Dünya’nın oluşumundan itibaren (50 Milyon yıl hata payıyla) 4 milyar 540 milyon 874 bin 676. Yıl, 62. Gün: 

BOOK-O-CCINO

Sidney’in kuzey semtleri, biri diğerinden burunlarla ayrılan sahillerle doludur. Pasifik Okyanusunda yüzmenin tehlikesi yerel belediyeleri plajların kenarına havuzlar yapmaya zorlamış. Havuzsuz bir plaj yok gibi. Olimpik havuz boyutlarındaki bu havuzlar denize komşu olarak kaba beton duvarlarla çevrilmiş. Suları da denizden sağlanıyor. Deniz tarafındaki duvarların yarıklarından giren deniz suyu, hem havuz suyunu yeniliyor hem de havuzun su seviyesini ayarlıyor. Havuzun sığ bölümü de çocuklu ailelere yüzme olanağı sağlıyor. Söylemek gereksiz; bütün bunlar, halkın köpek balığı korkusu olmadan ve dalgalarla boğuşmadan denizde(!) rahatça yüzebilmesi için.

Bu plajlardan en ünlüsü Avalon plajıdır. Kuzey sahilinin en fazla turist çeken bu bölgesinde sayısız kafe var. Avustralya’da hayat erken başlar ve erken biter. Bu kafelerin çoğu öğleden sonra saat üç olmadan kapanır.

Oradayken, gözde kafemiz Book-O-ccino’ya birkaç kez gittik. Adından anlaşılacağı gibi bu bir kitapçı kafe. En yeni kitap ve dergileri bulmak olası. Biz rast gelmedik ama ilginç aylık seminerler de hazırlıyorlar. Nisan sonundaki etkinliğin posterine göz attım. Ünlü bir politikacının, Viyana’da kaldıkları otel odasında kollarında ölen karısının ona düşündürdüklerini yansıtacağı bir söyleşi olacakmış. Hayat nedir, politikacılık mesleğinin evliliğe ve aile hayatına yüklediği olumsuzluklar ve bütün bunlara değer mi, gibi insani soruların yanıtlarının aranacağı yazılmış. Hayat kısa, ama pişmanlıklar yaratacak kadar da uzun, ne yazık ki. Travmalarla sarsılmadan hayatın basitliğini anlayamıyoruz.

Kafe çalışanından öykü kitaplarının yerini sordum. Önce karışık durduklarını söyledi, sonra aslında fazla öykü kitabı olmadığını. Doğrusu, yeni ve eski romanlar, biyografiler, derlemeler arasında yüzüne bakılır birkaç öykü kitabı bulmayı umuyordum. 

Önüme iki kitap koydu, biri ince bir kitaptı ve anılara dayalı öykülerden oluşuyordu. Diğeri ise, ancak karışla ölçebileceğim bir kalınlığa sahipti. İçinde ünlü yazarlardan seçilmiş 100 öykü yer alıyordu. Kitapçının da söylediği gibi, hacmine göre oldukça ucuzdu.

“Yeni Çıkanlar” arasında İngiltere’de basılmış, ciltli, 800 sayfalık bir kitap gördüm. Yazarı 1942 doğumlu Avustralyalı Helen Garner. Başlığı: Bir Öykü Nasıl Biter – Toplu Günlükler 1978-1998. (How To End a Story – Collected Diaries) Kitap, yazarın üçüncü Günlükleri. Orada açıp göz atmaya vaktim olmadı ama geç de olsa başlığın bilmecemsiliği beni çekti. Bu başlık kendi içinde bir şeyler taşıyabilirdi. Sonunda yapay zekâya sormaya karar verdim. Yazar, kitabına neden böyle bir ad koymuştu?

Helen Garner

Yazar bilerek biraz ironiyle yaklaşıyordu. Bir kurmacanın nasıl biteceğinin tekniğinden çok gerçek yaşamdaki karmaşık, belirsiz ve çokça yarım kalan ilişkilerden dem vuruyordu. Kitaptaki aynı başlıklı hikâye buna örnekti; iletişimsizlik, güç anlaşılır gerçekler ve söylenmeden kalanlar. Kurmaca öykülerin taşıdığı belirli sonu, gerçek yaşam deneyimleri –ilişkiler, anılar, pişmanlıklar– taşımazdı. 

Kitabın başlığı okuru bir hikâyenin sonu hakkında düşündürmeyi amaçlıyordu. Yanıt olmak yerine okura soru sorduruyordu. 

71. Gün: 

LİSAN-I MÜNASİP

“Söz ola kese savaşı, söz ola bitire başı / Söz ola ağılı aşı, yağ ile bal ede bir söz.” (Yunus Emre)

Yunus gerçekten haklı mı? Sözler o kadar önemli mi? İstanbul Üniversitesinde Lisansüstü öğrenim gördüğüm sırada “İnsan İlişkileri” dersini veren hocamızdan öğrendiğim şey yıllar boyunca aklımın çengeline takılı kaldı. Hocanın söylediği şuydu: “Lisan-ı münasip diye bir şey yoktur.” Lisan-ı münasip, bugünün Türkçesiyle uygun dil, “bir konuyu veya düşünceyi karşı tarafı kırmadan, rencide etmeden, nazik, uygun ve anlaşılır bir üslupla ifade etmek” anlamına geliyor.

İnsan ilişkileri söz konusu olduğunda, uygun bir dilin hiçbir kapıyı açmadığına yaşayarak tanık olmaktayız. Hangi “uygun dil” şiddeti ve cinayetleri önleyebilir? Bozulan arkadaşlıkları, yıkılan evlilikleri, sağlıksız anne-baba-çocuk ilişkilerini hangi dil onarabilir? Bir de insanlardan umudunu keserek dilsiz hayvanlarla dostluk kuranları düşünürsek hocama hak vermemek elde değil. O, insan ilişkilerinde uygun bir dilin çözüm olmadığını söylerken şunu demek istiyordu: İnsanlar akıl ve duygularıyla söylenen sözü tartar, o sözün arkasındaki anlamı yakalar ve davranışlarını ona göre ayarlarlar. Söylenen, istendiği kadar “uygun” ya da “tatlı” olsun, aslolan sözün hedeflediği amaçtır ve bir insan doğuştan gelen “hayatta kalma” yetisi sayesinde karşısındakinin niyetini anlar. Sonrasında, ne dense boştur zaten.

77. Gün: 

16.30 SEANSI

Otomatik açılan kapıdan içeri giriş.
“Hoşgeldiniz.”
Ön kesen kır saçlı bir adam. Sıkılmayı bekleyen bir el. 
‘Bu el de nereden çıktı.’ Tereddüt. 
Gözlüğü tutan sağ el meşgul. 
“Boş ver.”

Birkaç basamak aşağıya. 
Eski kokulu bir fuaye. 
İkili sandalyeler ve aralarında sehpa irisi masalar. Bir ikisi dışında diğerleri tutulu. 
“Buralara oturabilirsiniz.” 
‘Eski yüzlü lekeli kumaş koltuklu olana mı, derisinden utanan kolçaklı sandalyeye mi?’
Deriliyi seçiş.

Oturmadan etrafa bakınmalar.
Köşede, küçük bir otel odası büyüklüğünde çay ocağı.
Başörtülü küçülmüş yaşlı kadınla göz gözelik.
“Çay ister misiniz?” 
Kibarca reddediş. 

Tuvalet aralığı. İlk göreni şaşırtan şifreli tuvalet kapısı.
Soracak birisini arayan adamla bir diyalog fırsatı.
“Tuvaletler şifreli mi?” 
“Sanmam, girip çıkan oldu.”
“Kullanılmıyorsa neden orada, acaba?” Gülümseme. 
‘Şifre kutusunun nostaljisine saygıdan belki.’ 

Bir köşede eski film makinesi. Onunla ortam bir dinozor müzesi görünümünde. 
Duvarlardaki film posterlerine ilgi filizlenmesi. Eskiler arasında zamanı betimleyen yeniler.

Biraz sandalye sefası.
Dönerek inen ve çıkan merdivenlere bir bakış atış. 
Üstte yönlendirici yazılar. “Sinema 2, kat 3’de.”
Salonda birden boşalmalar.
Bilete son bir göz atış. Evet, Sinema 2. 

HAMNET’e hamle etmenin tam sırası. 

Yavaş yavaş merdiven tırmanmalar. 
Kat 1’de başka bir sinema salonu. Şimdiden bayağı da insanlı. 
‘Aşağıda oturanların çoğu bu filme gelmiş, demek.’ 
Zorlu bir 2 kat daha. Arkadan yetişen bir sinemacıya yol veriş. 
“Erken geldiniz daha 20 dakika var. Ama salonda oturabilirsiniz.” 
“Herkes kalkınca…”
“1. Kattaki film 16.15’de başlıyor.”
Şikayetvari cümle. “Asansörsüz zor.”
“Asansörümüz var. Gişenin yanında. Bitince asansörle inmenize yardımcı olurum, isterseniz.”
Minnet ifadeleri. 

Sinema salonuna girmeler.
“İstediğiniz yere oturabilirsiniz. Salon boş.”
Bekleyiş.
Ana kapıdaki davetkâr adam yine sahnede. Bu sefer yer gösterici rolünde. Konuşkanlığı ağzında.
“Eskiden çok kişi gelirdi. Şimdiyse… Çay kahve parasıyla ayakta duruyoruz.”

Gelen bir genç kadın.
Bileti uzatmalar. 
“Yeriniz burası ama siz perdeyi ortalayarak başka bir yere de oturabilirsiniz. İyi ki varsınız.” 
“Ne kötü! Yanımda bozuk para yok.”
“Önemi yok. İyi ki varsınız.”
Ellerinde patlamış mısır ve içecekle gelen bir çift. 
“İyi ki varsınız.” 
Ve orta yaşlı, oturur oturmaz cep telefonuna sarılan bir başka kadın. 
“İyi ki varsınız.”

Yer gösterici bu defa makinist. “Başlıyoruz!”
Makine odasında tıkırtılar. Sönen ışıklar ve…

Türk sinemalarına özgü filme ARA vermeler. Kadınlardan birinin merakı. “Ara kaç dakika acaba?” 
Makinistten bir sarraf yanıtı. “6 dakika.” 
“Aşağıya gidip geleceğim.” 
“Olur, sizi bekleriz.”

Filme dönüş.

Film sonu ve ışıklar.
“Asansöre üst kattan giriliyor.”
“Yok, bir kat daha çıkmayayım. Merdivenlerden inerim.”
“Siz bilirsiniz.”

İstiklal’de kırk milletlik kalabalık. Güneşten eğik bir bakış.

83. Gün:

İnsan tohumsa, eğitim topraktır.

Nazmi Özüçelik