Üzeyir Karahasanoğlu, Ercan Şeherli ile “Tavşanlara Göz Kırpın” adlı kitabını konuştu.

Üzeyir Karahasanoğlu: Ercan Şeherli’yi Varlık, Altıyedi gibi dergilerden tanıyordum ki yaz başında kitabının yayımlandığı haberi geldi. Elbette ivedilikle ulaştım, Tavşanlara Göz Kırpın’a. Okurken içimde çeşitli sorular oluşmuştu bile, bunları muhakkak sormalıydım.

Sevgili Ercan, öncelikle kutluyorum. Kitabın uzun sürecek edebiyat yolunun ilk güçlü adımı olsun.

İzin verirsen, sorularıma kitaba adını veren şiirle başlamak istiyorum. İşin gerçeği farklı hayvanlara aşinalığımız, hatta meylimiz bile var şiirimizde. Hak verirsin ki tavşan bu hayvanlardan değil. Şöyle bir bakmamla Çin mitolojisinde Ay Tavşanının Ay Tanrıçasının yoldaşı olduğunu, uzun yaşamayı, hatta ölümsüzlüğü simgelediğini okudum. Tabii her yerde, her zamanda aynı güç atanmamış tavşana. Söz gelimi Yerli Amerikan folklorunda düzenbaz bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Hedefine ulaşmayı kafasına koymuş, bu yolda kâh zekâsından kâh hilebazlığından yararlanan bir hayvan o.

Sahi bizde de Şaman’ın yardımcı ruhlarından biri değil miydi zaten? Tabii günümüzde çoğunlukla bol bol üremesinden dolayı olsa gerek bolluğu, bereketi simgeliyor. Göktürklerde de böyleymiş. İslam’ın kabulü pek değiştirmemiş bu görüşü. Alevi inancında farklılıklar mevcut ama. Tavşan etinin yenmediğini biliyorum.

Belki Ezop’un kaplumbağayı alt eden tavşanıyla Levis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında’daki tavşanını bir yana koyarsak tavşan edebiyata pek malzeme olmamış. Buna karşın sen kitabına tavşanla başlamakla kalmamış, kitabının adına da taşımışsın. O zaman söyle lütfen: Neden tavşan? Telaşından mı en çok? Yoksa kalbimiz mi tavşan?

Ercan Şeherli: Öncelikle teşekkür ederim bu güzel sohbet için. Neden tavşan? Kitaba ismini veren Tavşanlara Göz Kırpın şiiri aslında dosyaya en son dâhil olan şiirdi. Bu şiirin nasıl oluştuğuna gelirsek de çıkış noktasının okuduğum bir roman olduğunu söyleyebilirim. O romandaki karakterin yaşadığı ürkeklik ve telaş bana tavşanı anımsatmıştı. Şiirin belli yerlerini bu şekilde yazmıştım fakat devamını bir türlü getirememiştim ve rafa kaldırmıştım şiiri. Tabii o arada başka şiirler yazıldı ve zaman uzadı. Dosyaya isim ararken aklım sürekli bu şiirdeydi. Tavşanlara Göz Kırpın’ı bir şekilde tamamlamak istiyordum. Çünkü bu isim bana göre hem çok güzel bir kitap ismi olabilirdi hem de çokça anlamlandırılıp yorumlanabilir bir yerde duruyordu. Deniz Gezgin’in Hayvan Mitosları zaman zaman okuyup beslendiğim bir kaynaktı. Yine tavşanın mitolojideki yerine baktığımızda bu kaynaktan yeterli bilgiye ulaşabileceğimi gördüm. Tavşanın aslında çoğu zaman çok da sevilmediğini, şeytanlaştırıldığını, bu sebepten öteki konumda durduğunu gördüm. Sürekli üremesinden dolayı cinsel hazzı temsil etmesi, etinin tüketilmemesinin de aslında bir nevi bu nedenden kaynaklanması vb. Ben Alevi bir ailede ve dolayısıyla böyle bir kültürün içerisinde büyüdüm. Aleviler içerisinde emek vermediğin bir şey üzerinde hak aramak doğru kabul edilen bir şey değil. Bu sebepten tavşanın tüketilmediğini düşünüyordum fakat bunun yanında yukarıda da bahsettiğim gibi onun sürekli üremesi, adet görmesi vs. de başka sebeplermiş. Bu da tabii ki beni şaşırttı ve etkiledi. Aslında tavşanın Alevi toplumu içerisinde de bu sebepten dolayı öteki konumuna düşmesiydi beni şaşırtan. Peki bunu nasıl ve neyle ilişkilendirebilirim diye düşündüğümde de ister istemez şuraya ulaştım: öteki gördüğümüz, görmezden geldiğimiz, aslında bizim sosyal gerçekliğimizin bir parçası olan her şey bu şiirdeki tavşanda toplanmıştı. Tanınmayan kimlikler, tanınmayan ve kaybolmaya yüz tutmuş diller, kadınlar, çocuklar, göçmenler, inananlar-inanmayanlar, hayvanlar ve doğanın içinde olup biten her şey. Zygmunt Bauman’ın bahçe metaforunu düşünelim. Bauman modern toplumları bir bahçeye benzetir. O bahçenin bir bahçıvanı vardır ki bahçıvan da burada otoriteyi/gücü temsil eder ve sadece kendisinin istediği bitkilerin yaşamasına izin verir ve kendisiyle uyumlu olmayan bitkileri söküp bahçenin dışına atmaya çalışır. Bahçede yaşam hakkı olan ama buna müsaade edilmeyen bütün bitkilerdir buradaki tavşan. Bauman asıl sosyal gerçekliğin o bahçenin dışına itilenlerin de dâhil olduğu gerçeklik olduğunu söyler. Ötekileştirilen bizler, hepsi bizim gerçekliğimiz. Görmezden gelemeyiz bunları. Birbirimizi daha iyi anlayabilmek için o tavşanlara göz kırpmak zorundayız. Kendimiz gibi olmayanları şeytanlaştırmanın ve dahası kendimize benzetmenin bir anlamı yok.

Üzeyir Karahasanoğlu: Sadece tavşan değil, ne çok hayvan var. Köpek, geyik, üveyik, domuz, sansar, kartal, oğlak… Hayvanlar âleminden, doğanın henüz bozulmayan düzeninden sanki şiirinin düzeni. Doğadan bunca beslenmen, “kendine ait bir yer” hissine kavuşamamandan mı, huzursuzluğundan mı?

Ercan Şeherli: Şu an doğanın kendisi yeterince huzursuz olduğu için ben de bu anlamda bu huzursuzluğu taşıyorum. Çünkü her şey gibi ben de bu doğanın bir parçasıyım. Ve bu huzursuzluk da sadece benim huzursuzluğum olmamalı diye düşünüyorum. Bahsettiğim kahrolmak değil, daha bir güçle sarılmak, sahip çıkmak. Ben köyde büyüyen bir çocuktum. Bu sebepten doğayla, hayvanlarla ilişkim çok daha farklı oldu. Bunu şiirin bir parçası haline getirebilmek benim için keyifliydi.

Üzeyir Karahasanoğlu: Bir de “pepuk kuşları” var tabii, diğer hayvanlardan ayrı anmam gereken. “Çok uzaklarda olan birileri için…” demişsin. Evet, birileri hep çok uzaklarda ve yoklukları oyuyor içimizi, acıtıyor canımızı. Dahası ölümün de politik bir anlamı olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla alttan alta toplumsal bir sesi de var Ercan Şeherli’nin.

Ercan Şeherli

Ercan Şeherli: Pepuk Kuşu Efsanesi, doğu illerinde çokça anlatılır. Aslında özünde önyargılı olmanın, dinlemeden kesin hüküm vermenin ne kadar yanlış bir şey olduğu mesajı vardır. Bunun dışında pepuk kuşu kimi yerlerde baharın müjdecisi olarak anılırken kimi yerlerde de uğursuzluk olarak anılır. Aslında uğursuzluk olarak anılması bile kendi içerisinde bir önyargıyı taşır. Ben de o topraklarda yaşayan herkes gibi çocukluğumda ve de yetişkinliğimde çokça dinledim bu efsaneyi. Ormanın içine her gittiğimde pepuk kuşlarının sesini aradığım zamanlar oldu. Hepimiz hayatımızın belli dönemlerinde belli bir yargıyla durumlara, kişilere yaklaşmışızdır. Önemli olan bunu bir noktadan sonra aşabilmektir. Tabii ki bazı insanları artık bulmak çok mümkün değil. Bazı insanlar sizden artık çok uzaktadır ve siz aslında o insanlara çok şey anlatmak istersiniz. Ama koşullar bunun için çok da elverişli değildir. Böyle zamanlarda geçmişe gidip kendinizle yüzleşmeye çalışırsınız. Anlaşılmadığınızı düşünmüşsünüzdür ama fark edersiniz ki siz de yeterince anlamamışsınızdır o insanları.

Bu şiirde direkt politik ya da toplumsal olanı göz önüne çıkartmak gibi bir derdim olmadı. Ama evet hemen hemen her şiirde olduğu gibi bu toplumun parçası olan beni yansıtan pek çok şey var.

Üzeyir Karahasanoğlu: “tavşan kalbini unutan bir ev mi var / yorgunluğun dalgın / sancın geçimsiz / ne suya ne yankıya düşer tasvirin / uykun ferik / çizgilerin çıplak / yalnızlığına kırılan bir ses mi var” diyorsun. Yalnız, kırılgan, yerini yadırgayan, haliyle biraz yabancı bir sesi var şiirlerinde söyleyicinin. İzlekçi bir şair diyebilir miyiz sana?

Ercan Şeherli: Belli temalar etrafında çokça gezindiğim ve onları mümkün olduğunca kendi içerisinde derinleştirmeye çalıştığım doğru. Ama bu beni izlekçi bir şair yapar mı bilemem. Sanırım bunun cevabını şiir okurları verebilir. Benim bu dizelerde bulmaya çalıştığım, aidiyet duygusunun bizi nereye koyduğuyla ilgili. Kendim üzerinden örnek vereceksem, sürekli ailemden uzak bir eğitim hayatım oldu ve ben bunu çok küçük yaştan itibaren yaşamak durumunda kaldım. İster istemez de “benim yerim neresi” duygusunu yaşadım. Ben bu duyguyla böyle tanışırken bir başkası daha farklı şekillerde de tanışmıştır bu duyguyla. En basitinden bazen sürekli içinde bulunduğumuz, yaşadığımız evlerimize bile ait hissedemeyebiliyoruz. Bu noktada kendimize bile yabancılaşmamak elde değil.

Üzeyir Karahasanoğlu: Kitabın üç bölümden oluşuyor ve her bölümün başında da filmlerden birer epigraf yer alıyor. Şiirin sinemayla olan ilişkisi ve dahası diğer pek çok alanla olan ilişkisini nasıl görüyorsun?

Ercan Şeherli: Üç bölümden oluşmasının sebebi pek çok kitapta olduğu gibi belli temaları mümkün olduğunca bir araya getirmekti. Birinci bölümde benim doğayla, çocukluğumla, ailemle olan ilişkimi ortaya çıkaran şiirler, ikinci bölümde ise daha çok kendimi bulmaya çalıştığım zamanları, yer yer yalnızlığımı, aşkla tanıştığım vakitleri, özlediğim, mutlu olduğum, anladığım anlamlandırdığım şeyleri anlatmaya çalıştığım şiirler, üçüncü bölümde de birey olarak içinde bulunduğum toplumun bendeki kaçınılmaz yansımasını görüyoruz diyebilirim. Tabii ki bu bölümler aslında birbirinden çok da bağımsız değil. Bir taraftan âşık olurken bir taraftan da Filistin’de öldürülen çocuklara üzülmemek elde değil. Şiirin sinemayla ve diğer alanlarla olan ilişkisine gelecek olursak, bu kaçınılmaz ve çoğunlukla da beni mutlu eden bir bağ gibi geliyor. Birbirini besleyen alanların varlığını görebilmek kıymetli. Her bölümün başında aslında o bölüme de ışık tutan birer epigraf var. Bir fotoğrafa, resme, film karesine bakarak oradan yeni imgeler yaratıp bunu dönüştürmek benim için inanılmaz keyifli. Hep deriz, şiir bir matematik işidir. Sanırım matematik biraz da bunu böyle görüp değerlendirebilmektir.

Üzeyir Karahasanoğlu: Öğretmen şairlerde mesleğin izleri daha rahat mı görünüyor yoksa meslek gereği bu izleri ben mi daha rahat görebiliyorum bilmiyorum. Fakat “Teberik” şiiri bir öğretmene çok yakışıyor. Okul Tıraşı filmini getirdi gözümün önüne. Meslek, ne kadar besliyor şiirini?

Ercan Şeherli: Geçen yıl görevlendirme çalıştığım okulda bir öğretmen arkadaşımın kızı beni ilk defa öğretmenler odasında gördüğünde annesine “Şiire benziyor,” demişti. Bu benim bir öğretmen olarak alabileceğim en güzel iltifatlardan biri. Mesleğime olan bakışım şiire olan bakışımı etkiliyordur ya da şiire olan bakışım mesleğimi. Bu sende de oluyordur. Mesleğimiz gereği çok fazla dikkat kesilmek durumunda kalıyoruz insanlara, diğer olan biten her şeye. Söylenenler, yapılanlar ister istemez yaşamınızın bir parçası.

Okul Tıraşı’nı ilk izlediğimde gözlerim dolmuştu. Çünkü ben de yatılı okullarda okudum. O filmde anlatılanların çok daha fazlasını yaşadım. Teberik şiiri bu sebepten benim için ve benim gibi süreçlerden geçen pek çok insan için daha özel bir yerde sanırım. Teberik aslında ziyaret ettiğimiz yerlerden aldığımız ve bize iyi geleceğini düşündüğümüz armağanlar, doğadan bir parça. Küçük bir ağaç dalı, bir taş parçası, biraz toprak ve belki biraz su. Annem biz yatılı okula giderken ceplerimize birer teberik (küçük bir taş parçası) koymuştu. Biz kendimizi iyi hissetmediğimizde ya da ailemizi, evimizi çok özlediğimizde onu tutardık. Bu sebepten anlamlı bir yerde benim için. Zihnimi, duygumu çocukluğuma, anneme götüren, o saf sevginin kendisi.

Üzeyir Karahasanoğlu: Kimileri sahiden çok, hem ne çok yazıyor. Kimileri de aksine az, pek az yazıyor. Ya sen Ercan? Çok yazanlardan mısın, bir şiiri çok yazanlardan mısın?

Ercan Şeherli: Ben sürekli yazabilen biri değilim maalesef. Keşke böyle bir yeteneğim, çalışma azmim olsaydı. Belki de kendim için bazı şeyleri daha da kolaylaştırabilirdim. Ama şunu söyleyebilirim. Ara ara notlar alıp ve o notların üzerinde çokça çalışırım. Örneğin birçok şiir üzerinde iki ay üç ay çalıştığımı bilirim. Burada amaçladığım tabii ki biraz da şiirdeki doğru söyleyişi, formu bulmak. Bunların dışında, asıl hedeflediğim mümkün olduğunca okumaya çalışmak ve takip etmek tabii. Beni besleyen şeyler her ne ise onlara olan ilgimi dağıtmamak. Yazmayı besleyen de birazcık burası. Her ne kadar bu ara pek bir şey yapmaya vaktim kalmasa da o yazma tutkusunun verdiği heyecan güzel.