11 Kasım 2025

İnsan kendi kendinden ne yapar?

Soru kısa, cevabı uzun.

Soruyu soran, dünyaya geldiği Königsberg kentinden ömrü boyunca hiç çıkmamış olan bir filozof. Hem Juan Jacinto Munoz Rengel’in romanında hem de Oruç Aruoba’nın çevirdiği Fragmanlar kitabında Kant hakkında ilginç bilgilere ulaşabilirsiniz. Ama şimdi boş verelim bunlara, biz soruyu cevaplamaya bakalım.

Bergama Belediyesi, tarihçi & yazar Eyüp Eriş’in adını taşıyan bir kütüphane açmış. Çok sevindim, emeği geçenleri kutlarım. Bergama’ya gittiğimde muhakkak uğrayacağım. Şimdilik fotoğraflarına bakmakla yetiniyorum.

Eyüp hoca uzun yıllar boyunca pek çok öğrenci yetiştirdi. Bunun yanında, Bergama ve Bakırçay tarihi hakkında kitaplar yazdı. Bergama Uygarlık Tarihi (Bakırçay Üçlemesi) çok değerli bir kaynaktır. Kitap Kınık’taki kütüphanemde durur ve her gittiğimde muhakkak el atarım. Kermeslerle Bergama’nın Yakın Tarihi de öyle. Yazdığı her şey çok değerli kaynaklardır hocanın.

Kınıklı tüccar Trendefil Efendi’nin kısa ve hazin hikâyesini hocanın Bergama Uygarlık Tarihi kitabında okumuştum. Birkaç metnime “ilham” oldu hemşerimin hikâyesi.

Çocukluk yıllarımdan beri kafamdaki yazar imgesinin vücut bulmuş halidir Eyüp Eriş. İlkokulda dershanede müdürümüzdü, çekinirdim biraz. Bunun nedeni de duyduğum hayranlıktı sanırım. Yazarları olağanüstü varlıklar olarak görürdüm o zaman.

Hoş, hâlâ da farklı görmüyorum.

İnsanın bu anlamsız dünyayı anlamlı kılma çabalarından biridir yazmak. Güzel bir çabadır. Ve çocukluk yıllarımdan beri hayran olduğum bir şeydir.

Bin teşekkür Eyüp hocam!

***

“Günler böyle bayır aşağı koşar gibi hızla geçmeseydi, koşar gibi hızla geçerken ayakları dolanmasaydı ben de böyle olmazdım,” dedi.

Dedi ve sustu.

Böyle olmak ne demek bilmiyorum. O yüzden de hiç sesimi çıkarmıyorum. Karşılıklı oturup susuyoruz on dakikadır. Sohbeti canlandıracak bir şeyler düşünüyorum ama bulamıyorum. Pencereden içeri akşam güneşi giriyor. Turuncu, kızılımsı tuhaf bir renk dolduruyor odayı.

“Günler çok kalabalık meydanlar gibi üstüme üstüme gelmeseydi,” diyor şimdi de. Derdi ne bilmiyorum. Sormaya korkuyorum.

Bira almak için gittiğim mutfaktan döndüğümde sigarasını yakmaya uğraşıyordu. Çakmak yanmayınca bir küfrü yarısına kadar sürdürdü, çakmağı duvara fırlattı.

Neyin var senin, diye sordum sonunda.

***

Muzaffer kasabadan ayrıldığında çocuktum ben. Hayal meyal hatırlıyorum onu. Ayakkabılarının topuğuna basardı. Yaz kış böyle gezerdi. Çoraplarının topuk kısmı yırtılmak üzere olurdu bu yüzden. Ama hiç yırtık çorapla dolaştığını görmedim. Konuştuğunu da hiç duymadım. Sessiz bir adamdı. Kısa ve sessiz. Sanki bu dünyaya yük olmak istemiyormuş gibiydi. Öyle hafif.

Hayal meyal hatırlıyorum onu, ama hakkında anlatılanları çok dinledim.

Gençken mesela, bir arkadaşıyla iddiaya girmiş. Üç paket sigarayı yerinden hiç kalkmadan içmiş bir seferinde. Bu arada bolca bira tabii. Parkın içindeki kahvede olmuş bu. O zamanlar bira içiliyormuş kahvelerde. Muzaffer üç paket Maltepe’yi, yanında da dört beş birayı yuvarlamış. Fakat sandalyeden kalkar kalkmaz kusmuş. İddiayı da kazanmış ama, n’aber!

Tuhaf bir adammış, yakından tanıyanlar öyle söylüyor. Sık sık mezarlığa gidermiş, ama dua okuduğunu gören olmamış hiç. Mezar taşlarına dikkatle bakar, uzun uzun dikilirmiş her birinin önünde. Neler düşünüyordu acaba o sırada. Belki de dua ediyordu. Ellerini kaldırmadan, sessizce ve çaktırmadan.

Olamaz mı?

İlhan Berk

Tanrı dünyaya bir şiir göndermek istedi. Ve sözünü tuttu. Adı İlhan Berk olan bu şiir, 18 Kasım 1918’de Manisa’ya düştü. O gün bu gündür, sözcüklerin renginde yaşıyor.

Boyu 1.70 olmasına rağmen “uzun bir adam”dı.

Yunan’ın Ege denizine doğru çekilirken yaptığı zulüm Manisa’yı 1922’de vurdu, bir büyük yangın şeklinde. İlhan Berk küçük bir çocuktu, buna şahit oldu. Uzun Bir Adam kitabında şöyle dedi:

“Ben çocuk olduğum dünyayı alevler içinde buldum. Beş yaşındaydım ve Manisa yanıyordu. Bütün kent bir gömlekle dağa çıkmıştı. Askerlerimiz aşağıda düşmanla çarpışıyordu. Silah sesini ilk o zaman duydum. İlk topu, ilk uçağı da o zaman gördüm. Düşman, sözcüğünü de ilk o gün öğrendim, bir daha da unutmadım. Düşman yangın, top, tüfek demekti; daha çok da ölüm.”

Deli ablası Huriye, herkes dağa kaçarken evde kalmıştı. Uzun saçları tutuştu önce, öyle başladı ateşle yok olmaya deli Huriye.

İlhan Berk büyüdü, okudu, bazı işlerde çalıştı ama bunları anmaya değmez. Ne yani, dünyaya yazılacak bir şey olarak bakan, bunun cehennemini ömrü boyunca yaşayan adamın, Ziraat Bankasında mütercim olarak çalışmış olması önemli mi sizce?

Sözcüklere bir simyacı gibi yaklaştı. Fakat onun şair olmadığını söyleyenler de oldu, Türkçe bilmediğini iddia edenler de… Geçiniz.

Bu dünyadan bir İlhan Berk geçti. Dünya değişti, eskisi gibi olamaz artık.

Onun hakkında en güzel sözü Turgut Uyar söyledi: “Yeryüzünde şiir diye bir şey olmasa bile onu İlhan Berk icat ederdi.” İlhan Berk de bir şiir yazmıştı onun için: Güzel Devedikeni.

İlhan Berk birkaç şehirde yaşadı ama en çok İstanbul’du, en çok Bodrum.

Ve bir keresinde şöyle yazmıştı:

“Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?”

16 Kasım 2025

Burhan Sönmez’in Taş ve Gölge romanını beğendim. Daha doğrusu elimden bırakamadan okudum birkaç gün içinde.

Aklıma yatmayan, beni rahatsız eden birkaç şey var kitapta ama doğru şekilde nasıl dile getirebilirim, bilmiyorum. Biraz düşüneyim.

17 Kasım 2025

Reha Erdem’in filmlerini tekrar izleyince bir kez daha emin oldum. Benim en sevdiğim Reha Erdem filmi (ve en sevdiğim Türk filmi) Korkuyorum Anne. (Beş Vakit de Reha Erdem filmleri içinde ikinci sıradadır benim için.)

Birkaç filmde tekrarlanan Tevrat alıntılarını daha iyi duydum bu tekrar izleyişlerimde. Bilhassa Kosmos’un (Battal’ın) konuşmaları ya doğrudan alıntıdır ya da o kutsal dil üslubuyla yazılmıştır bu karakterin çoğu repliği.

Ve soruya benzeyen, gerçekçi bir yargı ortaya koyan o cümle yine: İnsan ne ki temiz olsun. Bu cümleyi birkaç farklı filmde, farklı karakterlerin ağzından duyarız.

Işıl Yücesoy, Korkuyorum Anne’de Terzi Neriman rolünde.

Kosmos’da yalnızca Neşideler Neşidesi (Ezgiler Ezgisi) kitabından değil, Eski Ahit’in Vaiz kitabından da alıntılar söyler Kosmos (yani Battal). Öyle konuşur. Mesela, şöyle der:

“Aslında insanoğlunun başına gelen hayvanların da başına geliyor. Başlarına gelen şey aynı. O nasıl ölüyorsa öteki de öyle ölüyor.”

Vaiz’de de şöyle denir zaten: “Çünkü insanların başına gelen hayvanların da başına geliyor. Aynı sonu paylaşıyorlar. Biri nasıl ölüyorsa, öbürü de öyle ölüyor. Hepsi aynı soluğu taşıyor. İnsanın hayvandan üstünlüğü yoktur. Çünkü her şey boş.”

Reha Erdem insanın hayvandan üstünlüğü olmadığını, biri nasıl ölüyorsa öbürünün de öyle öldüğünü hatırlatıyor Kosmos’ta. Sadece sözle değil, göstererek de. Mezbaha görüntüleri ve hayvanların kanlı sesleri film boyunca karşımıza çıkıyor. Kameraya bakan kocaman gözler, böğürtüler, oluk oluk akan kan, buharı üstünde tüten kelleler, parçalanan bedenler, yerlerde sürüklenen deriler…

Kosmos (Battal) sürgüne gönderilip şehre gelen öğretmenle birlikte olur. Aradan zaman geçer, Kosmos yine çalar kapısını öğretmenin, “Size sarılmaya geldim,” der. Fakat öğretmen kendine gelmiştir. Toplumsal kurallar, kaideler ağır basmıştır. Utanır öğretmen, pişmandır. Konuşurlar:

Kosmos: “Vücudunuzun isteği, ruhunuzun da isteği değil mi?”

Öğretmen: “Değil! Senin dediğini hayvanlar yapıyor. Nerde kaldı insanın farkı?”

Kosmos: “Bir farkı yok ki…”

Kosmos, bu dünyanın adamı değildir. Kovulur öğretmen tarafından. Aslında haklıdır. Çünkü biri nasıl ölüyorsa, öbürü de öyle ölür. Biri mezbahalarda, öbürü de insan mezbahası olan savaşlarda.

Ve şu dizeler iki filmde (Korkuyorum Anne, Kosmos) çıkar karşımıza. Galiba Koca Dünya’da da:

Sol eli başımın altında olsun,
Sağı da beni kucaklasın.

Kosmos (Battal)

Bu satırlar Sultan Süleyman ile himayesindeki bir kadın arasındaki ya da aynı kadın ile çoban olduğu düşünülen sevgilisi arasındaki aşka dairdir. Eski Ahit’in 39 kitabının arasında pek çok bakımdan farklı bir yerde durur. (Vaiz ve Ezgiler Ezgisi, bana sorarsanız, açıp açıp okunacak iki kitaptır. Sanırım Reha Erdem de öyle yapıyor.)

Ezgiler Ezgisi’nde Kadın şöyle seslenir:

“Ziyafet evine götürdü beni,
Üzerimdeki sancağı aşktı.
Güçlendirin beni üzüm pestiliyle,
Canlandırın elmayla,
Çünkü aşk hastasıyım ben.
Sol eli başımın altında,
Sağ eli sarsın beni.”

Bizim Ozan Çororo aynı kısmı şöyle çevirmişti:

“Sevgilim beni ziyafete götürdü,
üstümüzde aşk örtüsü.

Üzümle besle beni, elmayla,
aşkımız yorgun düşürdü beni.

Sol elin başımın altında,
sağ elin sarsın beni.”

Bu da Samih Rifat çevirisi:

“Aldı meyhaneye götürdü beni
sevda bayrağını çekti üstüme

Kutsal çöreklerle güç verin bana
elmaslar yedirtin diriltin
karasevdalara düştüm ben sayrıyım

Sol eli altında durur başımın
sağıyla belime sarılır”

Sözü dolandırdık, hem sözü hem sizi yorduk.

Bütün bunların sonunda, en çok Korkuyorum Anne’deki kasabın (Bülent Emin Yarar) sesi kalıyor benim kulaklarımda: “İnsan nedir? Bak şu zavallı halimize. Et, kemik, yağ, sinir. Danadan ne farkımız var?”

Yok.

18 Kasım 2025

Taş ve Gölge’de iki şey oldu beni rahatsız eden. Bilmem doğru, bilmem yanlış. Benim hissettiğim, yazarın çok fazla “önemli” kişiyi ve olayı romanına yedirmeye çalışması.

Ama asıl mesele, Yedi Adlı Adam’ın hikâyesinin bir süre sonra (romanın sonlarına doğru) kitabın ana eksenine oturması ve böylece odağın kayması. Bence, biz Yedi Adlı Adam’ın hikâyesini Avdo’nun hikâyesinin içinde okumalıydık. Daha geniş biçimde değil. Miskal’e, Adem Giritli’ye gerek yoktu sanki. Roman biraz kısalırdı ama derli toplu olurdu. Odağı kaymamış olurdu.

Büyük ihtimalle yanılıyorum.

Bu bencesi zaten.

***

Kınıklı tüccar Trendefil Efendi’nin kısa ve hazin hikâyesini merak edenler varsa…

Sevgili hemşerim Trendefil Efendi, Kurtuluş Savaşı hengâmesi sırasında hiç kimseye kötülüğü dokunmadığı, savaştan sonra Türk vatandaşlığına geçtiği halde ailesiyle birlikte katledilir.

Savaş zamanlarında akıl ve vicdan tatile çıkar.

Taş ve Gölge’deki Yedi Adlı Adam savaştan kaçmakta sonuna kadar haklı.

Onur Çalı