Bir Tralfamadore’un araştırmasına göre, evrende yüzün üzerindeki gezegenden yalnızca birinde, ki kendisi Dünya olarak isimlendirilir, özgür iradenin bahsi geçiyormuş. Doğrudur, özgür irade tartışması başka nerede olacak ki. Aman ne büyük icat! Tartışılması var olduğunu gösteriyor sanki. İddia edenlerin elinde bir kanıtı var mıymış; yokmuş.
Diyelim ki II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Dresden kentinin esirler ve yaralılar için tarafsız bir bölge ilan edilmesi, taraflarca özgür iradeleriyle gerçekleşsin. Amerika Hava Kuvvetleri de o cani, o ruhsuz, o hastalıklı iradeleriyle özgür bir biçimde, tarih verecek olursak da 13 Şubat 1945’te, bu kenti iki gün aralıksız bombalasın. Özgür fiil darbeleriyle ortaya çıkan bu vahşiyane tablodaki yirmi beş bin cesedin kokusu buralara kadar gelsin. Bunların hepsini söyleyebilme imkânımız var ki söyledik, mümkün hale getirdik. Bunlara karşılık şunu da söyleyebilir miyiz acaba: Amerikan ordusunda yer alan birtakım yardımcı kuvvetler (rahip, doktor gibi), kendi özgür iradeleriyle bu savaşa katılmışlardır ve özgür iradeleri Dresden’e kadar sürmüş, bombaların altında kalmaya kendileri karar vermiştir. Tam yirmi beş bin özgür insan iradelerini yanına alıp Dresden’de intihar etmiştir. Güzel manzara, güzel tablo, güzel masal.

İşte Billy Pilgrim’in hikâyesi tam da burada bir yerde başlar. Rahip olarak zoraki alınır orduya ve atılır ateş çemberinden içeri. Esir düşer Almanlara, Dresden’e getirilir. Tıpkı diğer esirler gibi rahatlamıştır kendisi aslında: “Dresden’i kimse bombalamaz.” Çok harika bir önyargıdır bu. Başlı başına düzmece. Esasen savaş ahlakı içerisinde oldukça makul bir değeri vardır bu cümlenin. Ancak burada her türlü adiliğin kol gezdiği bir savaştan bahsediyoruz, bırakın savaş ahlakını insanlığın dahi unutulduğu bir meydandan. Bu sırada yazar, Billy Pilgrim üzerinden tarihî bir tîye alma performansı sergiler. Billy zaman boşluğuna düşmüştür ve bir savaşın ortasında bulur kendisini, bir ilk çocuğunun temellerini atarken, bir kızının düşününde, bir Tralfamadore gezegeninde köpeği ve sevgilisiyle birlikte. Olan olmuştur ve olacak olan hep olacaktır. Yıllar sonra bir Tralfamadore’lu, uzay seyahati sırasında yanlış bir düğmeye basacak ve Dünya’nın yok oluşu bu şekilde gerçekleşecektir. Billy, zamanüstü yaşayan bu gezegenlilere sorar: Neden geleceği bilmenize rağmen bunu engellemiyorsunuz? Cevap basittir; zamanüstü olmak geleceği gelecek olarak görmemek demektir. Her şey belirlidir zaten. Ki, o şapşal Tralfamadore’lu her defasında o düğmeye basmıştır ve Dünya hep yok olmuştur.
Billy kendini aniden savaşta bulur yine. Geçişler mükemmeldir. Roman, kaybeder bizi zamanın içinde. Kendimizi bir anda 13 Şubat’ta buluruz ama. Zihnimize kazınır. 13 Şubat gelir, iki gün geçer, Dresden yok olur, özgür iradeler parçalanır. Ölümle zoraki dans sona ermiştir.
“Bir katliamdan sonra her şeyin sessiz olması gerekir ve hep de öyle olur zaten.”
Katliamın resminde bir ayrıntı gözümüze çarpar. Bombalamadan kurtulanlar olmuştur ve Billy de bunlardan biridir. Her zamanki anlamsız tebessümüyle bu tarafa doğru bakmaktadır. Ayrıntılar daha da belirginleşir. Billy’nin hemen arkasında bir kimse daha görülür. Gözlerinin kaçırarak hin düşüncelere dalmıştır. Bakmayın öyle durduğuna, katliamın tek şansı gözlerinde parlamıştır onun. Evet evet, ölümle dans etmeden sanat yapamayacağını anlayan yazardır bu. İşte, Billy’nin arkasında duran sinsi adam, hin fikir Vonnegut’tur. O da zoraki getirildiği savaşta, katliamdan kurtulanlar arasındadır. Ama bir farkla. Bu kurtulan, resmi bize içerden anlatacak olan kişidir.
Vonnegut’un Alman göçmeni bir aileden gelmesi de harika bir ironidir. Şimdi gelin görün ki, böyle bir kimse Almanya’ya savaş gider, esir düşer, Amerikalılar gelir onu bombalar falan filan. Olacak iş değil. Özgür irade! Peh. Birileri dünyada şaka yapmaktadır herhalde. O halde şakanın (b)âlâsı da bize düşer. Savaşın saçmalığına karşı kıvrak bir oyun perdelemiştir Vonnegut.

Film, 1969’da yayımlanan kitabın hemen ardından 72’de oldukça başarılı bir biçimde aktarılmıştır. Elbette ki kitabın büyük çoğunluğu işlenememiştir ancak gerek oyunculuklar, gerekse çekim kalitesi ve katliam sonrası Dresden, çekildiği yıla göre de çok başarılıdır. Film de, kitap da katliamı gözler önüne serer ve bizlere gösterilen resmin muhteşem bir bozumundan ibarettir. Evet, katliamın ağır sessizliği üzerlerimize sinmişken sesler yükselir gökyüzünde: “Cik-cik-cicik.”
Hadi geçmiş olsun.
Abdullah Başaran
