Sultan Gülsün ile “Gaia’nın İşçileri” kitabı hakkında söyleştik.
Merve Şit

Gaia’nın İşçileri mitolojik, ekolojik ve aynı zamanda emek çağrışımları taşıyan çok katmanlı bir isim. Bu isim üzerinden düşündüğümüzde, bu kitap senin şiir yolculuğunda nasıl bir yerde duruyor?
Gaia’nın İşçileri ekolojik yıkıma karşı duran politik ve vicdani bir mevzi. Üzerinde yürüdüğümüz toprağın hızıyla ruhumuzun yavaşlığı arasındaki o kadim çatışma, varlığımızın da en köklü meselesi. Ekolojik olan ile sınıfsal olanın bu sarsılmaz bağı, bizi mümkünün yurduna taşır. Orada ürün yerleştirmeler, reklam alt metinleri veya bizi birbirimize yabancılaştıran hız tuzakları yoktur. Şiir, bu yıkım çağında bir onarım işçiliğini üstleniyor. Doğayı yalnızca seyredilecek bir manzara olarak gören romantik bakış açısının dışına taşırarak emeğin ve direnişin doğrudan öznesi olarak konumlandırıyorum burada. Yeryüzünün talan edilmesiyle emeğin değersizleştirilmesinin aynı hoyrat elden çıktığını bilen, sınıfsal bir eko-poetikanın yankısı bu. Nasıl ki sermayenin doğayı bir hammadde alanı, insanı ise ucuz iş gücü olarak görmesine karşı toprağın hakikatini ve işçinin haysiyetini savunuyorsak Gaia’nın İşçilerindeki dizeler de hakikati ve haysiyeti aynı dizede savunuyor. Benim yolculuğumda bu dosya, ekoloji ile emek hareketini birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak kavradığım olgunluk evresindeydi. Yerin yüzünü tanımaya başladığımızda buralı olmanın ve bir ihtimalin ucundan tutup hayata köklenmenin gerçek anlamını da tanıyoruz. Yaşama hakkını ve yeryüzünün onurunu savunmanın yalın sesini sesim biliyorum, duyurmayı da iş belliyorum.
“24 frames” şiirinde doğrudan bir sinema göndermesi var. Bir saniyenin 24 kareden oluşması gibi, şiirde de zaman küçük parçalara bölünmüş hissi veriyor. Sinemanın bu parçalı zaman duygusu senin şiir dilini nasıl etkiliyor?
Şiirdeki yavaşlamayı hatırla çağrısı bu noktada, modern dünyanın her saniyeyi bir metaya, bir hıza dönüştürme hırsına karşı bir siperdir. Zamanı parçalara bölmek o parçaların içindeki gizli emeği ve doğanın kendi döngüsünü, yani elmanın kurtlanan yerini görebilmek içindir. Abbas Kiyarostami’nin o eşsiz görsel felsefesiyle bir kader ortaklığı taşır. Kiyarostami, 24 Frames eserinde bir saniyelik bir anın içine yaşamı sığdırırken bize durmayı ve bakmayı öğretir. Şiir, bir reddedişin estetiği olarak ürün yerleştirmelere ve bizi kendimize yabancılaştıran reklam alt metinlerine karşı çoğalmaktadır. Kiyarostami’nin kadrajında ağacın rüzgârla imtihanı neyse, benim imtihanım da o.
“Burada taşlığına devam eder mi taş?” dizesi doğanın sürekliliğini sorguluyor gibi. “Aether” adlı şiirinde doğa yalnızca bir manzara değil, aynı zamanda politik bir alan olarak da görünüyor. Doğa ile tarih arasındaki bu gerilimi şiire nasıl taşıdın? Şiirin sonuna doğru da “susulma üzerine teamülden” diyorsun. Susmak burada bir direnç mi?
Şiir, Ruken Tekeş’in görsel dilindeki o zamansız ve epik yasla birleşerek eko poetik şiir formunda yıkıcı müdahalenin karşısına, tabiatın kendi kudretinden gelen sarsılmaz bir mukavemeti koyuyor. Bu, suyun altındaki taşın bile kendi taşlığına devam etme inadıdır. Hasankeyf’te olduğu gibi, binlerce yıllık bir hafızayı baraj duvarlarının ardına hapsetmeye, yani akışı durdurmaya çalışıyorlar. Buna karşılık bıraktığım ağır ve dişi kayaç ölçümlere sığmayan, makası körelten ve kendi iç yasalarıyla var olan bir öz. Eril hışmın karşısında duran irade; yaratıcı, biriktirici ve sarsılmaz bir devamlılık halidir. Paslı vincin gürültülü sesi ne kadar dışsal ve geçiciyse, taşın o dişi sessizliği o kadar içsel ve kalıcıdır. Aether belgeselinde bu sesler ön plandadır, izleyenler bilir. Kelimelerin, makinelerin ve vincin paslı sesinin kirletemediği o derin sessizlik, yaşanan yıkıma karşı tutulan en onurlu şerhtir. Bu suskunluk, ne kahramanlık ne de mağduriyet arayan sadece suyun hafızasında kendi gerçeğini saklayan bir direniştir.

Şiirlerinde sıkça karşılaşılan güçlü bir “sen” hitabı var; ancak bu “sen” çoğu zaman belirli bir kişiye sabitlenmeden açık bir alanda kalıyor. Bu “sen” senin için gerçek bir muhatap mı?
Bir muhatap mı? Kesinlikle. Sen hitabı, biyolojik bir varlıktan ziyade bir duygu durumunu ve ucu açık bir aynayı temsil ediyor. Onu ikinci tekile hapsetmemek okura kendi sen’ini yerleştirme, kendi gerçekliğini o aynada görme imkânı tanır diye düşünüyorum. Eğer bu hitabı somut bir isimle sınırlandırırsam, şiirin kapılarını okura kapatmış olurum. Oysa bilinçli bir belirsizlikle yaratılan boş sandalye okurun kendi yaralarını, hayaletlerini ve özlemlerini şiire dahil etmesini sağlar. İnsan kendine en uzak varlık olduğu için, bazen en mahrem itiraflarını ancak bir başkasına anlatıyormuş gibi yaparak dile getirebilir. Modern dünyanın maskeleri arasında kendi gerçekliğimizle yüzleşmek için bu ayna oyununa ihtiyaç duyarız. Sonuç olarak bu hitap; kırılmış bir aynanın her parçasında farklı bir silueti gören, ele avuca sığmaz bir arayıştır. Bilginin ve anlamın sığlaştığı bu çağda “sen” hem çok gerçek hem de herkesin kendi gerçeği kadar değişkendir.
“Offret ya da Bilgelerin Copu” şiirinde bilgi, kültür ve modern insanın yön duygusu sanki ironik bir kırılma içinde ele alınıyor; “çağdaş Hermes” ya da “evcilleştirilmiş hayvan” gibi imgelerle bilginin dönüştüğü bir dünyaya işaret ediyorsun. Bu şiirde bilgeliğin değersizleştiği bir çağın eleştirisini mi kuruyorsun?
Şiirde, bilginin artık bir aydınlanma aracı olmaktan çıkarılıp istiflenen birer nesneye dönüşmesini dert ediniyorum. Bilgelerin copu, bir zamanlar hayatı anlamlandırmak için kullanılan kadim hakikatlerin, bugün hızla tüketilen ve bir kenara fırlatılan birer veri yığınına dönüşmesi. Modern insan, dünyanın tüm kütüphanelerini cebinde taşıyor ama o ağırlığın altında kendi yönünü bulamıyor. İşte bu yüzden çağdaş Hermes figürü benim için ironik bir acizlik sembolü. O, hızın efendisi ama artık taşıdığı mesajların kutsallığından habersiz bir kuryeden fazlası değil. Öte yandan evcilleştirilmiş hayvan imgesiyle, konforun getirdiği uyuşukluğa işaret etmek istedim. İnsan, kendi yarattığı teknolojik ve kültürel kafesin içinde o kadar güvende ki, hakikati aramak için gereken içgüdüsünü yitirmiş durumda. Artık keşfetmiyoruz, sadece önümüze konulan seçenekleri beğeniyoruz. Bu durum, bilgeliğin yerini enformasyona bıraktığı, derinliğin ise yüzeydeki parıltıya kurban edildiği çığlığa işaret ediyor. Offret filminin finalindeki o sarsıcı kuru ağaç sulama sahnesini hatırlar mısınız bilmiyorum ben unutamam mesela. Ana karakter Alexander dünyanın yok oluşunu durdurmak için en kıymetli varlıklarını feda etmeye, yani bir kefaret ödemeye hazırdı. Gerçek bilgelik, iki ağacın dünyayı kurtarabileceğine inanmaktır. Alexander inanıyordu.
“Küçükken anlamadığımız / tüm ana haber bültenlerinden geriye / press yeleğiyle savaşı kendi cephesinden / izleyenler kalmadı mı? / karşı cephedeki kemikleri ise / çok sonraları bulacaklar” dizelerinde çocukluk hafızası, medya görüntüleri ve savaşın gerçekliği iç içe geçiyor. Bu şiirde çocukluk hafızasının savaş algısını nasıl dönüştürdüğünü düşünüyorsun?
Çocukken televizyon başında izlediğimiz savaş sahneleri press yazısıyla dokunulmaz olan muhabirler aracılığıyla bize ulaşırdı. Çocuk zihni için savaş, muhabirin kamerasının gördüğü kadardır çünkü. Ekrandaki tehlikeyi gerçek bir yok oluştan ziyade uzaktaki bir olay gibi kodlar. Ama bu bir gerçektir ve çağdaşlarımız bu gerçeklikte yitmektedir. Jean Baudrillard’ın Simulakr ve Simülasyon kuramı çerçevesinden bakıldığında bu dizeler, gerçeğin yerini alan görüntünün, trajedinin aslından daha gerçek kabul edildiği o kırılma anını betimlemek için kuruldu. Çocukluk hafızası için savaş ekrandan tüketilen, koordinatları belirlenmiş ve estetik bir çerçeveye oturtulmuş bir hiper-gerçeklik yani simulakrdır. İzleyici, muhabirin güvenli mesafesinden savaşı bir gösteri olarak deneyimlerken, onun teknik bir temsiliyle bağ kurar. Baudrillard’ın “Körfez Savaşı Gerçekleşmedi” teziyle kurulan paralellik, şiirdeki kendi cephesinden izleyenler vurgusunda somutlaşıyor. Medya aracılığıyla kurgulanan savaş, her zaman tek taraflı, steril ve temiz bir anlatı sunar. Bu aşamada görüntü, temel bir gerçekliğin yokluğunu gizleyen bir maskeye dönüşür; biz ekranda patlamaları ve yelekli figürleri izlerken, savaşın asıl özü olan yok oluş bu görsel gürültü içinde buharlaşır. Ancak şiirin sonundaki kemikler vurgusu, simülasyon evreninin duvara tosladığı o sert ve biyolojik sınırı simgeler. Simulakrlar ne kadar kusursuz olursa olsun, fiziksel gerçeklik bir yerlerde beklemeye devam eder ve medyanın yarattığı o pürüzsüz imajı er ya da geç parçalar.
Kitabın kapanış şiirinde “anayasa madde 56” gibi doğrudan hukuki bir göndermenin yer alması dikkat çekici. Aynı şiirin sonunda ise “ev 1, ev 2, ev hiç” diyerek evin giderek silinen bir yer hâline geldiğini ima ediyorsun. Hukuk, kamusal alan ve doğa gibi kavramlarla birlikte düşünüldüğünde, senin şiirinde ev ve yurt fikri bugün nasıl bir anlam taşıyor?
Anayasa’nın 56. maddesindeki sağlıklı çevre vaadi, sermayenin ucuz doğa stratejisi karşısında kâğıt üzerinde kalan beyhude bir temenniye dönüşmektedir. Bu bağlamda Kapitalosen’in kıskacındaki hukuk, yıkımı rasyonalize ediyor. Hukukun ekosistemi yaşatmak yerine toprağı ve suyu piyasaya sürülecek birer girdi olarak kodlamasıyla birlikte yurt, sığınılan bir kök olmaktan çıkarak sınırları kâr marjlarıyla çizilmiş bir şantiye sahasına evrilmiştir. Bu süreçte barınma hakkının yerini alan mülkiyet hırsı, yuvayı finansal bir varlığa indirgerken ev 1, ev 2 diye başlayan o mekanik sayıklama, evin giderek silinip hiç’e ulaşmasıyla sonuçlanan trajik bir tahliyeyi fısıldar. Şiir, ekolojik yıkımın yasını tutarken mülkiyetin bittiği yerde başlayan özgür ufku işaret eder. Çünkü hiç, sermayenin satın alamayacağı son kaledir, yeryüzüyle kurulacak sömürüsüz ve ince bir bağda hayat bulur.

Lillipütyen’de şiirin daha çok içe dönük bir sessizlik ve yoğunluk üzerine kuruluyken, Gaia’nın İşçileri’nde dilin dünya, zaman ve doğa ile sürekli temas ediyor. Sence bu iki kitabın eksenleri birbirine göre nasıl şekilleniyor ve okuru hangi farklı duygusal alanlara taşıyor?
Lillipütyen ve Gaia’nın İşçileri arasındaki ilişkiyi, bir tohumun kendi içine büzülerek olgunlaşması ile o tohumun çatlayıp toprağa karışması arasındaki kaçınılmaz döngüye benzetebiliriz. Lillipütyen’de kurulan sorgu sual, varlığın en küçük yapı taşına inme çabasıydı. Gaia’nın İşçileri’ne geçtiğimizde ise yeryüzünün damarlarına, toprağın terine ve zamanın akışına yöneliyorum. Dil, burada dünya ile temas ederek kirlenmeyi, aşınmayı ve çoğalmayı göze alır. Doğa dilin içine sızan, onu dönüştüren bir güç haline geliyor. Okur, Lillipütyen’deki korunaklı alandan çıkıp Gaia’nın İşçileri’nde harmana dahil olur. Birinde evrenimizin derinliğini keşfederken diğerinde bu evrenin işçiliğini fark edilecektir.
Lillipütyen’den bahsetmişken, bu kitapla Sennur Sezer Şiir Ödülü’ne değer görülmüştün. Sennur Sezer’in şiiriyle ilk karşılaşman nasıldı ve sende nasıl bir iz bırakmıştı?
Sennur Sezer’in toplumcu gerçekçi damarı ile Lillipütyen’in imgesel dünyası arasındaki kesişim kümesi insan haysiyetinde buluşur. Onun şiiri sokağın, fabrikanın ve mutfağın içindeki o çıplak gerçeği doğrudan, eğilip bükülmeden söylerken Lillipütyen bu gerçeği daha mikro bir ölçekte ama devasa kırılmalar üzerinden işler. Onun şiirindeki o büyük uğultu ve hak arayışı, benim şiirimde bir iç sestir. Ancak ikimizin de temelinde insana dair o derin sadakat ve vicdan var. Bu iki dil evreni emek kavramı üzerinden birbirine sıkıca bağlıdır. Lillipütyen’deki o damıtılmış sızıdan, Gaia’nın İşçileri’ndeki geniş, ekolojik ve toplumsal bilince uzanan bu olgunlaşma süreci Sennur Sezer’den miras bana. Bakma ve görme sorumluluğu, yeryüzünün kadim çarklarını döndüren o büyük emeğe selam durur. Bu iki kitap ve Sennur Sezer şiiri, aslında aynı hakikatin farklı dillerle söylenmiş halleri. Yaşamanın, direnmenin ve her şeye rağmen çiçeklenmenin o mucizesiyiz. İyi ki!
Son yıllarda şiirde farklı poetik yönelimlerin, biçim arayışlarının ve tematik yoğunlukların arttığını görüyoruz. Sen günümüz şiir ortamını nasıl okuyorsun? Bu ortamda seni heyecanlandıran şairler ya da poetik yönelimler var mı? Sana göre çağdaş şiirin en belirgin eğilimleri neler ve senin şiirin bu şiir iklimiyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Günümüz şiir ortamını, mevzi alma refleksinin güçlendiği bir yapı olarak okuyorum. Şiir gerçekliğine, dijitalleşmenin getirdiği parçalanmışlığa ve her geçen gün daha da politize olan atmosfere karşı kurulan estetik bir barikat niteliği taşıyor. Bu iklimde beni heyecanlandıran temel unsur; sesin özgünlüğü ile dilin deneysel sınırlarının birbirine eklemlenme biçimidir. Sokağın sesini kendi özgün tonuna dahil edebilen yeni-politik duruş, bugünün en diri damarlarından birini oluşturuyor. Politize olmaya evrilen bu atmosferde, yazanlar olarak yapabildiğimiz en kıymetli şey, bu güçlü seslerle yeni siperler inşa etmek. Şiirin diri ve dik duruşu, toplumsal sancıları bireysel bir süzgeçten geçirerek yeniden kurarken aynı zamanda okura dirençli bir alan sunuyor.
