
Aslı, iki caddeyi buluşturan köşebaşında “Avenue de University” yazan tabelanın gösterdiği yöne baktığında içinden “Kartpostal güzelliğinde bir kent.” diye geçti. Montreal’i tanımlayabilecek en güzel cümle bu olsa gerekti. Çıktığı uzun yürüyüşlerde cep telefonunun kamerasıyla yakaladığı görüntüler, bu düşüncesini destekliyordu. Kartpostal güzelliğindeki bu kentte uzun yürüyüşlere çıkmayı seviyordu. Belki ayak basmadık yerleri azaldıkça kendisini bu kentin bir parçası gibi hissedebilir, yabancılığından kurtulurdu.
Mount Royal’a doğru hafifçe yükselerek uzanan cadde gençlere kucak açmaktan mutlu görünüyordu. Genç kadının aklından bir an yönünü dağa doğru çevirmek geçti ancak ayakları bu düşünceye karşı çıktı. Evden ayrılalı iki saati geçmişti. Üstelik gökyüzünden de güneş yağıyordu. Ara vermeli, dinlenmeli, yakınmakta haklı olan ayaklarının gönlünü hoş etmeliydi. Gözleri, kampüsü çevreleyen bir metre yükseklikteki ince demir parmaklıkların arasından görünen bahçeye takıldı. Ağaçların gölgesinden yer kapmayı başarmış piknik masalarının çağrısına kulak verdi. Sırt çantasındaki öykü kitabı bana mı sıra geliyor diye yerinden hafifçe doğruldu.
Kampüsün girişindeki demir parmaklıklı kapı ardına kadar açıktı. Görünürlerde önünü kesip öğrenci kimlik kartı soracak güvenlik görevlileri yoktu. İçeriye serbestçe girebilmek Aslı’nın hoşuna gitti. Görevlilerin yarattığı baskı olmayınca kendisini daha rahat ve güvende hissetti. Gözü girişin hemen sağında yükselen heykele takıldı. Küçük metal bedenlerinin sınırlarını piksellerin belirlediği duygusu veren yan yana, üst üste, renk renk insanlar… İnsan piramidi… Her insan ayrı bir renkti. Renkler uyum içinde bir araya geldiklerinde “birlikte” güzeldi. Quebec eyaleti, göçmenleri kabul ederken kollarını ölçülü açmaktan yana da olsa bu renklilik, Montreal’in yapısıyla çok güzel örtüşüyordu. Aslı, insanlığın temel koşulunun birbirine bağlı olmak olduğunu ilan eden bu heykele hak vermeden edemedi. Bir buçuk yıldır dünyanın başına musallat olan koronavirüs salgınının da öncelikle gösterdiği bu değil miydi? İnsan, birlikte insandı.
Aslı, açık havada virüsün sözünün geçmemesinin rahatlığı içinde çevresinde boş bir masa aradı. Salgın nedeniyle yüz yüze eğitime ara verilmişti ancak kampüs canlılığını yitirmemişti. İçeriye serbestçe girilebilmesi halka da soluklanabileceği yeşil bir alan sunuyordu. Kendisini halktan biri gibi görmek Aslı’nın hoşuna gitti.
Boş bir masa… Önünde bilgisayarı açık genç bir adam… Bir masa… Genç bir kadın ve erkek, ellerinde sandviçleri… Masa… Masa… Çimenlerin üzerine uzanan gençleri görünce Aslı’nın içinden belki ben de onlar gibi yapmalıyım diye geçti. Sırt çantasında ne olur ne olmaz diyerek yanından ayırmadığı küçük bir örtü vardı. Tam örtüyü çıkarmış, yere sermeye hazırlanırken üç beş adım ötesinde iki genç kız oturdukları masayı el ele tutuşarak terk etti. Aslı, oraya doğru yönelirken bir elin başka bir eli bulmasının sevincine imrendiğini hissetti. Bu kenti kocası Turgut’la el ele adımlamak istedi. Kocası çalışıyordu. Buna ne zamanı vardı, belki ne de isteği. İçinden bir ses bu belkiye karşı çıktı. Karşısında kocasını görür gibi oldu. Geriye doğru taradığı gür, dalgalı, tek tük beyazların düştüğü siyah saçları, sert bakışları, kumral teni, kirli sakalı… Teyzesinden gelen bir Whatsapp iletisinde fotoğrafını ilk kez gördüğünde onun yakışıklı bir adam olduğunu düşünmüştü. Turgut, yakışıklı bir adamdı.
Onların hikayesi, görücü usulüyle evlenme geleneğinin 21. yüzyıl versiyonu olarak kabul edilebilirdi. Teyzesi, önce annesini bir kenara çekip konuyu ona açmıştı. “Alt kat komşum, çöpçatanlığa meraklıdır, hayırlara vesile olmak için gözlerini dört açar. Gelip giderken Aslı’yı görmüş, pek beğenmiş. Aslı’nın üniversiteyi bitirdiğini duyunca ağzımı aramayı üzerine vazife bildi.” Ayaklarına hayırlı bir kısmet gelmişti. Bu hayırlı kısmetin adı Turgut’tu. Bilgisayar mühendisi. Yüksek lisans yapmak üzere gittiği Montreal’de öğrenimini tamamlamış, kurumsal bir şirkette işe girmiş, oturma iznini almış, ardından vatandaşlığa da hak kazanmıştı. Annesi, oğlunun mürüvvetini görmek istiyordu artık. Teyzesi “bu hayırlı kısmet” karşısında heyecanlansa da annesi tek kızını uzak diyarlara gelin etmek düşüncesinden pek hoşlanmamıştı. Turgut’la Aslı’nın arasındaki on yaş fark da onu rahatsız etmişti. Yine de son söz Aslı’nındı.
Kendini bildi bileli Aslı’nın dileği, anaokulu öğretmeni olmaktı. Bu gerçekleşir gerçekleşmez onu izleyen yeni dilekler arasında evlenmek ilk sıralarda değildi. Bütün çocukluk ve gençlik yıllarında iktidarda olan bir hükümetin gittikçe daralan çemberi içinde özellikle soluk alamaz, geleceklerine güvenle bakamaz duruma gelen gençler çareyi bir biçimde yurt dışına gitmekte bulur olmuştu. Bu durumda Montreal’e gelin gitmek, Aslı için hiç beklenmeyen iyi bir seçenek olabilir miydi? Tüm arkadaşları ona nasıl da imrenmişlerdi!
Aslı, Turgut’u önce bir fotoğraf karesinde gördü ve beğendi. Turgut da Aslı’yı. Arkasından sosyal medya hesapları… Aslı; Turgut’un arabasını, spor yapmayı, yiyip içmeyi ve köpeğini sevdiğini sosyal medya hesaplarından öğrendi. Turgut da Aslı’nın paylaştığı poz poz fotoğraflarda onun güzel, güler yüzlü bir genç kız olduğunu gördü. Gerisi ailesi, akrabaları, arkadaşları… Küçük bir kasabada hayat ne kadarsa o kadarı.
Salgın nedeniyle izin verilmediği için düğünlerini bir yıl sonraya erteleyerek yalnızca çok yakın akrabaların katıldıkları sade bir törenle nikahlandılar. Güzel bir çift olmuş, birbirlerine yakışmışlardı. İki ayrı dünyayı tek bir dünyada buluşturmak kalmıştı geriye.
Aslı, Turgut’un bankaya borçlanarak aldığı evini görür görmez sevmişti. Binanın arka cephesine bakan daire, üçüncü kattaydı. Baktığı yönde binanın açık otoparkı, ağaçlar, arkasında müstakil evler ve gökyüzü vardı. O, bugüne kadar bu kadar aydınlık bir evde hiç yaşamamıştı. Turgut’un izlerini taşıyan bu minimal eve kendinden bir şeyler katmalıydı. Pencere önlerine çiçekler, duvarlara tablolar… Ancak kocası pencere önlerinin boş olmasını istiyordu. Duvarlara herhangi bir şey asılmasından hoşlanmıyordu. Mutfak dolaplarına serdiği örtülerin rengini bile beğenmedi. Aslı’nın desenli bir salata kasesi almasına laf etti, onu kendisinin mavi porselen tabaklarının yanına yakıştıramadı. Kocası çabuk sinirleniyor, sert ve kırıcı olabiliyordu. Aslı sustu çünkü kocasını sevmek istiyordu ancak onu tanımıyordu. Birbirlerini tanımak için belki de zamana gereksinimleri vardı. Belki salgının başından beri evden çalışıyor olması da onu olumsuz etkiliyordu. Sabahtan akşama kadar dört duvar arasında, bilgisayarın başında, tek başına… 70 metrekare bir ev. Ortada salon ve mutfak bir arada, bir yanında yatak odası, bir yanında Turgut’un çalışma odası… Aslı, bu evde yerinin neresi olduğunu bilememişti. Kocası televizyonun sesinden, ev işleriyle uğraşırken çıkan gürültülerden, yemek kokularından rahatsız oluyordu. Neyse ki mevsim yazdı ve Aslı yürümeyi seviyordu. Montreal, çok düzenli bir kentti. Birbirine paralel caddeler neredeyse kentin bir ucundan diğerine uzanıyordu. Kentin planını çabuk kavradı. Bir kenti keşfetmek onu heyecanlandırdı. Yürüyüşleri uzadıkça uzadı.
Ayağına tırmanmaya kalkan bir sincap, Aslı’yı yaşadığı ana döndürdü. Genç kadının ayağını hareket ettirmesiyle güvende olup olmadığından kuşkuya kapılan sincap kendisini hızla geriye attı. Hayvanlara yiyecek verilmemesi gerektiği konusunda uyarılar olsa da gençler bu uyarılara pek kulak asmıyordu. Dolayısıyla sincaplar insanlardan kaçmayı, yiyecek kapmaktan sonraya ertelemeyi öğreniyorlardı. Birden Turgut’un sincapların kuduz mikrobu taşıyabileceklerini sık sık dile getirdiğini anımsadı. Kocasının kimi takıntıları mı vardı? Bir parça canı sıkıldı. Sırt çantasındaki elmayı ve kuruyemişleri o da uyarılara kulak asmayanlar arasına katılarak bu sevimli hayvanla paylaşabilirdi. Sincaplardan uzak durmazsa… Yerinde huzursuzca kıpırdandı. “Biliyor musun Turgut, bugün Mcgill Üniversitesinin bahçesinde bir sincapla…” Şu an Turgut’u istemiyordu yanında, sincabı da. Aslı’dan umudunu kesen sincap alıp başını gitmişti zaten.
Genç kadın, çantasından çıkardığı öykü kitabını masaya yaydığı örtünün üzerine bıraktı. Kuruyemiş torbasını da yanına. Vitaminli su. Vitamin water. Öğrenim hayatı boyunca öğrenmeye zorlandıkları İngilizce bu kentte nasıl da yetersiz kalmıştı. Hem zaten bu eyaletin resmi dili Fransızcaydı, İngilizce değil. Halkın büyük çoğunluğu İngilizce bilse de arada Fransızca konuşmakta diretenlere rastlamıyor değildi. Sezdiği düşmanca tavır onu incitiyordu.
Burada mesleğini yapmak istiyorsa aşması gereken ilk engel Fransızcaydı. Fransızca öğrenmeliydi Şu anda yüz yüze eğitim yapılamadığı için o da çevrimiçi bir kursa yazılmıştı ancak Fransızca öğrenmek onun için çok da kolay olmuyordu. Türkçenin yanına çat pat bildiği İngilizceyi, öğrenmeye çalıştığı Fransızcayı katıp da… Bunların sırası mıydı şimdi? O, vitaminli suyunu içecek, kuruyemiş alıştıracak ve öykü okuyacaktı. Bir öykü arası… Patikaların İyi Yanı. “İyi” sözcüğü insana iyi geliyordu. Her ne olursa olsun bir iyi yan bulmak… Buna bu salgın günlerinde yalnız onun değil herkesin ihtiyacı vardı. Kitabın arasındaki ayracı, görevini şimdilik tamamladığını düşünerek bulunduğu yerden çekip çıkardı. Açtığı sayfada Bulutun İçinde diye başladı öykü. Durdu bir an. Gözlerini gökyüzüne çevirdi. Bu kentin beyaz bulut yığınlarına bayılıyordu. Hayatında hiç bu kadar güzel bir gökyüzü görmemişti. Gökyüzü başka bir maviydi. Bulutlar… Yer ile gök ararsında asılı kalmışlar sanki. Düşmeye kalksalar ağaç dallarına takılacaklar. Ağaç dallarında bulutlar. Yaprak değil bulut açardı belki o zaman ağaçlar. Gülümsedi. Staj yaptığı anaokulundaki çocukları anımsadı. Onları özledi. Kendi anaokulunu açtığı günler gelecek miydi? Gelecekti. Umutlu gözlerle baktığı bir hayat uzanıyordu önünde. Gözü şansını bir kez daha denemek isteyen sincaba takılınca önündeki kuruyemişlerin arasından seçtiği iki fıstığı ona doğru attı. “Senin de umutların boşa çıkmasın.” dedi. Sincap mutlu oldu.
Sevda Müjgan
