Dikkat: Yazı, bahsi geçen filmlerle ilgili bazı sürprizleri açık etmektedir.
19 Şubat 2026
Yeniden (Rebuilding, Max Walker-Silverman, ABD, 2025)
Büyük bir orman yangınında her şeyini kaybeden kovboy Dusty’nin hikâyesi, “yeniden inşa etmenin” sadece tuğlalarla değil, insani bağlarla mümkün olduğunu gösteriyor. İlk bakışta bir doğal afet sonrası hayatta kalma draması gibi görünse de, filmin derinlerinde modern bir yas ve kimlik çalışması yatıyor. Filmin ana karakteri Dusty için çiftliği sadece geçim kaynağı değil, atalarından miras kalan bir kimlik kütüphanesiydi. Yangında binalar, ağaçlar ve toprakla birlikte Dusty’nin kim olduğu bilgisi de kül oluyor. Sahip olduğunuz her şey yok olursa, geriye sizden ne kalır? Dusty başlarda bu boşluğu kabullenmek yerine, geçici bir çözüm olarak Montana’ya gitmeyi düşünse de aslında kaçtığı şey, evsiz kalmış olan kendi benliği.
Dusty’nin yerleştiği FEMA kampı ne tam bir yuva ne de tam bir sokak; her şey geçici, her şey plastik ve her şey devletin soğuk bürokrasisiyle çevrili. Form doldurmak, sırazxsda beklemek ve bir vaka numarası olarak anılmak, Dusty’nin ömür boyu inşa ettiği kovboy onurunu da zedeliyor. Sistem ona “Hayattasın, bu yeterli” dese de; yönetmen burada sistemin sadece bedeni korumayı bildiğini, oysa bir insanın başını sokacak bir çatı kadar, o çatının altında kim olduğunu hatırlatacak bir aidiyete de ihtiyaç duyduğunu hatırlatıyor.

Dusty için kampa yerleşmek, kaybın tescillendiği an çünkü o plastik duvarlar arasında geçmişine dair hiçbir iz yok. Dusty gibi kökleri toprağın derinliklerine uzanan bir adam için steril konteyner, barınaktan ziyade bir hafıza hapishanesi, ruhunu çürüten belirsiz bir bekleme odası gibi. Anıların köşeleri tutmadığı bir mekânda insan var olamaz; sadece barınır. Kampın plastik yapısı filmde bu yüzden duygusal yalıtımın da bir sembolü. Dusty’nin kızıyla yeniden bağ kurarken kızının karavanı ışıklı yıldızlarla kaplaması da orayı kendilerine ait kılarak bir yuvaya dönüştürme çabası olarak okunabilir.
Fiziksel bir evi yeniden inşa etmek aylar sürebilir fakat bir baba-kız ilişkisini veya toplumsal bağı inşa etmek çok daha sancılıdır. Yangın, Dusty’nin hayatındaki rutinleri temizleyince geriye kızıyla olan çıplak ve biraz kusurlu ilişkisi kalıyor. Yangın bir trajedi olsa da, Dusty’ye kızına gerçekten baba olabilmesi için trajik bir boşluk yaratıyor, aslında yeni bir sayfa açıyor.
Film aynı zamanda bir kolektif iyileşme öyküsü. Kamptaki insanların birbirlerine hikâye anlatması ve kütüphanedeki tek Wi-Fi noktası etrafında toplanması gibi durumlar, modern dünyanın çoğu zaman es geçtiği topluluk ruhunu hatırlatıyor. Colorado manzaralarıyla doğa da filmde hem yok eden hem de yaşatan bir güç. İnsanın doğanın ev sahibi değil geçici bir misafiri olduğu gerçeği, küresel iklim krizinin yarattığı kaygıyla da örtüşüyor.
22 Şubat 2026
A Song For Imogene (Erika Arlee, ABD, 2025)
Film, eski bir müzisyen olan Cheyenne’in, istismarcı sevgilisinden hamile olduğunu öğrenmesiyle başlıyor. Kaçıp çocukluk evine yani annesinin evine döndüğünde ise onu geçmişin hayaletleriyle birlikte annesinin ani ölümü ve yıllardır görüşmediği kız kardeşiyle olan gergin bağı karşılıyor.
Geçmişimizden gerçekten kaçabilir miyiz, yoksa sadece döngüyü mü tekrarlıyoruz? Cheyenne, annesinin öldüğü ve travmalarının başladığı eve döndüğünde aslında kaçtığı şeyin sadece istismarcı sevgilisi değil kendi kaderi de olduğunu fark ediyor. Annesinin hayatı, Cheyenne’in geleceği için karanlık bir ayna işlevi görüyor. Cheyenne bir yandan kendi hayatını kurtarmaya çalışırken, öbür yandan dünyaya getireceği bebeği bu travma döngüsüne mahkum edip etmeme ikilemini yaşıyor. Kendini kurtaramamış bir insan, bir başkasını (bu durumda bebeğini) kurtarabilir mi?
Filmin adındaki “Song” (şarkı) metaforu, karakterin varoluş çığlığını temsil ediyor. Cheyenne’in bir zamanlar müzisyen olması ama artık şarkı söyleyememesi, kimliğini ve özgür iradesini kaybettiğinin sembolü. Bir zamanlar söylediği şarkılar yerini sessizliğe bırakmış çünkü istismar, kurbanı sessizleştirir. Bu bağlamda, Cheyenne’in tekrar şarkı söylemeye yani kendi kararlarını almaya çalışması, kaybettiği benliğini geri kazanma çabası. Şarkı burada bir melodi olmanın ötesine geçerek bir özne olma halini imliyor.

Filmin adında geçen “Imogene”, Cheyenne’in doğacak çocuğuna koymayı düşündüğü isim fakat Cheyenne düşük yapıp bebeği kaybediyor. Bu yüzden film boyunca “Imogene” ismi fiziksel bir varlığı değil, gerçekleşmemiş bir umudu ve yas tutulan bir geleceği temsil ediyor. Film belki de Cheyenne’in doğmamış kızı Imogene’e sunmak istediği hayatın ve bu hayatın getireceği umutlu başlangıcın yasını tutma biçimi. “Imogene İçin Bir Şarkı” (A Song for Imogene) aslında hiç var olmamış ama her şeyi değiştiren o boşluğa bir sesleniş. Imogene, Cheyenne için kendi travmatik geçmişinden kaçma amacıyla açmaya çalıştığı temiz sayfanın sembolü. Bebeği kaybetmesiyle birlikte Cheyenne, iyi bir anne olma ve bu yolla kendini iyileştirme şansını da kaybediyor. Bu yüzden film, Imogene’den ziyade Cheyenne’in asla kavuşamayacağı mutlu versiyonuna yakılan bir ağıt olarak okunabilir. Belki Imogene hiç doğmadı, hiç nefes almadı ama onun var olma fikri bile annesinin Cheyenne’de bir dönüşüm yaratarak eyleme geçmesini yani istismarcısını terk etme gücünü kendisinde bulmasını sağladı.
Cheyenne, gelecek umudunu taşıyan kendi bebeğini kaybediyor ama kız kardeşinin kızı o evde yaşayan, nefes alan ve bir geleceğe ihtiyaç duyan somut bir varlık. Cheyenne, annesinin kendisine bıraktığı evi satmak yerine kız kardeşine ve yeğenine bırakarak aslında kendi doğmamış kızı Imogene’e veremediği güvenli yuvayı yeğenine vermiş oluyor. Bir başka çocuğun sokakta kalmasını engelleyerek anne içgüdüsünü en saf haliyle, mülkiyetten vazgeçerek sergiliyor. Evi satarsa, kız kardeşi ile yeğeninin de kendi yaşadığı evsizlik ve çaresizlik sarmalına düşmesi muhtemel. Cheyenne, kendini feda edip beş kuruşsuz yollara düşerek, ailesindeki o sefalet döngüsünü durduran kişi olmayı seçiyor. Bu, onun pasif bir kurbandan, ailesinin kaderini çizen bir kahramana dönüşümü gibi okunabilir.
Tabii evde kız kardeşi ve yeğeni ile yaşamayı da tercih edebilirdi ama o evde yaşamaya devam etmek, geçmişe hapsolmak demek. Oysa evi bağışlayıp gitmek özgür bir seçim, böylece geçmişine dair hiçbir somut/maddi bağ bırakmıyor. Bu da onun tamamen bağımsız bir başlangıç yapma isteğini gösteriyor. Beş kuruşu olmayan bir insanın, tek varlığı olan evi başkasına bırakıp gitmesi, modern dünyanın mantığına aykırı aslında. Ancak Cheyenne, “Ben kimim?” sorusuna bir ev sahibi veya parası olan biri olarak değil, karar verebilen özgür bir birey olarak yanıt veriyor. Gitmesi demek, “Ben bu eve, bu kasabaya veya bu paraya ait değilim” demek. Filmin belki de en vurucu noktası, hiçlik içinde bulduğu bu garip özgürlük.
Film, Amerikan kırsalını sadece bir mekân olarak değil karakterleri içine hapseden bir kafes olarak kurguluyor. Manzaralar geniş ama klostrofobik hissettiriyor. Bu, karakterlerin fiziksel olarak özgür görünseler de zihinsel ve sosyal açıdan çıkmazda olduklarını vurguluyor.
Kamera arkasında ve önünde ağırlıklı olarak kadınların yer alması sayesinde olacak, hikâyenin duygusal derinliği ve istismar sahnelerinin ele alınış biçimi bağırmıyor ama derinden hissettiriyor.
1 Mart 2026
Calle Malaga (Maryam Touzani, Fas, 2025)
Filmin ana izleği, kaybolan bir geçmişin kalıntıları arasında hayata tutunmak üzerine kurulu. Calle Malaga sokağı, Tanca’nın İspanyol geçmişi ile bugünün muhafazakâr-modern çatışması arasında kalmış bir araf. Sadece bir binayı değil bu sokağı yuva bilen ana karakter için “ev”in dört duvardan ibaret olmadığını, aidiyetin aslında paylaşılan sırlar ve ortak bir hüzünle inşa edildiği vurguluyor. Film, soylulaştırma ve kültürel erozyon gibi büyük toplumsal değişimleri doğrudan anlatmak yerine, bu değişimlerin bireylerin mutfak masasında veya pencere pervazındaki yansımalarına odaklanıyor. Dış dünyadaki yıkım, filmde bir fincanın çatlağında veya tozlu bir perdenin kımıldanışında vücut buluyor; böylece politik bir mesele, duygusal birer sızıya dönüşüyor.

Yakın planın öne çıktığı filmde kamera, oyuncuların yüzlerindeki çizgilerden eski duvarların dökülen sıvalarına kadar her ayrıntıyı okşuyor. Filmi izlerken seyirci olarak dokunabiliyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Işık-gölge oyunları ise karakterlerin iç dünyasındaki gizli kalmış duyguları ortaya çıkarmaya hizmet ediyor. Şehrin gürültüsü hep uzakta bir uğultu gibi kalırken, bir çay kaşığının tıkırtısı ve bir nefes alış gibi evin içinden sesler kristal bir netlikle sunuluyor. Bu tercih, dış dünyanın tekinsiz akışına karşı evin içindeki kırılgan ve mahrem sessizliği kutsal bir sığınak gibi kurguluyor.
Yönetmen yalnızlığı anlatmak için geniş boşluklar kullanmak yerine tam tersini yaparak karakterlerini dar, eşyalarla dolu ve klostrofobik mekânlara yerleştiriyor. Bu tercih, karakterlerin geçmişe duydukları saplantıyı ve şimdiki zamana sığamadıklarını gösteriyor. Eşyaların kalabalığı altında ezilen bu dar alanlar aslında karakterlerin zihnindeki ânıların ağırlığını temsil ediyor. Kamera hareketlerinin yavaşlığı, zamanın Calle Malaga’da dış dünyadan farklı aktığını hissettiriyor.
Yönetmen, küçük jestlerin ve bakışların içine koca bir toplumsal hafızayı sığdırıyor. Hikâye ne kadar yerelse, duygusu o kadar evrensel bir yurtsuzluk hissine evriliyor. Calle Malaga, herkesin bir yerlerde arkasında bıraktığı asla dönülemeyecek evin bir izdüşümü gibi işliyor.
3 Mart 2026
İki Savcı (Two Prosecutors/Zwei Staatsanwälte, Sergei Loznitsa, Ukrayna, 2025)
Film, Stalin dönemindeki Büyük Temizlik sürecini, savcılık ofislerinden ve hapishane koridorlarından anlatıyor. Genç ve idealist savcı Kornyev, imha edilmesi gerekirken eline geçen bir mektup üzerine adaletin peşine düşen sadık bir Bolşevik. Onun trajedisi, gönülden inandığı ve kutsal saydığı sistemin adaletsizliğine tanık olması kadar bunu tek başına düzeltebileceğine dair nahif inancı. Kornyev’in karşısında, Sovyet sistemine kendisi gibi sadık olmayanların çürüğe çıkardığı sistemin yılmaz bekçisi olan dev bir bürokrasi canavarı var. Film, hukukun adaleti sağlamaya değil, düşman yaratmaya hizmet ettiğini gösteriyor. Totalitarizm kendini bir “hukuk tiyatrosu” olarak var ediyor. Kanıtlara ihtiyaç duyulmayan ve suçun “yaratıldığı” bir mekanizma. Ne tanıdık değil mi? Sistem ve zaman değişse de, totaliter sistemlerin var olma şekli değişmiyor.

Görüntü yönetmeni Oleg Mutu’nun klostrofobik bir minimalizm üzerine kurduğu görsel dünya, dış dünyadan tamamen kopuk. Rejimin içinde yaşayan birey için “dışarısı” yok; gerçeklik sadece dosyalar, tutanaklar ve mühürlerden ibaret. Seyirci olarak bizler sadece savcılık ofislerini, sorgu odalarını ve devlet dairelerini görüyoruz. Mekân kullanımındaki bu kısıtlama, filmin felsefi çekirdeğini oluşturuyor. Sabit kamera kullanımı ve uzun planlar, seyirciyi de bu gri odaların içine hapsediyor. Kamera hareket etmiyor çünkü zaman aksa da sistem hareket edip değişmiyor; sistem sadece durduğu yerde öğüttükçe öğütüyor. Bu durağanlık, hikâyenin anlattığı kaçınılmaz sonu, yani bireyin devlet aygıtı karşısındaki mutlak çaresizliğini imliyor. Ne anlattığı yani hukukun bir tiyatroya dönüşmesi ile nasıl anlattığı yani tiyatrovari, steril ve donuk bir mizansen kullanımı örtüşüyor. Karakterler iradeden yoksun, âdeta birer kukla çünkü hukuk artık, önceden yazılmış bir senaryonun icrasıdan ibaret.
Yönetmen, şiddeti doğrudan göstermek yerine şiddetin kendisini bürokratik bir dilin, steril koridorların ve imza törenlerinin içine hapsediyor. Sürekli kilitlenen kapılar, bitmek bilmeyen evrak yığınları ve loş ışıklı koridorlar, bireyi yutan bir labirent gibi; bireyin, sistem karşısındaki çaresizliğini ve sistemin işleyişindeki absürtlüğü simgeliyor. Yönetmen, seyirciyi de bu labirentin içine hapsederek felsefi bir çıkışsızlık hissi yaratıyor.
Sistemin kusursuz bir dişlisi olan savcı ile idealist savcı arasındaki çatışma büyük tiratlarla değil evrak hışırtıları ve kalemin kâğıt üzerindeki sesleriyle anlatılıyor. Filmin ses tasarımı, diyaloglardan çok mekânın ruhsuz uğultusuna odaklanıyor. Katliam emirlerinin verildiği o sessiz odalarda adaletin infaz edilmesi sadece bir memuriyet mesaisi. Filmin duygulardan arındırılmış soğuk dili, insanın bir istatistiğe dönüştüğü karanlık bürokrasi mantığını yansıtıyor. İçerik ve biçim arasındaki bu ilişki; filmi de gücün, dili ve mekânı nasıl ele geçirip gerçeği nasıl buharlaştırdığına dair zamansız bir metne dönüştürüyor.
Öykü Gizem Gökgül

Yaşama dokunan, güzellik katan yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Filmlere ulaşabileceğimiz kanalları da paylaşmanız mümkün mü?
Bu bir reklam olmamakla birlikte, kültür ve sanat filmi izlemek istiyorsanız MUBİ bu iş için en iyi seçenektir.