
Elbisesini giyip boy aynasının karşısına geçti. Çıplak omuzlarına düşen kıvır kıvır saçlarına baktı. Toplasa mıydı acaba? Elleriyle topuz yapıp baktı. Sonra ince bir tutamı omzuna sarkıttı. Vazgeçti. Ellerini çekti. Elbisesini omuzlarından biraz daha aşağı kaydırdı. Arkadan sarılmış, karnında birleşen, sonra yukarı kayıp memelerini avuçlayan elleri, boynuna ve omuzlarına konan öpücükleri hayal etti. Kalçalarında hissettiği sertlik, eteğinin altından bacaklarının arasına doğru kayan eller. Tenini saran sıcaklık, yatağın üzerinde duran telefonuna gelen mesajı okumasıyla serin bir ürpertiye dönüştü.
Geç gelecekmiş, yemek için beklemesinmiş.
Bir an durdu, elleri titreyerek, “Canın cehenneme!” yazıp sildi. Telefonu yatağın üzerine attı. Aynaya baktı. Az önce keyifle baktığı bedenini baştan ayağa süzdü. Yan durup profiline baktı, arkasını dönüp omuzlarından bacaklarına dek süzdü bedenini.
Telefonu aldı, mesajı tekrar okudu, elleri titriyordu hâlâ. Beş yıl önce bugündü. Hayatlarının en mutlu günüydü. Birbirlerinin gözlerinin içine bakıp “Son nefesime kadar gözlerine bakmak istiyorum, böyle aşkla,” demişlerdi.
Beş yılın öncesi de vardı elbette. Üniversite ikinci sınıfta başlayan, bedenlerini ve ruhlarını kasıp kavuran bir aşk. Bıkmadan usanmadan anlatırlardı.
“Eylemde tanıştık.”
“Baktım kortejin başındaki öyle bir coşturuyor ki korteji. Kim bu, dedim.”
“Elinde fotoğraf makinesi, kortejin başına geldi, sanki eylemde bir ben varmışım gibi sadece beni çekiyor.”
“Eylem güzeli. Tamam o güne kadar bir iki kez aşık olmuştum ama hiç böyle ilk gördüğüm anda vurulduğum olmamıştı.”
“Miting biter bitmez beni buldu. Zor olmadı tabii. Çünkü hep kadrajında olduğumu biliyordum.”
Ne oldu şimdi, tenlerini alev alev saran aşk ateşine ne oldu? Neler değişti? Ne olmadı ki. Söz, nişan, düğün. İki kişilik bir aile. Üç olmayan bir aile, oldurulmak istenmeyen, oldurulamayan bir aile. Aile üç kişilik olmadı, olamadı ama, belki yüz kişilik bir ağı vardı. Dıdısının dıdısının dıdısı. Ona da burnunu sokan, buna da. Yatak odalarında bile hep birileri vardı; isimleri, sesleri, ruhları, alışkanlıkları, her birinden bir şeyler.
“Biz gelin demiyoruz, o bizim kızımız, kızımızdan farkı yok.”
“Damat değil, bizim oğlumuz o, oğlumuzdan ayırmayız.”
“Kızımız çok iyi de, oğlan biraz şey.”
“Oğlumuzdan iyisini mi bulacak, güzel bir işi var, ağzı var dili yok, tamam biraz çapkın ama o da olsun, hangi erkek değil ki.”
“Erkekmiş, yaparmış! Hadi oradan, yok öyle bir dünya. Hangi zamanda yaşıyoruz!”
“Canım o da biraz alttan alsın.”
“Bi çocuk yapmadılar, çocuksuz aile mi olurmuş?”
“Anam kimseyi dinlemiyorlar ki, hep burunlarının dikine…”
Üstünü değiştirip salona geçti. Kurduğu sofraya baktı. Yaprak sarma, közlenmiş kırmızı biber, haydari, atom, beyaz peynir, kavun, karpuz, dilimlenmiş ekmek, su, şalgam, su ve rakı bardakları.
Uzun uzun masaya baktı. Gülüşmelerini, cilveleşmelerini, sevişmelerini, “hayatımın anlamısın”larını, “sensiz nefes alamam”larını, küslüklerini, kırgınlıklarını, suskunluklarını, “seni tanıdığım güne lanet olsun”larını, “bıktım senden”lerini, “yeter artık”larını ve daha neleri gördü o masada. Edip’in dediği gibi masa da masaymış ha, bana mısın demedi, habire alıyordu bir şeyleri.
Bir an tıpkı filmlerdeki gibi elinin tersiyle masanın üzerindekileri dağıtmak, her şeyi kırıp dökmek istedi. Yüzüne acı bir gülümseme yayıldı. Dolaptan rakıyı ve buzu aldı, mumları yakıp ışığı söndürdü, sandalyesine oturup rakısını doldurdu ve Eleni’den Gramma Kai Grafi’yi açıp kadehini kaldırdı. “Kendime, bu gece sadece kendime!” dedi ve ilk yudumu aldı.
Kapı zili çaldığında yetmişliği yarılamıştı. Bir an doğruldu, neden sonra vazgeçti. Zil tekrar çaldı. Sandalyesinden kalkıp kapıya yönelmek yerine masanın hemen yanındaki koltuğa uzandı. Kapı açıldı, koridorun ışığı yandı. Önce yatak odasına gidip üstünü değiştirecek, sonra banyoya girip duş alacak, ondan sonra salona gelecek.
“Hadi kalkıp yatağa girer misin?” sesiyle gözlerini ovuşturup karşısındakine baktı. Demek ki uyuyakalmış. Sahi kimdi bu, diye içinden geçirdi. Elini, “Boş ver!” der gibi salladı. Tuvalete gitti. Suyu açıp ısınmasını beklerken soyundu. Duşun altına girip dakikalarca kıpırdamadan bekledi. Çıkıp kurulandı. Saçlarını kuruttu. Yatakta kendine ayrılan tarafa girip battaniyeyi üstüne çekince uykusu kaçmış, düşünceler kafasının içini bir dans pistine çevirmişti.
O gece sabaha kadar uyumadı. Yatağındaki yabancıyı düşündü. İlk sevgi sözcüklerini, ilk dokunuşlarını, ilk öpüşlerini, ilk sevişmelerini, rahmine bıraktığı o ilk tohumu, ruhunu darmadağın eden o ilk küfrü, kalbini delen o ilk bakışları, yanağına konan ilk öpücüğün üzerine yıllar sonra inen o ilk tokadı düşündü. Günler geçti, haftalar, aylar, yıllar geçti. Aralarındaki o duvar yükseldikçe yükseldi. Aynı yatakta uyuyan ama birbirlerine dokunmayan, dokunmaktan korkan iki hastalıklı bedene dönüşmüşlerdi.
Sabaha kadar uyumadığı o gecenin şafağında, güneş aralık perdeden içeri süzülürken duvarın arkasındaki yabancıya baktı. Uyuyordu. Yanaklarından akan yaşları silip yataktan çıktı. Bir önceki gün aldığı papatya desenli mavi elbisesini giydi. Makyajını yaptı. Bavulunu aldı, kapıyı çarpıp çıktı.
Haden Öz

Çok güzel bir öykü, kalemize, yüreğinize sağlık.
Çok teşekkür ederim 🙏
Merhaba Haden.
Girişi çok sevdim. Genel hatlarıyla güzel bir öykü. Eline sağlık 🍀
Çok teşekkür ederim Gaye 😊 🍀