17 Aralık 2025
Garsondan yediğim fırçayı saymazsak olaysız bir Barcelona seyahatini atlatmış oldum. Yakın dostlarım bilir, seyahat etmekten pek hoşlanmam. Fakat içten içe, seveceğimi biliyordum burayı. Denizi olan yerleri sevmek daha kolay ne de olsa.
Altı günlük Barcelona seyahatimin çoğu La Rambla Caddesi ve civarında geçti.
Sihirbaz ve Üstad gibi kitapları Türkçeye çevrilmiş olan İrlandalı yazar Colm Toibin, “Homage to Barcelona” adlı kitabında Rambla caddesinin (La Rambla) kendine has kurallarının, geleneklerinin olduğundan bahsediyor. Meğer Toibin, General Franco adlı iblisin ölmesinden iki ay önce ilk adımını atmış Barcelona’ya ve öğretmenlik yapmış üç yıl boyunca. 1978’de şehirden ayrılmış, on yıl sonra tekrar dönüp işte bu kitabı yazmış. Barcelona’ya saygılarını sunmuş.
La Rambla, bir ucu Kristof Kolomb heykelinin size çoook yukarılardan baktığı limana bir ucu Katalonya Meydanına dayanan uzun mu uzun bir cadde. Ben caddenin kendine özgü kuralları olup olmadığını bilmiyorum ama canlı, heyecanlı bir cadde olduğu belli.
Lorca, “dünyada hiç bitmesin istediğim tek cadde” demiş La Rambla için. Beni bırakın siz, Lorca diyorsa doğrudur.

İç savaşta George Orwell’in de yolu düşer Rambla Caddesine.
4 Mayıs 1937 Salı sabahı Rambla Caddesinden Katalonya Meydanına doğru salınan Orwell, gördüklerini “tuhaf ve harika bir manzara” olarak adlandırmıştı. Lisedeki okul numarası 1984 olan Orwell’in gördüğü manzara şuydu: Bir yılı aşkın süredir anarşistlerin elinde olan Telefon Santrali askerlerin saldırısına uğramıştı. Ve İspanyol halkı (çoluk çocuk, kadın erkek, genç ve yaşlı) “tutkulu enerjileriyle” La Rambla’nın orta yerinde kaldırım taşlarını söküyor, kum çuvalları taşıyor, barikat kuruyorlardı.
Bense “selam vermeden mekâna daldığım için” garsondan fırça yiyorum.
Herkesin La Rambla’sı kendine göre.
***
Gotik Mahalle denilen eski yerleşim alanındaki bir yerde otururken berduşun biri yanaşıyor yanıma. Özür dileyerek izin istiyor, buyur diyorum, oturuyor. Önce İngilizcesinin “fakirliği” için özür diliyor. İngilizlerin gözünde hepimiz fakiriz kardeş, diyorum, takma kafana. Sigara ya da para istemeye hazırlanırken mekânın şef garsonu çıkıyor dışarı, hızlı ve oynak bir İspanyolcayla kovalıyor berduşu. Hikâye yarım kalıyor böylece.
Arjantinliymiş bizi koruyan kahramanımız. İstanbul’dan, Ankara’dan konuşuyoruz biraz. Acayip yağmur yağıyor. Hemen karşımızdaki binanın saçak altlarına sığınan trans bireyler pür neşe koşuyorlar yağmurun içine doğru.
Yan masamızda biri hiç istifini bozmadan kitap okumaya devam ediyor.
Dünyada hiçbir hikâye tamamlanmış değil.
Bunu yağmur söylüyor.
***
Barcelona için kıpkısa rehber:
1- Bir bina hiçbir şeye benzemiyorsa, yamuk yumuksa ama yine de muhteşemse Gaudi yapmıştır.
2- Sokaklar sidik kokuyorsa ve çan sesleri eksik değilse orası Gotik Mahalledir.
3- Mekânlara girerken selam vermeyi unutmayın.
***
Gümüşçü esnaf ablamız küçük bir fincanda içeceğini yudumluyor.
“Mate mi?” diyorum.
Sinek ısırıklarının müellifi Cemil ne diyordu: “Siz dalgaların arasında boğuşurken edebiyatçılar kıyıda güneşlenip matelerini yudumlarlar. Mate, çünkü en iyi Güney Amerikalılar kıvırıyor bu edebiyat işini.”
Eh, edebiyat bazen işe yarıyor.
Bu ablamız da Latin Amerika’dan kopmuş gelmiş. Cortazar’lar, Marquez’ler, Fuentes’ler, Borges’ler havada uçuşuyor bir süre. Sanki ortak tanıdıklarımızdan konuşuyor gibiyiz. Ama en çok Bolano deyince parlıyor gözler, gülümsemeler çoğalıyor.
Kuzeni de yazarmış emekçi gümüşçümüzün.
Arkadaşlarımdan biri pazarlık yapmak isteyince ellerini gösteriyor: Delik deşik, yıprak. Dolayısıyla indirim yok.
Yazarak geçinebiliyor musunuz diye soruyor bize. Hah-ha!
Yazmak için kravatlı bir ömür tüketiyoruz ablacığım. Ama olsun, gönlümüz zengin.
Güzel bir gümüş yüzük alıyorum kendime.
Pazarlık yapmıyorum.
***
Birbirinin aynısı tişörtleri, magnetleri, ıvır zıvır turistik eşyaları satan dükkânları işletenler karaşın La Rambla’da. Garsonlar genelde karaşın ve Asyalı.
Eh, güzel bir yere geldik dedik. Cennete geldik demedik.
Karaşınlar indirim de yapıyor, halden anlıyor onlar. Kardeş indirimi yapıyor. Pazarlık yapmaya açıklar.
Göz bebeğimizden anlıyorlar bizim de karaşın olduğumuzu.
***
Otelin yan sokağında 1940’tan beri hizmet veren Bar Centric var. Hani selamsız olduğum için garsondan fırça yediğim yer.
Duvarlarda eski fotoğraflar… Sohbet etmekten hiç bıkmayan Barcelonalılar ve biz turistler yan yana, iç içeyiz. Garsona fotoğrafları gösterip bunlar kim diye sorduğumda, “herhangi bir İspanyol ailesi işte,” deyiveriyor. Aksi herif!

Oysa ben çok mutluyum. Dünyanın en güzel meyhanesi olan Kınık’taki Ahmet Emin’in Yeri’nin ikizini bulmuşum, daha ne isterim. Yan masadaki iki kadın, yediklerine baktıklarımızı görünce hemen tabağı uzatıp ikram ediyorlar.
Garson da aksi oluversin, ne yapalım.
***
Ve dilenenler. Sokaklarda yatıp kalkanlar. Seks müzesi adını verdikleri bir dükkânın girişinde Marilyn Monroe’ya benzetilmiş bir kız. Bıkkın ve hüzünlü, müşteri bekliyor. İnşaat, yol çalışması ve çamur…
Tek bir kedi yok caddede, sahipsiz tek bir köpek yok.
Üç beş kişilik bir grup Özgür Filistin sloganları atıyor.
Deli gibi yağan yağmurun altında çıplak ayakla dolaşıp şemsiye satanlar…
Işıkların gizleyemediği bir şeyler var burada. Burada da var. Elbette var.
La Rambla Caddesine hoş geldiniz sayın yolcular.
***
Kuytu bir yer buluyoruz. Binalar arasında güzel bir bahçe. Dört amca bir masa oyunu oynuyorlar, okeye benziyor sanki. Arkadaşlarım, “Hah, burası tam senlik!” diyorlar. Haklılar. Ama bir süre sonra biri geliyor ve emekli olup olmadığımızı soruyor. Yok, diyoruz, emekliyoruz biz daha.
Meğer burası sadece 60 yaş üstü insanların gelebildiği bir kafeymiş.
Genç olduğumuza üzülerek ayrılıyoruz.
***
Noel pazarının girişinde bir duvar yazısı: “Et yiyorsanız evcil hayvanları seviyorsunuzdur, hayvanları değil.”
***
Son gün. Havalimanına doğru gidiyoruz, otobüsteyiz. Saçlarını buzağıya yalatıp arkaya taramış, hafif sakallı bir genç adam telefonda konuşuyor.
“İki gün yeter aaabi buraya, iki günde bitiyor, üç gün fazla gelir,” diyor. Sözcükleri sinir bozacak derece uzatarak söylüyor. Bizim de Türk olduğumuzu gördüğü halde küfürlü konuşmaya devam ediyor.
Anlayacağınız, ağzına kürekle vurmak isteyeceğiniz türden biri.
Çok var bunlardan. Her yerdeler. Instagram hikâyelerine koyacakları birkaç fotoğraf çekmekle bir yeri “bitirdiklerini” düşünenler kulübü.
Her milletten, her yaş grubundan üyeleri var bu kulübün.
18 Aralık 2025
Ve Ankara’ya dönüş.
Dünyanın en hüzünlü ikinci cümlesi.
İlk sürpriz: Sular kesik.
Hava buz gibi.
***
Sabah taksinin biri trafikte sıkışmış, boş sanıp hamle yapıyorum. Önde biri varmış meğer. “Gel kardeş gel,” diyor, “beni bırakacak birazdan sen devam edersin, mağdur olma.”
Eyvallah deyip arka koltuğa kuruluyorum. Ön camda bir yazı: “Rüzgar özür dilese de / Dal kırılmıştır bir kere.” Altında bir isim, herhalde taksicinin veciz sözü bu. Fakat iyi haber: “de” ayrı yazılmış.
Taksiciye de mavi boncuk veriyor ablamız: “Bak kardeşe taksi buldum, mağdur olmasın, sana da müşteri buldum, hepimiz ekmeğimizin peşindeyiz be abi.”
Bira içtiğini sonradan fark ediyorum. Kutu Tuborg. Taksinin Çankırı Caddesinden buralara geldiği belli. Ablamız gece emekçisi, mesaiden çıkmış. Sağ olsun, beni taksisiz bırakmıyor. İnerken ablanın 50 lirasını vermiyor taksici, bozuk yok güzelim diyor. Oysa var, cebinden çıkardığı destede bozuk paraların hepsi var, ben arkadan görüyorum.
“Bir daha denk gelirsek, sana para verirsem orospu çocuğuyum,” diyor kadın. İnip gidiyor.
Sonra bizim yolculuğumuz başlıyor.
Ahlak çok bozuldu abi, diyor taksici.
Evet öyle, diyorum.
19 Aralık 2025
La Central kitabevine birkaç kez uğradıktan sonra iki kitaba çengel attım sonunda. Biri, yukarıda andığım Colm Toibin’in kitabı.

Biri de Julia Bellido’nun haikularından oluşan Kabak Çiçeği adlı küçücük kitap. Haikulardan birkaçını çevirmeye çalıştım:
Tarlalarda sonbahar.
Pamuk çiçeği:
çiçek açan nazik kar.
***
Koruda güneş
ve senin ayak seslerin:
her şey geçer.
***
Bahçede,
gül böcekleri yeşil yıldızlar gibi
havada süzülüyor.
Akrep gömülmüş kuma,
öylece bekliyor.
***
Işık zaten orada
kahverengi yaprakların arasında.
Gölette
küçük karanlık lekelere
dönüşüyor gölge.

Aklını oynatıyor zurnasız kalmış bir çingene
Ama cakası caka
Lor peyniri yiyor ranzada LorcaCan Yücel
Şiir demişken Lorca’yı anmadan olmaz.
İç savaşın ilk günlerinde henüz otuz sekizindeyken katledilen Federico Garcia Lorca, 1898’de Granada’da doğmuş, çocukluğunu da bu nar şehrinde geçirmiştir.
Fakat onun da yolu Barcelona’ya, Rambla Caddesine düşer. La Rambla için “dünyanın en güzel caddesi,” der. İç savaşta, Gotik Mahallesindeki sokaklardan birine de şairimizin adını verirler.
Bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle der Lorca’mız:
“Barselona bambaşka bir yer, değil mi? Orada Akdeniz, ruh, macera, kusursuz aşkın yüce hayali var. Palmiye ağaçları, her ülkeden insanlar, şaşırtıcı reklamlar, Gotik kuleler, canlı bir kent… O havayı ve o tutkuyu solumak benim için ne büyük bir zevkti! Bana yaramasına şaşırmadım, çünkü ordaki her şeyle harika bir uyum yakaladım ve şiirlerim hak etmedikleri bir ilgi gördü.”
Lorca ilk kez 1925’te adım atar Barcelona’ya. Yanında da Madrid’de tanıştığı Salvador Dali vardır. La Rambla ile Madrid Meydanı arasında kalan bir sokakta Katalan şairlerin de katılımıyla bir okuma etkinliği yapar Lorca. Şiirler okunduktan sonra da akşam yemeğine oturulur.

Colm Toibin’in demesine göre, o akşam Lorca’nın masa arkadaşları arasında Jaume Miravittles adında genç bir Katalan da vardır. Lorca, onun ismine, Katalancanın sert ünsüzlerine hayran kalır. Zaten Katalancaya ilgi duymaya başlamıştır ve çocuk gibi her nesnenin Katalanca karşılığını sorup durur gece boyunca. Katalancada bulut anlamına gelen núvol sözcüğünün en sevdiği sözcük olduğunu söyler Dali’nin kız kardeşine.
O sırada hapisten yeni çıkmış, sonraki yıllarda İspanya siyasetinin önemli figürlerinden biri olacak olan Jaume Miravitlles’in adına resmen vurulur Federico Garcia Lorca.
“Ne garip Federico adında olmak” dizesinin sahibi Lorca akşam yemeği boyunca Miravittles’in ismini tekrar tekrar söyler, sanki bir şiirmiş gibi haykırarak.
Şairler biraz tuhaf insanlardır.
***
“Her şey geçer.”
Doğru.
İşte 2025 de geçmek üzere.
Yeni yıl herkese sağlık getirsin. Toplum olarak da özgürlüğe, demokrasiye, barışa ihtiyacımız var.
Umalım ki olsun.
Onur Çalı

haikular için kocaman bir sağolasın, dünlük daha da keyiflenmiş, şenlenmiş.( bu yılın ipi göğüsleyecek günleri yaklaşırken “salyangoz haiku” da görüş alanımıza girecek)
Barcelona gezi notların beni yıllar yıllar öncesine götürdü, güzel şehir be!
O ablanın parasına çokup ahlaki cokusten bahseden cakal…Keşke benim de bozugum yok diye 50 TL yi vermeseydiniz. İnince onun adina hayır yapmak üzere.