Son üç ayımı yaklaşık iki bin rakımlı küçük bir dağ köyünde geçirdim.

“Burada, bir Ahmet Erhan var uzakta / Defterini dürmüş ve Bingöl’de bir dağ köyü kadar yalnız” dizesinde bahsi geçen dağ köyü.

Yaş ortalaması 65-70 civarı. Adeta küçük ölçekli bir kadınlar ülkesi. Kocalar erkenden göçmüş, kimse bu durumdan pek şikâyetçi görünmüyor. Genç erkekler de yurtdışına gidince, geride çok az erkek kalmış: Ap Êhm, Nuro, imam, Hacı Tajdin ve Şoför Sayo.

Ap Êhm demans hastası. Her öğlen camiye gider, niye gittiğini unuttuğu için geri döner, ama eve değil asla. Bana, Romain Gary’nin Onca Yoksulluk Varken romanındaki Mösyö Hamil’i hatırlatıyor. Mösyö Hamil de sureleri unuttuğu için namazda çok sevdiği Victor Hugo’dan pasajlar okurdu. Gariptir Hugo’yu hiç unutmayışı. Ap Êhm’in bir Hugo’su olmadığı için işi daha zor.

Nuro köyün inşaatçısı, tesisatçısı, oduncusu, çiftçisi ve berberi ve daha birçok şeyi. İşe yaradığı için diğer erkeklerin gördüğü muameleyi pek görmüyor. Hacı Tajdin’in karısı ağır hasta. Ölürse köyü terk edecekmiş. “Bunların madarası olmak istemiyorum,” diyor, benim kadınları kastederek. Şoför Sayo, yolcusu az olduğu için nadiren gelir köye. Her gelişi olay. Son gelişinde minibüsünün bagajında ağzı bağlı, hareket eden bir çuval buldu. Açınca içindeki kediler saçıldı ortalığa. Kimin koyduğunu bilmiyor. Köy yaşlı eşeklerden, köpeklerden, atlardan, kedilerden geçilmiyor. Kadınlar hayvanları çok sevdiği halde doyurmakta zorlanıyorlar, fazladan bir boğaz bile işi zorlaştırabilir, bu yüzden Sayo’yu ellerinden zor alıyoruz. Muhtemelen uzun bir süre gelmez.

Hayata dair bir hırsı, hesabı olmayan, günlerini toprakla, hayvanlarla geçiren yaşlı kadınların köyü. Dünyadan uzak olduğu için resmi bir tahakküm aracı da yok. Hayat görünüşte sakin, huzurlu. Hep böyleydi sanırsın ama sohbet derinleştikçe, mağdurun hep kadın olduğu acı, yıkım, kıyım hikâyeleri Sayo’nun kedileri gibi ortalığa saçılıyor.

Misal, kadınlardan biri laf arasında, yıllar önce deliren, sonra da kendini kış ortası Murat Nehri’nin soğuk sularına bırakan biri için, “Örüklerini de kestiler ya, o yüzden…” dedi. Olayın detayını öğrenince kendime gelemedim günlerce. Dünya kadının saçı etrafında yüzlerce yıldır dönüp duruyor sanki. Sürekli başka gerekçelerle ama niyet hep aynı. Kadının saçının kesilmesi bir cezaydı. Teşhir amaçlı bir ceza. Üstelik yerel değil evrensel bir ceza. Kökü kutsal metinlere dayandırılabilecek bir ceza. Kutsal metinler bu konuda patriyarkanın elini güçlendirecek zengin malzemelerle dolu. İsterse Jezebel örneği üzerinden kadınları, toplumu yok oluşa götürmekle suçlayıp cezalandırabilir; isterse, “İlk taşı günahsız olanlar atsın” vaazı verip yaşatabilir. Bu iki malzemeden hangisinin kullanılacağını kadının gücü belirliyor. Patriyarkanın insafı değil.

Kutsal metinler, ilk uygarlıklar kadının saçının ne boyda olması gerektiğine, görünüp görünmemesi gerektiğine bile karar vermiş. Uzun saç makbul, çünkü gücü ve güzelliği temsil eder. Kısa saç tam tersi. İtibarsızlığı, güçsüzlüğü ve olumsuz daha birçok şeyi çağrıştırır. “Orospu”nun saçı kesilir, engelli kadının saçı kesilir, Kemalettin Tuğcu’nun “besleme” karakterleri hep kısa saçlıdır.

Örgütlü saç kesme örnekleri de çok fazla. Misal, İkinci Dünya Savaşından sonra, 20 bin Fransız kadının saçı kazıtılıp sokaklarda gezdirilerek teşhir edildi. Alman askerleriyle birlikte oldukları, onlara istihbarat sağladıkları gerekçesiyle. Korkunç bir seksüel şiddet. Oysa istihbarat sağlayan erkekler de vardı. O erkekler teşhir edilmediler elbet.

Saçları kazıtılıp sokaklarda teşhir edilen Fransız kadınlarının görsellerine bakıyorum. Kan revan içindeki kadınların etrafını sarmış erkeklere özellikle. Zevkten salyaları akmış hepsinin. Kadına bunu yapabildikleri için, yapma fırsatı buldukları için. Korkunç bir savaştan yeni çıkmış insanların bu kadar zevkle, iştahla davranmaları ibret verici.

Ama bildiğimiz bir şey var ki o yirmi bin kadın için savaş hiç bitmedi. Ne o yirmi bin kadın için, ne 1937’de Japon askerlerinin ırzına geçtikleri seksen bin Çinli kadın için (Nanking Tecavüzü) ne de 1945’te Berlin’de, komutanlarının serbest bıraktıkları Sovyet askerlerinin tecavüzüne uğrayan yüz otuz bin kadın için.

***

Teşhir amaçlı saçı kesilen birinden bahsedilince zihnimde hep Emmanuelle Riva’nın yüzü belirir. Hiroşima Sevgilim filminin kadın karakterini oynayan Emmanuelle Riva. Fransız Yeni Dalga akımının öncülerinden Alain Resnais’nin yönettiği, sinema tarihine damga vurmuş bir filmdir Hiroşima Sevgilim. Klasik sinema anlatısını ters yüz eden, anlaşılması güç bir filmdir. Yerküre üzerinde hakkında söylenmemiş söz, yapılmamış yorum yoktur neredeyse. Yeni bir şey söyleyecek değilim, buna gücüm de yeteneğim de yok. Ama her fırsatta izlememek de anmamak da olmaz. Anlatılmaz denilenin anlatılabileceğini, gösterilmez denilenin gösterilebileceğini hatırlamak için.

Savaş sırasında, Fransa’nın Nevers kentinde yaşayan genç bir kadındır Riva ve bir Alman askerine sırılsıklam aşıktır. Asker de ona. Nevers’in işgalden kurtulduğu gün asker öldürülür. Nevers için biten savaş, Riva için yeni başlar. Alman askeri ile ilişki yaşadığı için saçları kazıtılarak teşhir edilir, linç edilir, babasının eczanesi kapattırılır. Genç bir kadının bir Alman’a aşık olması nasıl koca bir ülkeye, bir topluma ihanet olabilir, anlamak gerçekten çok güç. Riva on sekiz yaşındayken evinin mahzenine kapatılır ailesi tarafından. Annesi, yirmi yaşına bastığını haber vermeye geldiğinde de mahzendedir hâlâ. Aklını kısmen yitirmiş halde.

Riva’nın filmde bir ismi yoktur. Gerek de yok bir isme. İkinci Dünya Savaşı’nı görmüş bir kadındır. Savaş on beş yıl önce bütün dünya için bitmiş, fakat binlerce kadın için hâlâ devam etmektedir. Bu kadınların adeta bir temsilidir Riva.

Auschwitz’den “sağ” kurtulan Primo Levi Boğulanlar Kurtulanlar adlı eserinde, “Biz hayatta kalanlar gerçek tanıklar değiliz… Hünerleri ya da talihleri sayesinde en uç noktayı yaşamamış olanlarız. En uç noktayı yaşayanlar, yani Gorgon’u görenler, yaşadıklarını anlatmak üzere geri dönmediler ya da suskun döndüler.” der.

Ve bana göre bazı yerlerde de Gorgon’u görenler savaşta ölenler değil, hayatta kalanlardır. Riva’nın film aracılığıyla temsil ettiği kadınlardır bunlar. Cepheye hiç gitmedikleri halde Gorgon’u gördüler. Gorgon demişken Medusa’yı da anmadan geçmeyelim. Üç Gorgon’dan biri. Bakanın taş kesildiği, yılan saçlı, çirkin Medusa. Bir söylenceye göre öncesinde çok güzel bir kadındır. Deniz tanrısı Poseidon ona kapılır ve Athena’nın tapınağında sevişirler. Sinirlenen Athena onu bildiğimiz hale sokar, saçının her teli zehirli bir yılan olan, çirkin kadına. İçi soğumamış olacak ki Perseus kafasını kesmeye gittiğinde de yardım eder ona. İstenilen sınırlarda sevişmeyen kadına ne olacağını çağlar öncesinden fısıldayan bir örnek. Poseidon’a elbet bir şey olmaz. Tanrıdır, erkektir. Ama bravo sana çakır gözlü Tanrıça Athena, kutsadığın o bekâret hâlâ erkek dünyanın elinde öldürücü bir silah.

***

Riva’nın yaşadıklarını, savaşın bitiminden on dört yıl sonra, barış konulu bir filmin çekimi için bulunduğu Hiroşima’da, tetiklenen hafızasından öğreniyoruz. Travma ve hafıza konulu en etkileyici filmdir bana göre Hiroşima Sevgilim. Hiç cephe, çatışma sahnesi görmeden savaşın dehşetine karakterlerin hafızaları aracılığıyla şahit oluyoruz ve görünüşün aksine, hayatın onlar için asla normale dönmediğine de.

Hiroşima savaşın, dehşetin gelip dayandığı son sınırdır. Ötesi olamazdı artık –O dönem için en azından, yoksa 21. yüzyıl da vahşet konusunda eskiyi aratmadı– Bu yüzden filmde rastgele seçilen bir şehir değil. Burada Riva’nın tek bir gününe şahit oluruz. Japon bir erkekle yaşadığı tutku dolu bir güne. Japon erkeğinin de filmde bir ismi yoktur. Hiroşima’ya atom bombası atıldığı gün askerdedir. Ama ailesi oradadır, bombanın yarattığı dehşetin orta yerinde.

“Hiçbir şey görmedin,” diyor kadına ilk sahnede. “Hiçbir şey görmedin Hiroşima’da.”

Ya da izleyiciye diyor ama bunu derken biz o sırada parçalanan, yanan, deforme olan yüzler ve bedenler görürüz ekranda, yanan toprağı ve ağaçları. Ve toprağın içinden yeni yeni türeyen tuhaf canlıları. Hiroşima’ya dair gerçek görüntülerdir bunlar. Belgeselle kurgunun birleşebileceği ince bir sınırda ilerler film yer yer. Hiroşima Sevgilim’den üç yıl önce Gece ve Sis isimli belgeseli çekmiş Resnais. Soykırımın tüm vahşetini, acımasızlığını anlatan güçlü, olağanüstü bir belgesel. Gücünü, geride altı milyon ölü bırakan kampların savaştan on yıl sonra günlük yaşamla iç içe geçen görüntülerinden alıyor. Katledilecek insanları taşıyan tren raylarını otlar bürümüş, kamp alanları kartpostal gibi güzel ve sakin, gaz odalarının girişinde turistler fotoğraf çektiriyor. Bu normalleşmeye bir tepkidir Gece ve Sis ve bu belgeselden on yıl sonra, Jean Amery Suç ve Kefaretin Ötesinde adlı eserinde aynı normalleşmeye tepki gösterecekti, 1933-45 yılları arasında yaşanılanların “geçmiş, bitmiş, bir daha tekrar edilmeyecek olaylar” ve bu olayların Almanya’da olmasının bir ayrıntı olarak görülmesine itiraz edecekti.

Belgeselin görüntülerine eşlik eden metin karşısında dilim tutulmuş, “Dil, ruhu ve gerçeği tasvir etmede yetersizdir,” düşüncem yerle bir olmuştu. Yazarını merak edip bakmıştım. Jean Cayrol, toplama kamplarından “sağ” kurtulan bir direnişçi. Hatta şair, romancı ve deneme yazarı. İkinci dünya savaşına tanık olmuş yazarlar beni hep çok etkilemiştir. Bir daha hiçbir dönemde ulaşılmayan bir derinlik var hepsinde. Yaşamın ne kadar pahalıya mal olduğunu, ödenecek bedelin ne kadar ağır olduğunu en iyi onlar gördü yazın tarihi içinde. Yaşanmış her şeyin anlatılabileceğini ilk onlar gösterdi bize. Acı, açlık ve savaşın o kadar ortasındaydılar ki gösterişe, süse gerek duymadan tüm çıplaklığıyla aktarmayı başardılar yaşanılanı.

Hiroşima Sevgilim’i de başta belgesel formatında çekmeyi düşünür Alain Resnais ama Japonya’da Hiroşima konulu çok güçlü belgeseller çekildiğini görüp vazgeçer bundan. Kurguya karar verince senaryosunu da Marguerite Duras yazar. Resnais’nin bu mevzudaki seçimleri de olağanüstü. Duras’ın o muhteşem kalemi Riva’nın hafızasında küçük bir çatlak açar ve geçmişle gelecek iç içe geçerek sızar o çatlaktan. Nevers ve Hiroşima iç içe geçer. Alman asker ve Japon erkek de.

Krzysztof Kieslowski’nin Véronique’in İkili Yaşamı filmini de azıcık çağrıştıran bazı paralelliklerle savaşın dünyanın iki ayrı yakasındaki etkilerine de tanık oluruz. Şöyle ki:

– Riva’nın saçları bir Alman askerine aşık olduğu için kesilir. Hiroşimalı kadınların saçı ise patlamadan sonra nükleer etkiden dolayı dökülür. Aynı savaş, dünyanın farklı iki ucundan kadınları aynı zamanda saçından da vurur. Bir ömür geçmeyecek bir damga. Hiroşimalı kadınların sadece saçı dökülmedi; vücutları yandı, deforme oldu, sakat kaldılar, birçoğu kısır kaldı, doğurabilenler anomali bebekler doğurdu. Buna rağmen yönetmen savaşın dehşetini neden bir Fransız kadın üzerinden anlattı, sorusu akla gelebilir. Görünüşte savaşın hiçbir izini taşımayan, kendinden emin, güzel, yetenekli bir kadın üzerinden? Herkesin illa ki bir cevabı vardır buna ama bana göre damga en ağır cezadır kadın için. Her sabah tekrar üretilebilen bir ceza. Dinin, erkin, erkeğin, ailenin, toplumun üzerinde anlaştığı ahlaki normlara uymayan bir kadının damgalanması ve bu damgadan dolayı cezalandırılması, cezaya hiç kimsenin karşı çıkmaması, damganın hiç geçmemesi savaştan bile öte bir travma bırakır geride.

Yönetmenin belki de vurgulamak istediği şey buydu. Bunun için Duras ile çalıştı ya da öncesinde, özellikle Simon de Beauvoir, Françoise Sagan gibi kadın yazarlarla çalışmayı düşündü.

– Hiroşima’daki müzede kameranın takip ettiği kopan insan derilerinin gerçek görüntülerine karşılık Neversli kadınların kuruyan derilerini, ellerini görürüz. Savaş her şeyi sıyırıp geçmiştir. Her şey tazeliğini yitirmiş, kabuğunu da.

– Riva da Japon erkeği de evlidir, birbirlerini sevmeye engel olmaz bu durum, tutkuyla bağlanmalarına, hafızaları aracılığıyla acılarını, travmalarını birbirlerine aktarmalarına…

– Mahzendeyken Riva’nın yanına bir kedi gelir. Karanlıkta zar zor seçilen kapkara bir kedi. İnsanlık hafızası kedinin de karasına iç açıcı anlamlar yüklememiş. Ölümcül yalnızlığına rağmen kediye yaklaşmaz Riva. Hiroşima’da ise güneşli bir günde barış için geçit töreni yapılır, bembeyaz bir kediyi severken görürüz Riva’yı. Bu, bir şeylerin artık değişebileceğine, ağırlıkların hafifleyebileceğine de işarettir, çünkü Riva ilk defa birine anlatmıştır yaşadıklarını. Yaşamı boyunca kimseye anlatamadığını ilk defa gördüğü bir erkeğe anlatmıştır. Birbirlerinin yanından öylesine geçip gidebilen insanların kurduğu bağ çok daha derin olabiliyor bazen. Yıkımın etkilerini hafifletebilir bu, yeniden inşaya götürebilir. Riva’nın Hiroşima’da çekilen barış konulu bir filmde hemşire rolünü oynaması da bu inşaya destektir. Hiroşima’nın gecenin geç saatlerinde bile ışıklar içinde olması da.

– Her iki kent de bir nehirle bölünüyor. Nevers şehri Loire Nehri ile, Hiroşima Ota Nehri ile. Ve bu iki nehir hikâyenin de etrafında dolanıp durur. Nehirler yakın akraba, çünkü eninde sonunda büyük sulara ulaşıp karışır birbirine. Yunan mitolojisinde, sayıları üç bini bulan nehirlerin hepsinin Okeanos ve Tethys’in kızları olması tesadüf değil. Büyük sulara sadece kendileri değil, tanıklıkları da ulaşır. Loire, Ota, Murat ve diğer binlercesi tanıktır. Evliyken başka bir adama aşık olduğu için saç örgüleri kesilen, delirtilen, çareyi Murat Nehri’nde boğulmakta bulan Kürt kadınla; Alman askerine aşık olduğu için saçı kazıtılan, sokakta linç edilen, ailesi tarafından yıllarca evin mahzeninde hapsedilen Fransız kadının hikayesi aynı sulara karışır ve daha pek çok kadının hikâyesi. Unutturulmaya çalışılan ama hafızalardan silinmesi mümkün olmayan hikâyeler.

Roza Alkan