Parşömen’in 2019 yılından beri sürdürdüğü soruşturmalara verilen yanıtların önemli bir kaynak olacağına inanıyoruz. 2025’te hangi kitapları okuduk? İz bırakan olaylar nelerdi? Edebiyat kamuoyunda neler gündem oldu?

Bu yıl da okurlara, yazarlara, şairlere, çevirmenlere yönelttik sorularımızı.

İyi kitaplar okuyacağımız bir yıl olsun 2026.

Günay Çetao Kızılırmak

2025 yılında yayımlanan kitaplardan beğendiğiniz beş tanesini, beğenme nedenlerinizden kısaca bahsederek bizimle paylaşır mısınız?

Merhaba. Öncelikle daha çok eski kitaplar okuduğum için yenilerin çok azına yetişebildiğimi belirteyim ki bu yıl çıkan hiçbir iyi kitaba haksızlık olmasın. Genellikle sosyal medyada görüp de “bunu es geçmeyeyim” dediğim yenileri okumuşumdur bu yıl da. (Demek okuma tercihlerimi de sosyal medyada takip ettiğim yazar, çevirmen ve eş dostun önerileri belirliyor. Kötü mü bu – bilmiyorum. Daha elit bir okur olabilir miydim? Belki. Ama onun yerine karman çorman okuma gündemleri olan, biraz şuursuz, biraz perişan bir okur oldum.) Bunlardan, 2024 sonunda Can Yayınları’nın yayımladığı Selçuk Baran, Günlükler (1948-1989) benim için özeldi. Baran’ın öykülerini sevdiğim ve karanlık bir tarafının olduğunu düşündüğüm için o karanlığı aradım yazdıklarında. Bulmakta gecikmedim tabii. Bir kadının kocaman duygu dünyasının içinde, kendisini çok duygusal olmakla suçlayıp debelenerek büyüyüp yaşlanması çok trajik değil mi? Rober Koptaş’ın İletişim’den çıkan Unufak romanını da sevdim. Tarihsel bir travmanın birkaç neslin yaşamını nasıl dalga dalga etkilediğini anlatması önemliydi. Oxana Timofeeva’nın Tetes’ten çıkan Bir Vatan Nasıl Sevilir adlı kısacık kitabı da beni etkiledi. Çeviriyi Bengi Bezirgan yapmış. Şöyle not almışım: Sovyetlerin dağılmasıyla hem büyük vatanını hem de Kazakistan’da kalan küçük vatanını kaybeden yazar, önce nereli olduğunu sorguluyor ve çocukluğunun ve ilk gençliğinin geçtiği bütün duraklara, “vatanlara” yeniden gidiyor. Çok vatanlı veya yersiz yurtsuz olanlar için nice leziz ve yüklü imgeler var anlattıklarında…

YKY’den Banu Gürsaler Syversten çevirisiyle çıkan Genç Kız, 1983 de güzeldi. Ünlü oyuncunun kızı Linn Ullmann’ın otobiyografik romanı bir çocukluk yarasına dönüyor. Hafızamızı zorladıkça hatırlıyoruz bazen bir şeyi, unuttuğumuz ya da unutmayı seçtiğimiz, oysa bütün yaşamımızı etkilemiş tek bir çekirdektir bu.

Size göre 2025 yılının önemli, dikkat çeken, üzerinde konuşmaya değer edebiyat olayları, konuları nelerdi?

Doğrusu pek takip edemiyorum olup bitenleri. Ne bir yere gidiyor, ne fikri takipte kalabiliyorum hayat gailesinden ve başka nedenlerden. Yine de… Hasine Şen Karadeniz’in çevirdiği Bahçıvan ve Ölüm’ün yayımlanır yayımlanmaz birçok baskı yapması ilginçti. Çeviri kitaplara pek kısmet olmaz. Gospodinov’un ölüm ve yasla ilgili bu kitabının içtenliği ve sahiciliği için bu kadar beğenildiğini zannediyorum. Lafı hiç dolandırmadan ve zora sokmadan anlatılmış bir hikâye olması dikkatimi çekti, oysa dallanıp budaklanmaya çok müsait bir mesele, malum. Gerçi ben dallanıp budaklanan anlatı severim ama herhalde yalınlık da fethedilmesi zor bir kale… Sonra yazarın İstanbul’a söyleşiye gelmesi de hoştu, fotoğraflardan sezdiğim kadarıyla mutlu görünüyordu.

Bir Nobelli yazarı daha Nobel aldığında okudum: László Krasznahorkai adı kadar zor okunan romanı Direnişin Melankolisi’yle en zor bitirdiğim kitaplar arasına girdi. İşin ilginci, romanı, o kasvetli ve Kafkaesk havasını sevdim ama dilinde, belki de Türkçesinde aşılması güç engeller vardı. Başka kitaplarının daha iyi olduğu söylendiği için kapımı penceremi kapamadım.

Edebiyat ortamımıza baktığınızda ne gibi sorunlar görüyorsunuz?

Edebiyat ortamımızın daha çok sosyal medyadan ibaret olması sorunların abartılmasını da beraberinde getiriyor sanki. Normalde olmayacağımız kadar sert olabiliyoruz o mecralarda. Oysa ilginç konulara da parmak basılıyor bazen. Twitter’da Şükran Yiğit’in açtığı bir konu ilgimi çekmişti: okurun yabancı yazarlara daha bir hoşgörüyle yaklaştığı, yerli yazarları ise ya okumadığı ya da fazlaca yerdiği üzerine bir serzenişti. Örneklerde bazı İskandinav yazarlarının eften püften şeyler yazsalar da çok satmasından söz ediliyordu. Sanki bunu doğrular gibi o sıralarda ben de Erlend Loe’nin Volvo Kamyonları’nı okuyor ve içimden “biz yazsak şunu basmazsınız” diye geçirip gülüyordum. Gerçi Doppler’i ben de sevdim ve o yüzden almıştım zaten devam kitabını… Bundan böyle, ben de okur olarak yerli edebiyata haksızlık ediyor muyumdur şüphesiyle okumaya karar verdim kitapları. Ortada bir eğilim varsa hepimiz kapılmış olabiliriz zira.

Yapay zekânın edebiyat ürünlerine ne derece sızdığı ve ne kadarına göz yumulabileceği (göz yumulamasa bunu kimin takacağı?) konusu da elbette ilgimi çekiyor. Boomer sayılmayı göze alarak hayli tepkili olduğumu fark ediyorum bu zekâya. Faydalanmıyor da değilim ama aynı zamanda faydalanılıyor olmak ve bütün bunların ardında dönen çarklar, ayrıca entelektüel manada makineleşmenin çok bariz zararları canımı sıkıyor. Bir konuda da muhafazakâr olma hakkımı kullanayım, diyorum. Bana insan kokan, kusurlu ama işleyen aklın mucizevi incelikleriyle dolu çevirilerle gelsin yayınevleri! E tabii, yazarlar da öyle metinlerle… Hayır, biz zaten insan yazıp çeviriyor diye, insanı ve onun dil evrenini merak ettiğimiz için okuyorduk, eğer böyle olmayacaksa okumasak da olur. Sevgiler, iyi yıllar…