Türk edebiyatının geleneğinde yıllıklar önemli bir yer tutar. Yıllıklarda bir yılın edebi dökümü yapılır, o yıl yayımlanan eserlerden seçmeler yayımlanır, yıl içinde yaşanan edebiyat tartışmaları özetlenirdi. Yıllıklarda bir de soruşturma bölümleri olurdu. Parşömen Edebiyat olarak, yıllıkların soruşturma kısmını yaşatmak niyetiyle başladığımız ve bu yıl dördüncüsünü yayımladığımız yıl sonu edebiyat soruşturmalarının, geleceğin edebiyat okurları ve araştırmacıları için verimli bir kaynak olacağına inanıyoruz.

Soruşturmanın son sorusunu bilhassa çok önemsiyoruz. Sorunları dile getirmenin eleştiri kültürümüzün gelişmesine, birlikte düşünmeye ve giderek çözümler üretmeye varacağını umuyoruz.

Bu yıl da okurlara, yazarlara, çevirmenlere, şairlere, editörlere, yayın emekçilerine, kitapçılara edebiyatımızın halini sorduk. 2023’ün edebiyat açısından daha verimli bir yıl olması temennisiyle…

Can Öktemer

Yıl içinde yayımlanan ve hak ettiği ilgiyi görmediğini düşündüğünüz kitapları, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Nocilla Rüyası – Agustín Fernández Mallo: Eskisi kadar yeni çıkan kitapları takip edemiyorum, bu yıl da öyle oldu. Harfa Kitap’tan çıkan Nocilla Rüyası 2021 aktarmalı 2022 yılı içinde okuduğum en iyi kitaplar arasındaydı. Mallo, Borges, Cortazar gibi yazarların izinden giden biri. Avangard tavra sahip, klasik anlatı kalıplarıyla bir ilişkisi yok. Okuyucuya “Ben şimdi ne okudum?” hissi verse de dağınıklık bir bütünü sağlıyor. Avangard, deneysel metinler eskisi kadar edebiyatın içinde yer bulamıyor galiba o yüzden sırf bunun için bile şans verilebilir. Nocilla Rüyası aynı zamanda üçlemenin parçası, umarım diğer kitaplarla da yollarımız kesişir.

Richard Hoggart’ın Heretik Yayınları’ndan çıkan Okuryazarlığın Kullanımları – İşçi Sınıfı Yaşamının Vehçeleri: Bu kitap öz hakiki bir sosyal bilim klasiği. Hoggart, İngiliz işçi sınıfı üzerinden, kitle kültürüne, yerleşik kültürün nasıl yeniden üretildiğini, sınıfa ait kalıp yargıların aslında doğru bir projeksiyonla nasıl taca çıkartabileceğini göstermiş. Hoggart’ın kült eseri işçi sınıfı hikayesine dair yeni patikalar açabilmesi bakımından da çok önemli. Akademik metinlerin okuyucu iten, dilekçeden hallice anlatım dillerinin aksine Hoggart kolay okunan hatta edebiyata göz kırpan bir dili var. Konuyla ilgilileri yakına çağırabiliriz o yüzden.

Bloomsday – Adım Adım Ulyssess – Harry Blamires: Bu yıl 100 yaşına giren James Joyce’un kült kitabı Ulysses, dünyanın üzerine en çok konuşulan ama bir o kadar da yarıda bırakılan kitabı. Blamires’in çalışması kitaba dair “Okunmaz ve anlaşılmaz” mitini yıkıp, Cine 5 dekoderi gibi kitabın şifreleri çözüyor. İlgililer kaçırmasın.

Gılgamış: Tabletler Ne Anlatır? Homo Sapiens’in İlk Trajedisi – İsmail Gezgin: İsmail Hoca Gılgamış’a bakıp ölüm yaşam diyalektiğine bugünün penceresinden bakıp her zaman olduğu titizlikle çalışmasını ele alıp, yeni sorular sormuş bizlere.

Gianfranco Calligarich – Kentte Son Yaz: Kentte Son Yaz, Calligarich’in kült romanı. Mahallenin en şık İtalyan abisiyle bu romanıyla tanıştım. Kentte Son yaz, aylaklığı, işsizliği, yazarlığı, savaş sonrası tamamen hedonist zevke kendini bırakmış Roma içindeki mesaisiz gezintileri, sarhoşluğu, ilişkileri, kara mizahla anlatan bir roman. Roma’nın dini ve tarihsel geçmişiyle, Dolce Vita kent kültürü arasına sıkışmış atmosferi nedeniyle roman Fellini dünyasıyla yakın akraba ama karakterimiz Marcello Mastroianni’den daha serseri. Yaşama deli gibi bağlı ondan zevk almaya çalışan ama bir o kadar da kendini yarınlar yokmuş gibi hırpalayan roman kahramanları her daim unutulmaz zaten.

Son olarak ilgi meselesi haricinde yıl içinde severek okuduğum kitaplardan da bahsetmek isterim:

Türkçe Dublajlı İtalyan Filmleri Gibiyiz – Giray Kemer: Giray Kemer’in üçüncü kitabı bu yılın en keyifle okuduğum romanları arasında yer alıyor. Roman karakterleri, titizlikle inşa edilmiş kurgusu, sinematografik atmosferleriyle dikkat çekiyor. Yazar gerçekçi, “bir yerden tanıyorum” hissi verdiren karakterler üzerinden memleket hallerine, yozlaşmaya ve ekonomik krize hakiki bir yerden bakmış. Kitap boyunca denk gelinen Bodrum, Ege, deniz, balık, şarap, rakı atmosferi de insanın kafasında “Güneye Giderken” parçasını çaldırıp Ankara’da yaşayalar için “Ne yapıyoruz burada, basıp gidelim!” hissi yaratıyor.

Halil Yörükoğlu – Keşke Yüzüme Baksanız: Keşke Yüzüme Baksanız, ölüm, aile, yalnızlık, çaresizlik temaları etrafında dolanan son derece iyi öykülerle çevrilenmiş bir kitap. Yazar, radyo tiyatrosu dinlermiş gibi her şeyi okuyucusuna açıklamak yerine, az lafla çok şey söylüyor. Karakterlerini, aralarındaki muhabbeti de oldukça gerçekçi bir atmosferle kurgulamış. Yeni başlayanlar için Halil Yörükoğlu için iyi bir başlangıç noktası olabilir. Vira, vira!

Size göre 2022 yılının önemli edebiyat ya da yayıncılık olayları nelerdi?

Galiba 2022 yılı da edebiyat adına çok hareketli geçmedi. Ekonomi kriz, edebiyatın artık hayatımızdaki yerinin eskisi kadar olmaması da bunda etkili olabilir. Yine de Şule Gürbüz’ün iki ciltlik Kıyamet Üçlemesi, Hüseyin Kıyar’ın “Hisar’dan Ahmet”ten yıllar sonra yazdığı “Bir Şeyim Yok Anne, Ben İyiyim” de benim adıma sevindirici hadiselerdi. Son olarak Ulysses’in 100 yaşına girmesi de bir başka kişisel edebiyat olayıydı benim için. İyi ki doğmuş öyleyse!

Bunun haricinde söylemeden geçmek istemem, Salman Rushdie’nin New York’ta saldırıya uğraması da başımıza gelen berbat olaylardan birisiydi. Dünyanın önemli bir kesiminin 30 yıl önce yayımlanmış ve hiç okumadıkları Şeytan Ayetleri kitabından ve yazarından hâlâ nefret etmeleri berbat bir durum. Diğer taraftan bu olay hâlâ yazarlara neyi yazıp neyi yazamayacağına dair kısıtlama getirmeye çalışan tabular ve dogmalar arasına sıkışıldığını da bir kez daha gösterdi. İfade özgürlüğüne dair kaybedilen her mevzi bizi daha kötü yerlere savurur, bu kesin. Ayrıca kitabın Türkiye’de basılamaması da üzerine düşünülmesi gereken bir konu.

Hikâye anlatıcılığı varoluşumuzun temellerinden biri, ironi de öyle. Özellikle ironi üzerimizdeki tarihi yükünü alır, lüzumsuz ciddiyeti hafifletir. Salman Rushdie de romanlarındaki arayışı da hep bu yöndeydi, umarım hikayeleri devam eder. Kitaplardan değil ama fanatizme kaymış ideolojilerden korkmak gerek evet. Teoride Dünya dışında hayat arıyoruz, pratikte neolitik çağdayız. 21. yüzyıldayız hıyarlığın lüzumu yok, ilerleyelim artık.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar ve eksiklikler görüyorsunuz?

Yayıncılık dünyamızın eleştiri, ödül, yarışmalarda hep aynı isimlerin jüri üyesi olması, herkesin herkesle dost olma gibi kadim sıkıntıları halihazırda devam ediyor gibi. Ama çok şükür bu sorunları geride bırakıp daha büyük, daha küresel bir sorunla karşı karşıya kalındı, o da derinleşen ekonomik kriz. Malum artan döviz kurları nedeniyle kâğıt, dağıtım gibi masraflar kitap basımını sekteye uğrattı ve fiyatları uçurdu. Yayıncılık sektörü küçülmeye doğru gitmeye başladı. Bu da edebiyatın dünyada geleceğinin sorgulanmasına neden olmakta. Mecliste biri hapşırsa dövizin aniden yükselişe geçtiği bir ülkede yaşadığımız için yayıncılık krizini doğrudan hisseden ülkelerin başında geliyoruz.

Açıkçası memleket olarak bu meseleye yeteri kadar kafa yorulmadığını düşünüyorum. Belirli bir plan, program dahilinde hareket edilip daha çok dayanışma içinde olunmalı sanki. Yayıncılık sektörünün küçülmesi çevirmen, editör, dizgici gibi esas emekçilerin işsiz kalmasına neden olabileceği gibi genç ve yeni anlatım türleri arayan yazarların da kendilerine imkân bulamamasına yol açacak. Hal böyle olunca, yayın dünyasının bir nevi Sosyal Darwinist politikaya evirilip, sadece çok satan ve bilinen yazarların kitaplarının basılmasına neden olacak belki de. Her daim kaygan zeminde duran kültür dünyamız iyice çoraklaşacak. Her şey toz duman olunca ne sosyal medyadaki kitap influencerları, ne de tiranlar ortalarda görünecek; en büyük zararı saf ve düşünceli okuyucularla, yayın emekçileri görecek. O yüzden bir şey yapmalı!