“Tıp fakültesi üçüncü sınıfta, farmakoloji bütünlemesine çalışırken kafamı boşaltmak için Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okuyordum. Daha basit olduğu için değil. Molekül adlarının ya da ilaç mekanizmalarının aksine, bana daha yakın bir yerden seslendiği için. Bu sayede kendimi tanıdık bir yerde, evimde gibi hissediyordum. Ben de eğer yapabilirsem, sözcükleri kullanarak hiç tanımadığım insanlara evde olmanın ferahlığını tattırmak istiyordum.”

Derya Sönmez

Hatırladığım en eski anılarda kitaplar var. Henüz okuma bilmediğim için kapaklarına bakarak içlerindeki hikâyeleri tahmin etmeye çalışıyorum. O kapaklar hâlâ hatırımda. Bu ilk hatıralara çoğunlukla bir şeyler yapma arzusu eşlik ediyor. Meraklı ve hevesliyim. Kendimi ispat etme arzusu ya da seyirci talebi yok. Sonradan bu duygular da eklenmiştir tabii, fakat edebiyatla kurduğum ilk bağda bunlar yoktu. Beni heyecanlandıran bu şey her neyse, dünyadan kopup kendi başıma yapabileceğim bir şeydi, kimsenin bilmesi, görmesi gerekmiyordu.

Yazdığım ilk öykü siyahiler hakkındaydı. Tom Amca’nın Kulübesi’ni okumuş, çok etkilenmiştim. Onu taklit ederek bir hikâye yazdım. Sanırım yazma isteğini uyandıran şeyin, iyi yazılmış metinlerin bizi alıp başka bir âleme taşıması olduğunu o zaman sezmiştim. Galiba beni etkileyen, “yazar” olmak değil, bunu yapacak güce sahip olmaktı.

Zamanla edebiyat, kendimle kurduğum bir bağa, kendime yaklaşmanın bir yoluna dönüştü. Tıp fakültesi üçüncü sınıfta, farmakoloji bütünlemesine çalışırken kafamı boşaltmak için Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ını okuyordum. Daha basit olduğu için değil. Molekül adlarının ya da ilaç mekanizmalarının aksine, bana daha yakın bir yerden seslendiği için. Bu sayede kendimi tanıdık bir yerde, evimde gibi hissediyordum. Ben de eğer yapabilirsem, sözcükleri kullanarak hiç tanımadığım insanlara evde olmanın ferahlığını tattırmak istiyordum. İçimde bu arzu kabardıkça kaleme, kâğıda sarılıyordum. O zaman edebiyatın asıl mucizesinin, istediğimizde sığınabileceğimiz başka bir evren bağışlaması olduğunu fark ettim. Yaşamın güçlükleriyle baş etmenin farklı yollarını da gösteriyordu bize. Bunu çok somut bir deneyimle anladım. Edebiyat sayesinde hayatımda ölçülebilir bir şey oldu. Bir yıl kazandım, daha doğrusu, bir yılı kaybetmekten kurtuldum. Tıp fakültesi ikinci sınıftayken dört dersten bütünlemeye kalmıştım. Bunlardan biri mikrobiyolojiydi. Tamamen ezbere dayalı, fakültenin en zor derslerinden biri… Sınavın pratik ve teorik olmak üzere iki aşamalı olmasına güvenerek o yaz sadece diğer üç derse çalıştım. Nasıl olsa mikrobiyolojiyi pratik sınavda geçerim, teorik sınava girmeme gerek kalmaz diye düşündüm. Ama işler planladığım gibi gitmedi. Sonunda teorik sınavdan 70 almak zorunda kaldım. Aksi hâlde, bu tek ders yüzünden bütün yılı tekrarlamak zorunda kalacaktım. Önümde ezberlemem gereken tuğla gibi bir kitap ve bunu yapabilmek için yalnızca 24 saat vardı. Sabaha kadar okudum. Bildiğimiz türden bir okuma değildi. Her virüsü, bakteriyi tanıdığım insanlardan biriyle eşleştiriyor, özelliklerini o insanın karakterleriyle ilişkilendiriyordum. Kafamda her biri için ayrı hikâyeler kuruyordum. O gece mikrobiyoloji kitabını bir hikâye kitabı gibi okudum. Ve sınıfı geçtim. Neredeyse mucize gibiydi. Bu, edebiyatla iç içe birinin, karşısındaki soruna başka bir yerden bakma cesaretiyle üretebileceği bir çözümdü. Bana kalırsa edebiyatın gücü de tam olarak burada saklıdır. Herkesin bildiğini sandığı şeylere başka bir açıdan bakabilme, onlara başka bir yerden yaklaşabilme cesareti verir insana. Az şey değil.

Sonra UMAG ve NOTOS’un yazma atölyelerine katıldım. Kitap yazmak için değil, aklımda böyle bir şey yoktu. Okumak ve yazmak zaten hayatımın içindeydi. O kadar bana aitti ki, onlara bir başka şekilde “sahip olma” fikri aklıma gelmiyordu. Bu düşünce, atölyeye başladıktan sonra, arkadaşlarım dosya hazırlayıp yayınevlerine gönderdiklerinde aklıma düştü. Geriye dönüp baktığımda, edebiyatla kurduğum ilişkinin özünde bir değişim yok.

Derya Sönmez