Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Aziz Gökdemir

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Vatansız (Hacı Orman, İthaki). Vatansız, sanırım çoğumuzun ana hatlarını bildiği bir hikâyeyi anlatıyor (eğer bilmeyenlerdenseniz, bu noktadan ilerisi için “sürprizi baltalar” uyarısı koymak zorundayım): ünlü yazar Stefan Zweig’ın eşi Lotte’yle birlikte Nazilerden kaçışı, ümitle bunalımın iç içe geçtiği sürgün ayları ve beklenen son; o günden beri totalitarizmin siciline sımsıkı yapışık duran simgesel bir lanet eylemi, sessiz bir çığlık. Yazarın uzun bir araştırma ve kaynak tarama sürecinden sonra yazdığı anlaşılan metinde belgelere yansımamış boşluklar doldurulmuş. Bunu yaparken tarihyazımının (alışkanlık haline getirdiği üzere diyelim) flulaştırdığı, neredeyse kayda geçirmediği Lotte’nin yaşamını, düşüncelerini, tutkularını, hayattan ne isteyip istemediğini ve nihayet yaptığı seçimi metinde olabildiğince görünür kılmaya çabaladığını yazarın notundan anlıyoruz. Metni okurken de belli oluyor: Bu sadece “büyük adam”ın trajedisi değil, aynı zamanda bir çiftin, bir evliliğin, dünyada kendilerini kıstırılmış hisseden iki hayatın fotoğrafı. Hacı Orman’ın yaptığı bir başka seçim, olayların geçtiği yıllarda yazılmış kitapları çağrıştıran bölüm başlıklarına, hatta bölümü özetleyen cümlelere altbaşlık olarak yer vermesi. Okur romanı okurken sahaflarda solmuş sararmış bordo ciltli bir kitabı elinde tuttuğu hissine kapılabiliyor. Üslup da yer yer dönemin popüler romanlarının üslubundan esinlenmişe benziyor; bütün bunların rastlantı olmadığını düşünüyorum.

Arap Kızı Camdan Bakıyor: Türkiye’nin “Siyah”ları (Ümit Bayazoğlu, Aras). “Bizde ırkçılık yoktur, o Batının ayıbı” avuntusuna karşı önemli bir düzelti olarak tanımlayabileceğim bu kitabın arka kapağından kısa bir alıntı yapayım, derdimi anlatmış olurum: “Köle ticaretinden harem ağalarına, hadım ameliyatından ev içi hizmete koşulan ‘Arap kızı’na, edebiyatın siyahlarından folklordaki ‘zenci’ imgesine uzanan yoğun, şaşırtıcı ve öğretici bir metin.”

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Yılın ilk aylarında Türkiye Yayıncılar Birliği, onun ardından bağımsız kitapçılar ve kırtasiyeciler cebelleştikleri sorunların listesini ve çözüm önerilerini içeren bildiriler yayımladılar. Ortaya koydukları ve çoğumuzun farkında olduğu sorunların üzerine somut adımlarla gidilmezse yaşadığımız kültürel çoraklaşmanın hızlanacağını ve belki de geri dönüşü olmayan bir noktaya varacağını kestirmek zor değil. Çözüm üretecek yerel ve daha üst kademe yönetimleri seçmek ve onlara vaatlerini hatırlatmanın yanında sade vatandaş olarak yapabileceğimiz şeyler de var: bağımsız kitapçılardan kitap almak, kaliteli yayıncılığı alıcı olarak ödüllendirmek, korsan kitaba yüz vermemek gibi. Sorunların ve önerilerin tümünü gözden geçirmek isterseniz: Link 1, Link 2.

İkinci sırada aklıma gelen, uzun bir aradan sonra tekrar kurulmasına ben bu satırları yazarken birkaç gün kalmış olan en ünlü kitap fuarımız, yine anons edilip aniden iptal edilen ve o kadar ünlü olmayan başka bir kitap fuarımız…

Son olarak, ölümün bizden ayırdıklarını hem olay kategorisinde anmak ne kadar doğru bilemiyorum, hem de bunu nesnel kriterlere bağlamanın zorluğu ortada (kim diğerine kıyasla çok daha önemli? kime göre?) ama burada Ermeni taşra edebiyatının son temsilcilerinden, Ermenice edebiyatın ikonik ismi ve Türkçede yıllardır severek okuduğumuz Mıgırdiç Margosyan’ı; bir de Maalouf’tan Kundera’ya birçok yazarı –sessiz sedasız, özveriyle– Fransızcadan Türkçeye kazandıran Aysel Bora’yı anmadan geçemeyeceğim.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Ben bir deveyim, bilin bakalım nerem doğru?

Türkiye’de düşünce özgürlüğümüz yok.

Türkiye’de onayladığınız/onaylamadığınız düşünceleri yayma özgürlüğünün hayati önemi olduğuna dair bir algı, görüş birliği yok; tam tersine, düşüncelerin tehlikeli olabildiği ve dolayısıyla toplumun selameti açısından kısıtlanması ve kovuşturulması, gerektiğinde cezalandırılması, ezilmesi, yok edilmesi gerektiği kanısı daha yaygın denebilir.

Bunun edebiyat ortamına en belirgin yansımalarına gelirsek, okur cephesinde tanışmadığı düşüncelere, akımlara, anlatım biçimlerine açık okur sayısının azlığı, yazar cephesinde de kısır (ve kıstırılmış) düşünce ortamından dolayı çok sayıda yetkin yazarın yetişmemesi (ve yetişen bazılarının başına en hafif tabiriyle kötü şeyler gelmesi), bir de oto-sansürün düşünceye, yazıya gem vurması, edebiyatın ilgisine muhtaç konulardan özenle uzak durması… diye özetleyebilirim.

Büyük bir kalabalığın Charles Dickens’ın tefrikasının yeni bölümünü okyanus ötesinden getiren gemiyi karşılamak için New York rıhtımında yağmura aldırmadan beklediği yıllarda edebiyat, en azından bazı ülkelerde insanların hayatında merkezi bir konumdaydı. Bugün ne dünyada ne de Türkiye’de böyle bir şey söz konusu; zihinlerde yer kapmak için mücadele eden bir sürü “içerik” var. Bu da “tabutun son çivisi” olabilir dememi bekliyorsanız, onun ötesinde bir çivi daha var diyeceğim, o da edebiyat ortamımızın manzara karşısında, yani gitgide küçülen dünyasında, minderini mıncıklayarak uykuya çekilen bir kedinin mahmurluğu ve boşvermişliğine bürünmesi, kabullenmesi, küsmesi, okur için değil sadece kendisi için yazması, edebiyatı kelimeler tapınağına çevirip hayata hayatın dışından bakan yüce bir uğraş olarak görmesi olacaktır.

(Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama emin olmak için not düşeyim: Son cümlemin ardında yatan, bayat “sanat toplum için mi sanat için mi” tartışmasına atıfta bulunmak ya da “zor okunan” yazarlara çatmak değil. Bunlar nüans gözetmeyen, kaba ayrımlar. Açısı kocaman bir yelpaze, sağlıklı bir edebiyat ortamının tanımının parçasıdır. Burada “sağlıklı” ile daha güzel eşleşen, etimolojik çağrışımları daha kuvvetli bir sözcük olan ekosistem, kavramı tam karşılıyor. İlgi alanları, üslup tercihleri geniş, katmanlı ve çeşitli yazarlarıyla, okurlarıyla, eleştirmenleriyle, dergileriyle; bol sayıda kitapçısıyla; her ilçede birden fazla ve en miniği orta boy bir market büyüklüğünde, yayımlanan çoğu kitabı bulabileceğiniz ve ödünç alabileceğiniz kütüphaneleriyle dünyaya örnek olabilecek bir ekosistem. Ama burada düşten çıkmanın ve yazıyı yollamanın tam sırası…)