraflarını incelerken fotoğrafların bize baktığı hissine kapılıyorum asıl, ürperiyorum. Kentler çok değişti. Değişim ve dönüşüm elbette kaçınılmaz ama Ayvalık son çeyrekte bir cazibe merkezi hâline getirilerek talancı zihniyetin epeyce ilgisini çekti ve payına düşeni fazlasıyla aldı. Küratör İbrahim Karaoğlu’ndan mülhem, kentler bozulma yarışına girse birinciliğin memleketime verilmesini istemem!

Sanatçısının 60 yıllık emeğine ve kente vefa borcunu yerine getiren bu kitabın son satırlarına geldiğimde içimi hüzün ve burukluk kaplıyor. “Keşke annem ve dedem de görebilseydi” diyorum kapağını kapatırken. Ne dedem ne annem ne de Foto Önder bizim dünyamızda yaşıyor artık. Şair arkadaşım Turgut Baygın’ın sözleriyle “uzak bir fotoğrafın siyahına” giderek “son yolculuğa çekilmiş birer niyet kâğıdı” artık her biri. Aksoy’un peşine düşüp bu uğurda bir ömür geçirdiği ışık, üzerlerine ağsın…

Esme Aras