Her şey 196 yıl önce başladı. 1826 yılında Nicéphore Niépce, zamanı bir kutuya sıkıştırmayı başardı. Onun kır evinin penceresinden çektiği avlu fotoğrafı bilinen ilk fotoğraftır. Sonraki aşamada zaman, bir odada (karanlık oda) görünür hale getirildi ve yine bir başka odada çerçevelenip duvara asıldı.

Fotoğrafın şimdilik son aşaması olan dijital fotoğraf döneminde ara aşamalar atlanarak kutuya sıkıştırılan zaman bilgisayara gömüldü. Analog fotoğraf dönemine göre bu dönemde fotoğraf, albümlerde ve sergilendiği yerlerde (odanın duvarı, konsolun vb. üstü) görünürlüğünü kaybetti. Gelinen son aşamada fotoğrafın eskiye oranla kağıda basılması özel durumlar dışında tercih edilen bir durum olmaktan çıktı. Bu vazgeçiş, çekilen görüntünün herhangi bir arıza durumunda kaybolması riskini de beraberinde getirdi. Bilgisayarda depolanması da bir saklama yöntemi sayılabilir ama kağıda basılan fotoğrafa göre daha korumasız olduğu da bir gerçek.

Analog fotoğraftan dijital fotoğrafa geçerken zamanı sabitlemek dışında birçok şey değişti; fotoğraf çekmek fotoğraf makinasıyla sınırlı değil artık. En başta fotoğrafın çekilmesinden yıkanıp karta basılmasına kadar merak ve heyecanla beklenen süre dijital dönemde tamamen ortadan kalktı. Deklanşöre basmakla fotoğrafın ortaya çıkışı arasındaki süre sıfırlandı. “Bir şey mi kaçırdım?” duygusuyla bir bağımlılığa dönüşen sürekli ekrana bakma durumu, hızla çekilen fotoğrafa hızla ulaşma isteğini doğurdu. Bu da analog fotoğraf dönemindeki beklemenin heyecanını ve merak duygusunu öldürdü. Fakat en baştan beri şu soru değişmedi: “Fotoğraf her zaman bir hatırlama aracı mıdır?”

Şimdi uzak bir geçmiş gibi görünen analog dönemde fotoğraflar duvara asılır, albümlerde saklanırdı. Çocukken evimizin duvarında iki aile büyüğümüzün fotoğrafı asılıydı, şimdi duvarda lekesi bile kalmayan iki fotoğraf. Bu sorunun cevabını ararken aklıma düştüler. Çekim açısına baktığımda vesikalık fotoğraftan çoğaltıldığını tahmin ediyorum bu fotoğrafların. Fotoğraftakilerden erkek olanı işiyle ilgili resmi bir evrak için çektirmiş olmalı vesikalığı. Kadın ise bir ihtimal dul maaşı bağlanacağı vakit ilgili evraklara gerektiği için çektirmiş olmalı. Hiç görmediğim, tanışmadığım, tanıyamadığım kişiler fotoğraftakiler. Onlara ilişkin hiçbir hatıraya sahip değilim. Haklarında bildiklerim hep dolaylı, babamın anlattıklarıyla sınırlı. İkinci dereceden bir tanışıklık benimki. Bu yabancılıktan dolayı, en baştaki “Fotoğraf her zaman bir hatırlama aracı mıdır?” sorusuna cevabım olumsuz.

Babam içinse durum farklı, duvarda asılı bu iki fotoğraf onun için bir hafıza işlevi görmüş olmalı. Bu fotoğraflar çekilmemiş olsa, belli bir zaman sonra babamın hafızasında bu iki kişinin görüntüleri silikleşmeye, kaybolmaya yüz tutabilirdi. Böyle bir tehlike her zaman vardır. Fotoğraf burada devreye girer işte, bu tehlikeyi ya öteler ya da ortadan kaldırır. Bu fotoğraflar babamın hafızasının yerini alıp görüntülerin korunmasını sağladılar. Hatırlamak için duvardaki o fotoğraflara bakması yeterliydi. Bu fotoğraflar bir bakıma babam için yedek bir hafıza işlevi gördü.

Aynı zamanda bu fotoğraflar babam için bir başlangıç, bir hareket noktası da oldular. O, bu fotoğraflardan yola çıkarak başka fotoğraflara (görüntülere) yolculuk edebildi. Fotoğraflar çağrışım yoluyla onu başka anılara götürebildi. Benim için söz konusu olmayan bir durumdu bu, sadece duvardaki iki fotoğraftılar ve öyle kaldılar.

Fotoğraflar şu an duvarda asılı değil. Belki de bunun sebebi fotoğrafların bir anlam ifade ettiği kişinin, yani babamın da artık hayatta olmaması. Bu durumda o fotoğraflar bir anlam kaymasına uğradı. Çünkü onlarla ilgili hatıraları olan kişi de yok artık. Dolayısıyla, bu iki fotoğrafın hatırlama aracı olma işlevi silindi. Geride kalanlar için taşıdığı bir anlam olmadığı için duvarda asılı kalmalarının da nedeni ortadan kalktı.

Tekrar soruya dönersek: “Fotoğraf her zaman bir hatırlama aracı mıdır?” Örnek olarak verdiğim iki fotoğrafın, babamla ve benimle ilişkisi üzerine anlattıklarımı göz önüne alarak cevabın kişiye ve zamana bağlı olduğunu söyleyebilirim.

Şunu da eklemem gerekir: Duvardan indirilmiş olmaları tamamen yok edildikleri anlamına gelmiyor. Bir dolapta yan yana bekliyorlar. İşlevleri farklı artık. Bir duvarda değil de bir yazıda yerlerini alıyorlar. Bir kez daha şairin sözü doğrulanıyor: “Fotoğrafı çekilen her şey ölümün eline verilmiştir.”[1]

Bundan sonrası sessizlik…

Melih Elhan


[1] İlhan Berk, Adlandırılamayan Yoktur, YKY, 2006.