22.Kasım.23
İnsan yaşlandıkça marazi yanlarını meziyet saymaya başlıyor. Alın size bir yaşlılık alameti daha!
25.Kasım.2023
Asla Gözlerini Kaçırma (2018), bir sanatçının kendini bulma yolundaki yaratıcılık sancılarını ele alıyor. Fakat en az onun kadar belirgin olan, arka planda akan Almanya tarihi. Naziler, Doğu-Batı Almanya, Berlin Duvarı’nın yapımı… Uzunca bir film ama hiç sıkılmıyorsunuz. Hikâyesini çok iyi anlatan bir film.
“Çünkü yaşlı bir Almandır gerçek.
Nazilere oy verdi.”


Bir film daha, o da çok iyi: Umudun Dili (2020, Persian Lessons). Nazilerin zulmü yine.
Almanların katlettiği Yahudiler şimdi Filistinlileri katlediyor. Belki elli yıl sonra, durum öyle gerektirirse, Filistin halkının katledilmesine üzülen filmler izleriz.
Ne güzel dünya, değil mi?
30 Kasım
Üç İstanbul’u –vah bana vahlar bana– yeni okumuş olmanın mahcubiyeti içinde kendimi affetme çabam:
Üretilen her metin, her kitap muhakkak ki büyük emeklerin, hatta yıllara yayılan bir okuma sevgisinin ve yaratma hevesinin sonunda ortaya çıkıyor. Başka bir şey olmasa bile bu nedenle değerli. Fakat bazen yazarın iyi niyeti, birikimi yetmeyebiliyor. Ya da okur, bu niyetleri hesaba katmak durumunda değil. Okur olduğumuzda acımasız olma hakkımız cebimizdedir. Klasik yazarları, rüştünü ispat etmiş yazarların kitaplarını bile beğenmeyebiliriz.
Okur acımasızlığımız bir avantaj. Fakat bir de okur trajedisi diye bir şey var: Ömür kısa, kitap çok. Okumak istediğimiz kitapların çoğunu okuyamadan bu dünyadan göçüp gideceğiz. Bu nedenle, bazı kitaplara haddinden fazla geç kalmak affedilebilir bir okurluk hali.
Zaten bu gecikmiş olmak mahcubiyetine de çok takılmamak lazım. Okurluk söz konusu olduğunda “skor” önemli değil. Çünkü unutuyoruz. Yıllar önce bayılarak okuduğumuz kitapların ayrıntılarını bırakın, okuduğumuzu bile unutuyoruz bazen. Bana kalırsa okuma saatlerimizin keyfini çıkarmak kâfi. Okuduğumuz metinle olabildiği kadar derin bir ilişki kurabiliyorsak ne âlâ.
1.Aralık.23
Üç İstanbul müthiş bir roman ve fakat ben başka bir şeyden söz edeceğim. Muhtemelen benden önce başkaları çoktan fark etmiş ve yazmıştır. Çok da önemli değil zaten ama maddi denebilecek bir hata var bu güzelim romanda.
Üç İstanbul’da anlatı zamanı uzun bir döneme yayılıyor. Hürriyet’in, yani 2. Meşrutiyet’in öncesinden başlıyor [hatta bazen geri dönüşlerle 93 Harbi’ne (1877-78) kadar giderek] ta 1924’e kadar geliyoruz. Dolayısıyla, bazen zamanda uzun atlamalar yapıyor yazar. Fakat bir maddi hata var: Hidayet ile Adnan, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’yı görmek için Yıldız Sarayı’na giderler. Adnan, Gazi Osman Paşa’ya o kadar hayrandır ki saraya gitmeye bile razı olur. Fakat Paşa’yı yerinde bulamazlar, o kadar “talihli” olmayı da beklemiyorlardır zaten (Oğlak Yayınları baskısında sayfa 221).

Nedir, Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa –muhtemelen elinden hiç düşürmediği ve taşları bile ikiye yaran keskin kılıcıyla birlikte– 5 Nisan 1900 tarihinde ölümün şanlı köprüsünden geçmiştir.
Oysa birkaç sayfa öncesinde Adnan, Belkıs’a ders vermek için meşhur Mermer Yalı’da iken, Belkıs’ın pederi Erkânıharp Müşiri odaya girer. Belkıs, babasına bir havadis yumurtlar:
Belkıs Illustration’dan başını kaldırdı, “Baba, Koch, Nobel mükafatını almış” dedi. Müşir cevap verdi: “Layıktır herif!”
Adnan, Koch’un başına gelen bu iltifata içinden güldü. (Oğlak Yayınları baskısında sayfa 212.)
Ben tabii önce Koch’un Nobel Edebiyat Ödülü sahibi olduğunu sandım ama yanıldım. Meğer bu Alman hekim “Tüberkülozla ilgili yaptığı araştırma ve keşifler nedeniyle” 1905 yılında Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne değer görülmüş.
Romanın bu bölümünde 2. Meşrutiyet’in (Hürriyet’in) ilanına yakın bir zamanda olduğumuzu zaten anlıyoruz. Yıl neden 1905 olmasın? Koch’un Nobel Ödülü haberi ile bu teyit edilmiş oluyor: 1905’teyiz. Fakat beş yıl evvel yaşam mumu sönmüş olan Gazi Osman Paşa’nın ölümünün üstünden beş yıl geçmiş iken sarayda ne işi var?
3.Aralık.23
Kelime Kavgası (Selis Kitaplar yayınevi, 2005) Abdülhak Şinasi Hisar’ın dergilerde, gazetelerde yayımlanmış yazılarından Tahsin Yıldırım tarafından derlenmiş.
Hisar’ın, ilkin Türk Yurdu dergisinin 246. sayısında (Temmuz 1955) yayımlanmış “Okumak Tesellisi” başlıklı yazısı okuma eylemi üzerine yazılmış çok hoş bir güzelleme.
Kaybettikleri bir şair arkadaşının cenazesinden bahsederek başlıyor yazıya Abdülhak Şinasi Hisar. Cenaze sırasında Hisar’ın arkadaşı, ölen şair için “Kaybettiğimiz bu şair o kadar çalışkandı ki, gece gündüz okurdu” deyince Hisar “hayret içinde” kalmış. Çünkü Hisar’a göre, okumak bazen çalışmak anlamına gelse de bir külfet, bir zahmet olan çalışma okuma değil, yazma eylemidir. Yazının bundan sonra Hisar, okumanın güzel, rahatlatıcı taraflarını anlatıp duruyor. Kısa bir yazı ama bence söylenecek her şeyi söylemiş.
İletişim Yayınları’nın meşhur sloganını bilirsiniz: “Okumak iptilâdır, müptelâlara selam!” Ben Ankara’ya ilk geldiğimde, eğer hafızamın oyununa gelmiyorsam, İletişim Yayınlarının kendi kitaplarının satıldığı bir yer vardı Selanik Caddesinde. İletişim’in kağıt torbalarının üzerinde de işte bu slogan yazardı.
Hisar’a dönelim, o da okumayı bir iptilaya benzetir:
“Zaten en büyük rahatlık, tabiatımızın ihtiyacını tatmin edebilmektir. Hemen her tabiatın ihtiyacı başkadır. İçki sevenler daima içmek isterler, içen, hasta veya sıhhatli, neşesiz veya neşeli, muttasıl içmek ve sarhoş olsa da yine içmek ister. Kumarbaz gece gündüz oynamak, kime rast gelse onunla oynamak ister. Artık kaybedecek bir şeyi kalmasa da oynamak ister. Okumak ihtiyacını duyan da her gün ve her gece, memnun veya meyus, muttasıl okumak ihtiyacındadır. Eli altında, her zaman, bir kütüphane bulunmalıdır. Tiryaki, yeni sigarasını bitmek üzere olan sigarasiyle yaktığı gibi, o da, elindeki kitabın bittiği dakikada yeni bir kitaba başlamak ister. Okumak, bir iptilâdır.” (Kelime Kavgası, s. 137-38)
Okumayı bir teselliye benzeten Hisar’a hak veririm doğrusu. Okumak, birçok şeye iyi gelir. Başta can sıkıntısına. Okumak eylemini azımsamak, hafife almak değil bu. Neden olsun?
Fakat bana öyle geliyor ki artık bu sosyal medya çağında okumak iptidai bir iptila olacak. Bilhassa e-kitapla başı hoş olmayan, okuma alışkanlığını basılı kitaplardan, kütüphanelerden edinmiş bizler, eski tip okurlar, semti meçhule gittikçe bu okumak denen iptila ya kaybolacak ya da öyle bir şekil değiştirecek ki artık sokakta görsek tanıyamayacağız.
Okumak, hakikaten büyük teselli. Çocuklara, gençlere, öğrencilerine okuma sevgisi ve alışkanlığı vermek, bence bir öğretmenin en önemli görevi. O yüzden, bunu başarmış öğretmenlerimi sevgiyle anarım hep.
4.Aralık.23
Mithat Cemal Kuntay, her Türk genci gibi şiirle başlıyor tabii edebiyata. Yurt sevgisi dolup taşan, biraz da hamasi şeyler yazdığı söyleniyor. En bilinen dizeleri şunlardır herhalde Kuntay’ın:
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır.
Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.
1922 yılında Mustafa Kemal, mecliste Kuntay’ın bir beytini (Ölmez bu vatan, farz-ı muhal ölse de hatta / Çekmez kürenin sırtı bu tabut-ı cesimi) okuduğunda popülerliği artıyor örneğin. Fakat biz bugün onu şairliğiyle değil, daha ziyade romancılığıyla ve biyografi yazarlığıyla anıyoruz.
Asıl meseleye gelelim: Üç İstanbul’un kitap olarak yayımlanma tarihi 1938. Fakat öncesinde, tefrika edilmiş sanırım. Biz şimdi bayıla bayıla okusak da zamanında, yani roman tefrika edildiğinde pek ilgi görmemiş. Şu anekdot çok güzel:
Romanın tefrika edildiği günlerde birisi “Yahu bu Midhat Cemal’in nesrine de tahammül edilemiyor!” deyince Yahya Kemal, kitaplara geçen meşhur nüktesini söyler: “Biz onun şiirlerine otuz senedir tahammül ediyoruz, siz nesrine üç ay tahammül edemediniz!”
Yukarıdaki alıntı, değerli yazar Beşir Ayvazoğlu’nun kitabından. Ayvazoğlu, aşağıda gördüğünüz fotoğraftan yola çıkarak bir kitap yazıyor: 1924 – Bir fotoğrafın Uzun Hikâyesi (Kapı Yayınları).
1924’e uzun süre aç kalmış bir faninin ekmeğe, suya saldırması gibi saldırdım. Henüz bitirmedim ama böyle bir çalışmaya ancak şapka çıkarılır. Okuyup bitirince bahsedecek çok şey çıkacağına eminim.
Haydi gelin fotoğrafa bakalım.

Sağda ayakta dikilen Mithat Cemal Kuntay, yanındaki oğlu Vedat. Arkada iki hizmetçi. Masadakileri sol baştan say: Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Süleyman Nazif, Mehmet Akif, Sami Paşazade Sezai.
1924 Eylül’ünde ölümsüzleştirilen bu fotoğraf, Mithat Cemal’in Mısır Apartmanındaki dairesinde verdiği bir ziyafette çekilmiş. Ziyafetin nedeni bir kutlama. Mehmet Akif’in Âsım’ının (Safahat’ın 6. kitabı) yayımlanması üzerine Kuntay bu muhteremleri evine davet etmiş kutlama için.
Ayvazoğlu’nun demesine göre, masada herkes kendi şiirlerini okudukça (Akif dışında, o kendi şiirini okumamak için direnir) Abdülhak Hamit ölçüsüzce övüyor. Şiirini okuyacak olan, Hamit’e saygıyla, “Sizin huzurunuzda…” diye lakırdı edince Hamit, “Benim eserlerimde bu muvaffakiyet ne gezer!” deyip duruyor. Amacı, karşısındakini överek kendini daha da çok övdürtmek. (Tam bir tilki bu Hamit: Nâzım’a da elini öptürmüştü. Bakınız: Putları Yıkıyoruz.)
Sanki Üç İstanbul’dan bir sahne değil mi okuduğumuz?

Bir de içki mevzuu var. Masada içki olmadığını görünce Hamit, Mithat Cemal Kuntay’a dönerek, “Beyefendi,” der, “bu tabakları öksüz bırakmamak için yanlarına birer kadeh ilave etsek nasıl olur?”
Ayvazoğlu’na göre aslında böyle diyerek, örtülü olarak Akif’ten izin alınmak isteniyor. Çünkü Akif dindar herif. Bir ayrıntı daha: Men’i Müskirat Kanunu (İçki Yasağı Kanunu) 1920 yılında, uzun tartışmalar sonucunda ve bir oy farkla kabul ediliyor Meclis’te.
Fotoğrafın çekildiği anda, 1924’te yani, yasak biraz tavsamış çünkü kanun yürürlükte olsa da Hükümet bir Kararname ile yasağı epey gevşetmiş. Kanun yürürlükte hâlâ (1926’da kalkacak). Fakat asıl mesele şu: masadaki hemen herkes Akif’in içki yasağından yana olduğundan emin.
Akif, Hamit’in gizli taşı üzerine gülümseyerek şöyle diyor: “Aman, bana teklif etmeyiniz de siz nasıl arzu ederseniz öyle harekette buyurunuz.”
Fotoğraftan sonra masaya içki geldi mi gelmedi mi bilmiyoruz.
Onur Çalı

Ellere sağlık üstad. İptilâ kısmına, Murat Uyurkulak’tan şöyle bir katkı yapmak isterim.
Murat Uyurkulak’ın 2011 yılında Metis Yayınları’ndan çıkan ‘Bazuka’ kitabındaki ‘Tutkular Kitaplığı’ öyküsünde kahramanımız Murat Davman seri cinayetlerin ipuçlarını toplarken, gazeteci yazar Reha Mağden’in de ifadesine başvurur. Davman’a göre katilin amacı bu cinayetlerle kıymeti bilinmemiş edebiyatçıların tanınmasını sağlamaktır. Mağden’in yanıtı ise şöyle olur:
“İyi edebiyatçıların değeri er geç bilinir, bunun böyle olacağını da her iyi edebiyatçı bilir… Asıl vahim ve acı olanı, değeri bilinmemiş okuyucuların durumudur… Okudukça zevkler incelir, daha tuhaf daha rafine kitaplara, yazarlara el atmaya başlarsınız, bu meşgale sırasında muhtemelen hayat gailesi bakımından dibe doğru batmaktasınızdır. Okuduklarınızı, müstesna olduğunu düşündüğünüz satırları birilerine anlatmak istersiniz, zira şahsa mahsusun hazzı kısa sürer, ömrü uzun olan paylaşmaktır. Fakat ortalığı her zamanki gibi kaba saba kelimeler, düşük cümleler işgal etmiştir, o gürültüde sizi kimse duymaz. Okumak hem bir hayat başarısızlığının, ki unutmayın okumak mağlupların işidir, hem de derin bir yalnızlık hissinin sebebi olup çıkmıştır. Okuduğunuz onca kitabı, hayatınızı yatırdığınız o zorlu ve hassas meşgaleyi mezara götüreceğinizden korkmaya başlarsınız. Ve siz de bilirsiniz ki yalnız ölmek zordur, arkanızda mutlaka birkaç müttefik, birkaç şahit bırakmak istersiniz…”
Katkı için teşekkürler…