
Hayal meyal bir ses yankılanıyordu kulaklarımda.
“Üç tane hakkım var değil mi?”
Kendimi yoklama ihtiyacı hissettim. Hayır, pişmanlık duymuyordum. Kırıntısı bile yoktu içimde.
“Üçünü de aynı ürün için kullanmak istiyorum.”
Emindim, üşenmiyordum da. İstesem şu an geri dönebilirdim. Yağmurdan ne olacaktı ki. Ama istemiyordum. Bu kadar basitti.
“Ne zamandır bekliyordum.”
Oysa pişmanlık için şartlar son derece müsaitti. Yağmurlu bir akşamdı. Arabalar küçük su birikintilerinden sertçe geçerek keyfimi kaçırabilirdi. Market şurası zaten deyip evden şemsiyesiz çıkışıma kafayı takabilirdim. Sonra kaldırımda bir oraya bir buraya yağmur altında bile cirit atan sokak köpeklerinden tedirginlik duyabilirdim. Ama hayır, kendimden emin kıvrak adımlarla ve poşetimin harmonik salınımlarıyla apartmana doğru yürüyordum işte.
Hayal meyal varlığını sürdüren o ses apartmanın sessizliğine adım atınca daha belirginleşti.
“Kırılışına bayılıyorum bunların!”
Onuncu kattaki asansörü çağırmak için tuşa bastım.
“İstanbul serisi senede sadece birkaç defa geliyor.”
Yeniden kendimi yoklama ihtiyacı hissettim. 9… 8… 7… Bu yağmurda sırf bunun için geri mi dönecektim? Yok daha neler. Komikti. 6… 5… 4… Hem alacağımı almıştım marketten, sırf bu nedenle yeni bir alışveriş de yapamazdım. Sanki gecikmişti asansör. 3… 2… 1 Daha yavaş mı inmişti bu defa? Asansörün kapısını açtım. Kabine girer girmez dev ayna belimden itibaren ikiye böldü bedenimi. Diğer yarımı, bacaklarımı göremiyordum. 1… 2… 3… Çalan müziği dinledim. Evgeny Grigenko’dan Valse. Yöneticinin kültürlüsü böyle oluyordu. Katlarda yükseldikçe bir hafifleme, bir rahatlama geldi üzerime. 4… 5… 6 İndim. Grigenko işe yaramıştı. Hayal meyal duyduğum o ses kaybolmuştu.
Poşetleri mutfak masasına bıraktım. En nefret ettiğim işlerden biri marketten aldıklarımı yerleştirmekti. Kiminin mutfak çekmecelerine, kiminin buzdolabına, kiminin banyo dolabına ve kiminin de kilere konması gerekiyordu. Neyse ki akıllı davranıp kasiyerden fazla poşet istemiştim ve tekrar sepete doldurduğum ürünleri bir kenarda gruplandırarak öyle koymuştum. Bu işle uğraşırken ben, sonra gelen müşterinin –saçları kıvırcık ve kızıl renkli bir kadındı– bütün konuşmalarını duymak zorunda kalmıştım.
“Kaç aydır kataloglarınızı takip ediyordum. Görünce çıldırdım.”
Dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi davrananlardan ve buna yürekten inananlardan korkardım. Çünkü mutlaka etrafına da bulaştırırlardı o tuhaf hallerini. Siz de inanmaya başlardınız onunla birlikte. Ne yani derdiniz başlangıçta, bu basit ve sıradan şey o kadar değerli mi? Bütün motivasyonunu ve yaşam enerjini buna harcayacak kadar kıymetli bir mesele mi? Sonra dinledikçe şüpheye kayardı şaşkınlığınız. Nihayet siz de ona inanmaya başlar, aynı uğurda beraber savaş verirdiniz hatta. Bu kıvırcık kızıl saçlı ufak tefek sevimli kadın da tam olarak böyle biriydi. Hayal meyal bir ses bırakmıştı kasadaki o konuşmaları zihnimde.
Poşetleri gruplama fikrim meyvesini vermişti. Yerleştirme işini bu sayede çabucak bitirdim. Yine de –kendimce– büyük bir hengâme olarak gördüğüm bu durum sona erince yorulduğumu hissettim. Oracıkta mutfak masasına oturup sekiz paketten meydana gelen -ekonomik paketti orijinal adı- kremalı bisküvilerden bir kolon çıkarıp yemeye başladım. O anda ses geri geldi.
“Diğerleri gibi değil, bir parça kırmak yetiyor.” Kıymetlimisss
Umursamadım. Dünden kalan yemekleri dolaptan çıkarıp ocağa koydum. Ama altını yakmadan öylece bıraktım. Bir yorgunluk çökmüştü üstüme. O kafa karıştırıcı fısıltılar da ruhumu yormuş olmalıydı. Bir şeyler isabet etmişti işte canıma. Biraz uzanayım düşüncesiyle yatak odasına geçtim ve başımı yastığa koydum. Kremalı bisküvi yalancı bir tokluk hissi meydana getirmiş olmalıydı. Dalmışım.
Bazen, araya bir uyku girince mesela, insanın ruh halinde ve kararlarında değişimler meydana gelmesi rastlanan bir durumdu. Belki de uyuyup uyanınca daha sağlıklı bir düşünme evresine geçiyordu zihnimiz. Yataktan kalkıp mutfağa gittim. Ocakta bekleyen tencerelerin altını yaktım. Fiyatı yarı yarıya düşen altın külçesi büyüklüğündeki o bitter çikolata şimdi bana kaçırılmış bir fırsat olarak görünüyordu. Yanan ocaklara gözlerimi kısarak bakarken bunu düşünüyordum. Kendimi tencereyi sarmış alevlerin dansından kurtarıp lavaboya geçtim sonra. Apaçık bir şekilde içimde hissettiğim şey pişmanlıktı yüzüme soğuk suyu serperken. Havluyla kurulanıp oturma odasına geçerek saate baktım. Daha kapanmasına iki saat vardı marketin. Fakat yağmur devam ediyordu. Şemsiye bu sağanağa kâr etmezdi, iyi biliyordum. O yüzden önce yemeği yemeye karar verdim. Sonra bakalım o zamanki ruh halim ne olacaktı. Fevri bir harekette bulunmak da istemiyordum. İki saat vardı önümde.
“Siz eğer almıyorsanız sizin yerinize ben bu hakkı kullanabilir miyim?”
Çorbayı kaşıklarken artık iyilik yaptığıma inanmıyordum. Daha çok kendimi kandırılmış biri gibi hissediyordum. Kahvelerin yanına kırıp koyabilirdim o çikolatayı, hem de defalarca. Sabahları aç karna bir parça atabilirdim ağzıma. İşten gelince sofra hazırlanana kadar beni yatıştırabilirdi. Bunları o anda nasıl düşünemediğime şaşıyordum. Kumandayı alıp kanalı değiştirdim. Olacak ya, türlü kelimelerin havada uçuştuğu bir yarışma programında karar kıldım. Sunucu sordu: “Acı bir çikolata?” Bitter diye yankılandı cevap içimde. Sonra bu denk gelişin -herkes gibi aslında- benim için ilahi bir işaret olduğuna karar vermekte gecikmedim. Mutlaka geriye dönüp market kapanmadan o bitter çikolatadan almalıydım. Nedense şeytani bir işaret olacağına ihtimal vermiyordum beni ayartan düşüncelerin. Bunun neresi şeytanca olabilirdi ki zaten?
Hazırlandım. Perdeyi aralayınca sokak lambasında yağmurun azaldığını net bir şekilde gördüm. Hani artık yağmıyor desem yalan söylemiş olmazdım, o kadar. Şemsiye almak istemedim bu yüzden. Gereksiz ağırlık yapmak istemiyordum. Hem market şurası, hemen gider gelirdim.
Sokağa çıktığımda beklemediğim bir telaş vardı üzerimde. Kaygılıydım. Ya bitmişse diyordu içimdeki o ayartıcı ses. Ya kalmamışsa? Böyle bir fırsatı nasıl kaçırmıştım! Nasıl bir gaflet anına yakalanmış ve elimin tersiyle kısmetimi itip başkasına ikram etmiştim üstelik. Ama bu imkansızdı. Görmüştüm. Çok fazla çikolata vardı ve iki saat içinde bitmiş olamazdı. Kaldırımda yürürken birkaç köpek gördüm yolun karşısında. Arka arkaya dizilmişlerdi ve tuhaf bir şekilde yan yan koşarak sanki yetişmeleri gereken bir yer varmış gibi hareket ediyorlardı. Yolun bu tarafında olmadıkları için kendimi şanslı hissettim.
Uzaktan, yüz metre kadar ötede, market tabelası ve ışıkları görününce içim kıpır kıpır oldu. Elime o notebook klavyesi büyüklüğündeki çikolatayı alınca nasıl mutlu olacağımı hayal ettim. Yırtılmasın diye kabını -İstanbul serisi yazıyordu üzerinde ve Kız Kulesi resmi vardı- bir mektup zarfı gibi özenli açışımı gördüm. Sonra bir parça kırmak için zorlanışımı… Evde kahve kalmış mıydı acaba? Ne zamandır içmediğim için hatırlamıyordum. Mutlaka bir paket de kahve almalıydım, ne olur ne olmaz. Zaten hedefime ulaşabilmem için elli lira üstü alışveriş yapmam gerekiyordu. Acaba yüz liralık alışveriş yapıp iki tane mi alsaydım çikolatadan?
Yolun karşısına geçtim. Marketin o sarı kapısına yaklaştım. İttim heyecanla. Paçalarım farkında olmayarak bastığım su birikintileri yüzünden ıslanmıştı. Kapının camıyla temas edince iz bıraktılar. Uyguladığım kuvvet iade edilmişti çünkü. Yeniden ittim kapıyı. Olmuyordu, açılmıyordu. Ne kadar aydınlık dursa da içerisi -alışkanlıktan olmalı- ellerimi siper edip içeriye baktım. Kimsecikler yoktu etrafta. Ama nasıl olurdu, kapanamazdı! Saatime baktım, bir yanlışlık mı var diye. Yoktu, doğruydu işte. Daha kırk dakika vardı kapanmasına. Sonra camdaki etiketi görünce gardım düştü, açılış ve kapanış saatleri yazıyordu üstünde. Kış uygulamasına geçilmişti. Bir saat daha erken kapanıyordu artık. “Vah Don Kişot,” dedim kendi kendime, geri dönmem gerekecekti şimdi. Kuş ellerimdeyken kıymetini bilememiştim ve o şimdi uçup gitmişti.
Yağmur bir kez daha sahne almıştı. Bir araba su sıçratırken son anda kaçmayı başardım. Seferden elim boş dönüyordum. Takıntılı bir şekilde sokak lambalarına bakıp duruyordum kaldırımda yürürken. Sanki giderek şiddeti artıyordu yağmurun. Ve ben daha hızlı yürüyordum. İlk başarısızlıktan sonra iki yol doğardı insanın önünde. Ya vazgeçer hayatına devam edersin kaldığın yerden ya da yeni bir hamle yapmak için zihnin çalışmaya başlardı. Kendime kızmayı seçmiştim ben. Bir çikolata için yaptığım şeye bak. Evde dinlenmek, televizyon karşısında çayını yudumlamak varken olacak şey miydi şu düştüğüm hal. Daha hızlı yürümeye başladım. Az ileride iki tane köpek vardı. Oldukları yerde durmuş bir noktaya bakıyorlardı. Sonra belirsiz bir şeye aynı anda havladılar. Bekledim olduğum yerde. Birkaç dakika sonra yürüyüp gittiler. Islanmıştım iyice. Apartmana girdiğimde yağmurun uğultusundan kurtulan kulaklarım rahatladı sessizlikte. Asansörü çağırdım. İkinci kattaydı. Ben ikinci katta otursaydım asansör kullanmazdım. Hatta üçü bile zorlardım. Aidat veriyorsam elbette kullanacağım diyen bir ses duydum içimden. Asansörün kapısını açıp adımımı atınca kabine Farid Farjad’ın Golha’sı çalmaya başladı. Mağlup kalbime iyi geldi bu melodi. Yöneticiyi bir kez daha takdir ettim.
O akşamın geri kalanı tavşan kanı olduğuna kendimi inandırdığım çayımla televizyon karşısında geçti. Çikolata reklamlarını bitter ya da değil umursamadım. Yarın yine zor bir gün olacaktı çünkü benim için. Bir daha böyle çocukça heveslerle zamanımı ve enerjimi boşa harcamamalıydım.
***
Ertesi gün iş yerinde, sırası gelenlerin fatura tahsilatlarını yaparken, söz konusu olay zaman zaman aklıma gelse de konunun kapandığına inanıyordum. Hatta Bade Hanım çayın yanına aldığı çikolatasıyla önümden parfüm kokusunu bırakarak geçince içimde o külçe bittere dair bir isteğin artık kalmadığına ikna oldum.
Mesai bitiminde her zamanki gibi dolmuşa bindim. İnince kaldırımda yorgunluğuma aldırmadan çevik adımlarla yürümeye başladım. Marketin oradan geçerken içimde uyuyan kedi bir gözünü açıp bakmış gibi hissettim. Adımlarım birden yavaşladı. Mutlaka bitmiştir, kalmamıştır… Şansımı deneyebilirim… Hem ne kaybederim ki… Bu konu kapanmıştı, kendime olan saygımı kaybetmek istemiyordum. Basit bir alışverişi karakter gösterisine çevirmek sence de komik değil mi?
Kapısını itip girdim marketin. Kalp atışım hızlanmıştı. Kremalı bisküvinin ekonomik paketinden alıp bıraktım kolumdaki sepete. Evet, dün de almıştım ama yedek durmasında bence bir sakınca yoktu. İş yerinde iyi gidiyordu çayla. Dün kararsız kalıp almadığım top peynirden aldım sonra. Kahve çeşitlerinden iki tane koydum sepete. Birazdan malum hedefe doğru yöneldim. Bunlar elbette elli lira üzeri alışveriş için yeterliydi. Kasaya gelince pek ilgilenmiyormuş gibi öylesine baktım kasiyerin arkasındaki fırsat ürünlerine. Elli lira üstü alışverişlerde bunlardan istediğinizi indirimli fiyata alabiliyordunuz. İki tane kalmıştı klavye büyüklüğündeki o çikolatalardan. İşte bu kadardı. Artık alıp evde kahveyle ikisini bir aşk halinde bir araya getirebilir ve anın tadını çıkarabilirdim. (Her ne kadar bu tabiri sevmesem de.) Önümdeki adam lebalep dolu sepetini boşaltıyordu. Üst üste okutulan ürünlerden gelen dıt dıt sesleri sinirimi bozmaya başladı. Sonra çikolatanın büyüsü kayboldu içimde. Eskisi gibi istekli olmadığımı fark ettim. Almadan gidebilirdim. Önümdeki adam, nihayet sepet boşalınca, üç yüz liralık alışverişi için dört tane fırsat ürünü seçti. Diş macunu, demlik poşet çay ve iki tane bitter çikolata. O an içimdeki kötü düşüncelerimden dolayı cezalandırıldığımı hissettim. Canım yandı. Birden –kendimden hiç beklemezdim bunu– “Ama ben de alacaktım o çikolatadan,” deyiverdim. Adam yadırgayarak baktı suratıma. Sonra poşetlerini gövde gösteri yapar gibi tek başına kollarına geçirerek çıktı marketten. Sıra bana gelince kasiyer kız gülümsedi, “İsterseniz alt caddedeki diğer mağazamızdan alabilirsiniz İstanbul serisi çikolatalarımızdan. Ben sizin için arayıp sorabilirim.” Pişmanlığım derhal ödüllendirilmişti. Affedilmiştim. “Evet, isterim.” Aradı. Telefonu kapatmadan önce bana hitap ederek konuştu bu sefer kasiyer kız. “Ellerinde yirmi tane varmış. Ayırsınlar mı sizin için bir tane? Merak etmeyin, burada elde ettiğiniz alışveriş hakkını orada kullanabilmeniz için fişinizi göstermeniz yeterli olacaktır.” Bir çikolatanın beni böyle bağlamasını yadırgamıştım o anda. Hevesinin insanı olma derdi hep dedem. Nereden geldiyse aklıma, hatırlayıverdim. “Gerek yok,” dedim, “ayırmasınlar.”
Dışarıya, sarkaç gibi sallanan poşetimle çıktığımda yağmur yağıyordu. Ne zaman başlamıştı, hiç de fark etmemiştim marketteyken. Ama dersimi almıştım. Sabah yanımda götürmüştüm şemsiyeyi hava durumuna bakarak. Sapındaki tuşa basınca patlayarak açıldı. Alt caddeye doğru yürüdüm. En azından bir tane almalıydım. “Ellerinde yirmi tane varmış.” Orada, diğer şubede, beni bekliyordu. Zafer hiç bu kadar garanti olmamıştı. Bu kolaylık yine hevesime kement atarak çekip alır gibi oldu. Eve dönebilirdim, apartmanı yeni geçmiştim. Özetle kararsızdım. Eskisi kadar önemsemiyordum şimdi çikolatayı. İki raket arasında tenis topu gibi halden hale geçiyordum. Yeri garantiydi ve ulaşılabilir durumdaydı çünkü. Sonra kafenin oradan geçerken garson çocuğun tepside taşıdığı kahveyi gördüm. Yanına kırılmış bir çikolata parçası koymuşlardı. Nereden geldiyse aklıma ya da kim fısıldadıysa artık, “Ya bir kafe sahibi gidip bütün çikolataları fırsat bu fırsat diyerek almaya kalkarsa?” Böyle düşünüp durdum olduğum yerde. Poşet de durdu. Olabilir miydi? Pekâlâ mümkündü. Üstelik bir değil birçok kafe sahibi yapabilirdi bunu. Mantıklıydı. Derhal harekete geçtim. Hızlı adımlarla alt caddeye yürüdüm. Marketin kapısından bir hışımla girip elimde fişle rafları fırtına gibi geride bıraktım. Kasaya yaklaşırken arabasını ağır aksak süren bir kadının önüne geçmeyi başardım. Kasiyer delikanlıya fişimi uzattım. Az önce edilen telefondan haberi vardı. “Yüz lira üstü alışveriş yapılmış,” dedi, “iki tane ister misiniz?” Başımı salladım.
Ellerimde tutuyordum, hem de iki tane birden. Gerçekten ağırlardı. Külçe altın gibiydiler. Kırmak zor olacaktı. Eve gider gitmez bol köpüklü bir kahve yapacak ve yanına bitter çikolata kıracaktım. Poşete geri koydum zaferimin nişanesini ve kaldırımda ıslık çalarak yürümeye başladım. Yeniden üst caddeye çıktım. İki köpek birbiriyle dalaşıyordu kaldırımda. İçimde tuhaf bir enerji bir özgüven patlaması vardı. Üzerlerine doğru yürüdüm kararlılıkla. Sadece bu yetmişti. Kaçıp gittiler. Korktuğunu belli etmeyen kazanırmış.
Asansörü çağırdım. İnşallah yağmur şiddetini arttırır. 11 10 9 Cam kenarında, yağmur şırıltısı eşliğinde kahve içmek ne harika olacak. 8 7 6 Ama kahvenin köpüğünü iyi ayarlamam gerek. Bir kitap lazım. 5 4 3 Kahveyle ve tabii ki çikolata görünecek şekilde bir fotoğraf. 2 1 0 Bindim. Müziğin ritmine bıraktım kendimi. Battal Gazi film müziğiydi çalan. Gözlerimi kapatıp kollarımı iki yana açtım. Macar besteci Miklos Rozsa’ya aitti ve başka bir film için bestelemişti. Ama şu an zihnimde Cüneyt Arkın’ın o harika performansı ve filmden kareler akıyordu. Müzikler içimizde bir yerlerde saklı kalan görüntüleri hayal âleminde uyandırıp canlandıran anahtarlar olmalıydı.
Cezveyi ocağa koydum. Uzun ve zorlu bir seferden zaferle dönmüş bir kahraman gibi hissediyordum. Köpüğü harika oldu kahvenin. Sevgiliden gelen bir mektup gibi özenle açtım paketini çikolatanın. Dışarıda yağmur şiddetini artırmıştı. Cam kenarındaki koltuğa oturup raftan bir kitap çektim, Refik Halit Karay’a aitti.
***
Bir ay sonra buzdolabını açtığımda hâlâ orada duruyordu İstanbul serisi çikolatalar. Kahvaltılıkların arkasında unutmuştum. İlk gün bir parça yemiş, daha sonra elimi sürmemiştim. Hep böyle miydi? Sevdiğim bir şiirin sevdiğim bir mısrası geldi aklıma: “Kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi.”
Özay Erdem
Not: Söz konusu mısra İbrahim Tenekeci’nin “Mırıldanmalar” şiirinde geçmektedir.

Çikolata aşığı biri olarak taa derinlerde hissettim bitterin acısını. Çok güzel bir hikaye. Bol okumaları olsun 🙂
Çok teşekkürler Elvan. Ah bu çikolata aşıkları :))
Hikâyedeki takıntılı düşünceler ve eylemler çok dikkat çekici, meraklandırıcı. İç sesler de hikâye ile çok iyi bütünleştirilmiş. Ayrıca edebi bir son bu hikâyeye çok yakıştı. İşte bu! 🙂
Hikayeye kuş bakışı bakmayı başaran uzman bir okur yorumu. Çok teşekkürler Vildan. Umarım gerçekten bunlara layık bir yazı olmuştur 🙂
İkilemde kalınan durumların sonucu gerçekten merak uyandırıcıydı. Betimlemeler oldukça güzel ve insanda dejavu hissi bıraktıracak cinstendi. Tebrik ederim
Merve Hanım, çok teşekkür ederim . Dejavu hissi… Farklı bir pencereden bakmışsınız. Seviyorum bu tür tespitleri. Sağ olun.
Heveskâr olma ve akla düşüp çıkmama halini hikâye edişinizi sevdim. Pek çoğumuzun yaşadığı ama kendine bile itiraf etmekte zorlandığı günlük hayatın teferruatlarını, hesaplarını işlemeyi seçmek ne incelikli bir seçim. Öykücü olarak sahip olmamız gereken önemli bir bakış açısı gibi geliyor bana. Yer yer yazarın sesi çok mu duyuluyor, özellikle iç monologlar arttığında? Ama çok emin değilim bundan. 😊
“Akla düşüp çıkmama” Ya da hevesin aklı yönlendirmesi mi demeli bilmiyorum 🙂 Günlük hayatın teferruatları konusunda haklısınız, bilinçli bir seçim. İnsanlık halini öyküde yakalamak böylece daha mümkün oluyor. En azından ben böyle düşünüyorum 🙂 Yazarın sesi konusundaki tespitinizi dikkate alacağım. Olabilir… Çok teşekkür ederim Başak Hanım okuma zahmetiniz ve katkınız için 🙂
Çok güzel bir hikaye olmuş, günlük hayatın sıradan meselelerini bu kadar güzel ifade edebilmek ve okuyucuya yaşatmak, bu sıradan meselelerde okuyucuya merak uyandıran ve dersler veren bir dünya yaratmak kolay değildir. Hasan Ali Toptaş okur gibi hissettim. Kalemine ve yüreğine sağlık.
Çok teşekkürler Aysel hocam, mutluluk duydum 🙂 Sıradan meseleleri işleyip çekici kılma, evet bunu yapmaya çalışmıştım. Ve merak da uyandırması ayrıca sevindirdi… Yetkin bir okurdan bunları duymak ne güzel 🙂
Evgeny Grinko. Severek dinlerim. Dinlerken bambaşka diyarlarda bambaşka rüyalarda dolaşırım. Hikayenize çok yakışmış. Yazım gücünüzün kaleminize kattığı renkleri daha da renklendirmiş. Edebi yönünüzdeki naif insan kalp atışlarınızın sesinde de var. Sizinle birlikte çalışabilmek onur bizler için. Yüreğiniz dert görmesin..
Çok teşekkürler Aysun hocam. Utandırdınız… Yorumunuzu okurken edebi metinden bir paragraf okuyormuş gibi hissettim. Sizin zaten hayatın her alanına karşı özenle yaklaşan bir tarafınız var. Burada bile hissedilmiş… Aynı güzel duyguları ben ve diğer hocalarımız da sizin için hissediyoruz, eminim… Evgeny Grinko’nun insanı çabuk ele geçiren bir tarafı var. Hikayeye yakışmasına sevindim 🙂 Tekrar teşekkürler 🙂
Benim cok haddime olmasada kalemi kuvvetli, doğal akıcı anlatımıyla hikayeyi yaşatan, kelime seçimlerine bile dikkat eden, gönlü ve kalemi geniş insan basarilar..
Estağfurullah… Çok teşekkürler Musa. Mutluluk duydum. “Hikâyeyi yaşatan.” Bu ifadeyi ayrıca sevdim 🙂
Betimlemeleri sevdiğim doğrudur.🫶 Yine okurken kafamda resmedip içine girdiğim bir öykü.Benim gibi net birinci içim yorucu 😅 Allah aşkına!! Git artık al şu çikolatayı diye okudum. 😃 Sonuç bana ‘İnsan ulaşamadığı şeyin delisi ulaştığı şeyin nankörüdür’ sözünü hatırlattı.Tebrikler. Elinize sağlık Özay hocam.Takipteyiz
“kafamda resmedip içine girdiğim bir öykü…” Çok teşekkürler Serpil hocam. Okuru isyan ettirip al artık şu çikolatayı dedirtmek güzel gerçekten. 🙂 “İnsan ulaşamadığı şeyin delisi ulaştığı şeyin nankörüdür.” Söz, öykünün ana fikri gibi olmuş. Sağ ol. 🙂
Hikâyeyi okuduktan sonra “İstanbul serisi çikolata” aldım desem sesimi duyar mısınız Yazar Bey? 🙂 Hikâyede harika betimlemelere maruz kalmaktan mutluluk duydum ve huzurla okudum. Hatta “Aaaa aynı ben!” demeden alıkoyamadım kendimi 🙂 Kaleminize sağlık efendim:)
Sesinizi duyup geldim Esra Hanım 🙂 Hikâye madem çikolata aldırdı size, günlük hayata tesir etmiş diyelim o vakit. Gerçek ve kurmaca kesişmesi 🙂 Çok teşekkürler nazik yorumunuz için. Okuyucunun kendini bulması bir yazarı her zaman mutlu eder ayrıca :))
O kremalı bisküviler hakikaten çok iyi gidiyor ofiste falan, iyi ki almış; keşke gene alsaymış. Bence de bir zararı yok .) Ellerinize sağlık, çok beğendim öyküyü. Edebiyat Burada’dan Serkan Türk söyleyince haberdar oldum öykülerinizden. Siz yazın, biz okuyalım