Masumiyet Müzesi severek okuduğum en son Orhan Pamuk kitabı. Şimdi diziyi de izleyince romanın o dönem beni nasıl etkilediğini yeniden hatırladım. Kalıcılık anlamında çok az hikâye bende böylesi bir tat bırakmıştır. Ve romandan bazı pasajlar, kimi cümleler mıh gibi aklımda kalmıştır: “Bazan Füsun üst kata çıkar ve bir süre aşağı inmez, bu da beni mutsuz ederdi.” Sonra Şanzelize Butik, Merhamet Apartmanı, Sat Sat, Nesibe Hala, televizyonda hep birlikte Türk filmlerinin izlendiği o tuhaf geceler. İyi bir romanın ayırt edici özelliklerinden biri bizi bir dünyaya, bir evrene sokmaksa, açıkçası MM bu anlamda benim için çok özel bir yerde duruyor.
Evet, dile dair eleştiriler az değil ve Pamuk’un bazı metinlerindeki kimi cümleler kaşları kaldırıyor, bunu kabul ediyorum. Ama roman kurgusunda, atmosfer yaratmada çok başarılı olduğu su götürmez bir gerçek. Bu onun yazarlığının en çok övülen tarafıdır. Sessiz Ev, Kara Kitap, Yeni Hayat, Benim Adım Kırmızı… Ben MM’de “aklımda kalmış” dediğim bölümleri de listeye eklemek isterim. Hikâyenin bu kısımlarını olanca sıcaklıklarıyla hatırladığıma göre onları müstakil birer metin olarak kabul edebilirim. Bu pasajlarda atmosfer baskındır, barizdir. Kaba Oyalanmalar, Bazan ya da Füsun Sandığım Gölgeler, Hayaletler gibi bölümleri kast ediyorum.
Mesela romanın sonlarında yer alan Yaz Yağmuru adlı bölüm şöyle başlıyor:
Oda kor karanlık değildi, Edirne yolunun ve benzincinin lambaları içeri vuruyordu. Uzakta bir orman mı vardı? Çok uzaktan bir şimşeğin belli belirsiz çaktığını fark ettim. Aklım bütün âleme, her şeye açılmıştı.
Çok vakit geçti. Kapı vuruldu, kalkıp açtım.
“Annem kapıyı kilitlemiş,” dedi Füsun.

Patti Smith, bir dönem sevgilisi ve yaşam boyu arkadaşı olan Robert Mapplethorpe’un ölümünden sonra, ona söz verdiği üzere hikâyelerini (tanışmalarını ve birlikte geçirdikleri yılları) kâğıda döker. Bir anı kitabı olan Çoluk Çocuk o günleri anlatır. (Bu ikisinin ilişkisine, aralarındaki bağa ne ad vermeli, bir isim bulamıyorum – bunun için İlhan Berk olmalı insan). Çoluk Çocuk dokunaklı, süssüz ama vurucu anlatımıyla bu ilişkinin seyrini çizer bize, dökümünü verir. Hayatın içinden, kanlı canlı bir öyküdür. Yoksulluğun, barınaksızlığın ve açlığın içinden çıkan bir yükseliş öyküsü.
Patti, sevgili dostunun vefatının ardından aşağıdaki satırları yazar. Burada anlatılanlar bizim konumuza da uyar. Konumuz, bildiğiniz gibi, eşyalar, eşyaları sevmek, saplantılarımız, nesneleri hatırlamak ve hatıraların masumiyetidir:
Robert öldükten sonra bazıları bir zamanlar ikimize ait olan eşyaları için kendimi çok hırpaladım. Terliklerini hayal ettim. Yaşamın son safhasında giydiği, üzerlerinde altın işlemeli baş harfleri bulunan siyah Belçika terlikleri. Masası ve iskemlesi için acı çektim. Diğer değerli eşyalarıyla birlikte Christie’s’de açık artırmayla satılacaklardı. Onları düşünmekten uyuyamadım, bu meseleyi o kadar kafama takmıştım ki hasta oldum. Açık artırmaya katılabilirdim ancak içim elvermedi. Masası ve iskemlesi yabancı ellere geçti.
Patti, gayet anlaşılır biçimde, teselliyi yazıda arar. Üretmek, acısını ve duyduğu özlemi sözcüklere dökmek ister. Belki de yazınsal üretimin yeniden canlanmak, daha doğrusu “canlandırmak” anlamına geldiğini düşünür. Şüphesiz bu, yazıdan, edebiyattan çok şey beklemektir. Ama insan hep teselli aramaz mı?
Neden ölüleri uyandıracak bir şeyler yazamıyorum? En derinden yakan çaba bu. Masasını ve iskemlesini kaybetmiş olmanın üstesinden geldim ancak Cortês zümrütlerinden daha değerli bir dizi söz yazma arzusunu asla yenemedim. Yine de elimde ona ait bir tutam saç, bir avuç kül, bir kuru mektup ve keçi dersinden bir tef var.
***
Hep Teselli Arayan İnsan. Bu ismi sevdim. Bu konuya eğilen, bunu adlandıran bir felsefeci ya da bir psikanalizci olmuş mudur acaba? (Homo bir şey bir şey…) Teselli arayan insan ifadesi özümüzle, varlığımızla ilgili bir şeyler söylüyor. İnsan teki çok farklı dönemlerden geçerek bugüne ulaştı. Ateşi buldu, aletler yaptı, avlandı, mağara duvarlarına resimler çizdi, güneşin uzaklığını hesapladı, şehirler kurdu. Şu bir gerçek ki, çağdan, dönemden ve diğer uğraşlarından bağımsız olarak insanın başlıca meşgalelerinden biri de her daim bir teselli aramak oldu. Kayıplara, yıkımlara dayanmak için. Bir mana üretmesi gerekti hayatına. Öyle tutundu dünyaya. Kendini teselli edecek bir şeyler bulamadığında ise –ki çoğu zaman durum buydu– iş başa düştü.
***
Ama bu kanallar da hep kötü haberler veriyor! Parkta yan masada oturan yaşlı adam böyle söylüyor: İnsanın içini karartıyorlar. İyi haberi herkes verir, diyorum ona. İyi de bunları seyredince insanın canı sıkılıyor, diyerek iddiasını sürdürüyor. Düşünün, diyorum ona, bir düşünün ve kendinizi mağdurların yerine koyarak yapın bunu. Diyelim ki çocuğunuz, kaynak bulunamadığı için asıl okulu restore edilemediğinden iki yıl boyunca birleştirilmiş bir okulda, 70 kişilik bir sınıfta okumak zorunda kalıyor. Evet, diyor adam, konunun nereye gideceğini merak ederek. Bu durumda habercilerin gelip sizinle konuşması, sizin derdinizi tüm ülkeyle paylaşması mı hoşunuza gider, yoksa bu habercilerin bültenlerine sosyal medyadan derledikleri kedi videolarını koyması mı? Ya da konteynırda kalıyorsunuz; depremden bu yana üç yıl geçmiş, elektriklerinizi kesiyorlar ve konteynırın altı da sürekli su alıyor. Bu kadar zorlayıcı bir deneyimi tüm ailenizle yaşayan kişi siz olsanız, bir muhabirin mikrofonunu size mi uzatmasını tercih edersiniz, yoksa trafikte polisle tartışan bir sarhoşa mı?
***
İlber Ortaylı’ya veda… İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu, çok faydalandığım iki kitap. Salt bu iki kitap için bile insan kendini bir tarihçiye borçlu hissedebilir. Hâlâ ara ara açıp bakarım bu eserlere; bakmak da gerekir.
Vefatından sonra onunla ilgili çok farklı yorumlar yapıldı (Bu yorumların, hocanın ölüm haberinin ekranlara düştüğü an başlamasının can sıkıcılığına değinmeyeceğim.) Son yıllarında iyice popülerliğe yöneldiği için bilim insanı kimliğini ihmal ettiğini iddia edenler oldu. Akademik anlamda daha yapabileceği pek çok şeyi olduğunu ama onun kamera önünde olmayı tercih ettiğini söylüyorlar. Doğru olabilir. Ama böyle mutluydu İlber Hoca. Öyle görünüyordu.
***
Geçen haftaki Pamukova ziyaretinde biraz Kızılcık Şerbeti izledim. Her gidişimde annemle değişmeyen diyaloğumuz:
– Dizin var mı bu akşam?
– Var tabii, dizi olmadan olur mu?
Böylece neredeyse her diziden az çok haberim oluyor. O cuma akşamı da payıma KŞ düştü. Bir sahnede İspanya’nın maçı var; tüm aile bireyleri kırmızı-mavi formalarını giymiş, kaşkollar ve sloganlarla İspanyol milli takımını desteklemek üzere televizyon karşısında. Evin hanımı da İspanyol tatlısı yaptığını söylüyor (ya da öyle bir şey). Birazdan hep beraber marşa başlıyorlar.
Senaristlerin hikâyenin içine güncel gelişmeleri de katmaları takdire şayan. Popüler kitleye hitap eden bir televizyon yapımı için başarılı bir hamle şüphesiz. Ama sosyal medyada da benzer methiyelere rastlanıyor. Okuyan yazan kitleden konuyu Endülüs’e, İslami köklere kadar götüren bile var. İspanya’daki mevcut hükümetin niteliği, dünya görüşü, izlediği politikalar pek kimsenin umurunda değil. Bir konuda bizimle aynı tavrı almış olması yeterli ona sempati beslememiz için.
Halbuki İspanya 2003’teki Irak savaşına açıktan destek vermiş ve asker de göndermişti. Ertesi yıl iktidara gelen Rodriguez Zapatero (yani bugün de Amerika’ya karşı net bir tavır alan Sosyalist Parti) askerleri çekmiş, binlerce insanın ölümüne yol açacak bu süreçten desteğini kesmişti.
Peki, bizdeki erk o zaman ne peşindeydi?
Bugün İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in sözlerini tekrarlamalı:
NO A LA GUERRA! (Savaşa Hayır!)
Mesut Barış Övün
