Bir roman düşünün; yanlışlıkla komşusunun oğlunu vuran bir babanın günahına kefaret olarak kendi oğlunu o acılı aileye verdiği bir hikâyesi olsun. Beni üç gün boyunca peşinde sürükleyen Louise Erdrich’in Kutsal Geyiği Vurmak & LaRose’u Püren Özgören çevirisi ve Kafka Kitap etiketiyle bu yıl çıkan eser bu tek cümleyle bütün trajedisini içinde taşıyor. Romanın merkezinde Landreaux’un “kefaret” eylemi var. Bu, modern dünyanın aklının almayacağı ama Ojibva kültüründe derin anlamlar taşıyan bir hareket. Aslında adaletten çok, bir denge arayışı. Anladığım kadarıyla Kızılderili adalet anlayışı, ceza değil iyileşme üzerine kurulu ama Landreaux bunu bilmesine rağmen duygusal yükü taşıyamıyor. Erdrich’in dili bu noktada sadeleşiyor, anlatıcının sesi sanki bir şamanın dua ederken ki tonuna bürünüyor.
“Oğlumuz artık sizin oğlunuzdur,” dedi Landreaux.
“Eski usul.” (s.26)
Eski usul. Bu iki kelime hem bir inanç hem bir suç itirafı gibi.
Bir okur olarak durup sormadan edemiyorum.
Affetmek, gerçekten affedilene mi yoksa affedene mi şifa getirir?
Landreaux Iron’un tetiğe bastığı o an, Amerika’daki Kızılderili tarihinin metaforik bir özetidir: Bir yanlışlık, bir kaza ama sonucu asırlar boyu süren bir kayıp. Roman böylece hem Amerika’daki Kızılderili asimilasyon politikalarının hem de kişisel ve kolektif travmaların yankısını taşıyor. Erdrich, Ojibva mirasından beslenerek bireysel acıları toplumsal bir belleğe dönüştürüyor. Romanın dünyasında yalnızca bir trajedi yok; ruhun parçalanışını, bireyselliğin yanı sıra koca bir halkın kaybını da acı bir biçimde görüyoruz.
“Landreaux geleneksel âdetlere de uyan, dindar bir Katolikti; bir geyik vurduktan sonra bir tanrıya İngilizce teşekkür eden, bir başka tanrıya da Ojibva usulünce tütün sunan biri.” (s.11)
Bir insan iki tanrıya birden dua edebilir mi? Ya da daha doğrusu: İki kimliğe birden ait olunabilir mi?
Louise Erdrich’in kahramanları, bu sorunun etrafında yaşayıp ölüyorlar.
Pek çok karakter olmasına rağmen bence romanın merkezinde Landreaux Iron ve Nola Ravich yer alıyor. Landreaux, av sırasında yanlışlıkla komşusunun oğlunu öldürdükten sonra kefaret olarak kendi oğlunu (LaRose’u) geleneklerini sürdürmek ve vicdan azabını bir nebze dindirmek için Ravich’lere veriyor. Bu eylem yukarıda değindiğim gibi Kızılderili geleneklerinde adaletin kolektif bir yeniden dengeleme biçimi olarak görülebilir. Yani cezayı “birey” değil, “toplum” taşıyor. Böylelikle Landreaux’un suçu, bir bireysel hatadan öte, Kızılderililerin tarihsel suçluluk duygusunu da yansıtıyor. Avrupa kolonyalizminin bıraktığı izler, onun iç hesaplaşmasında yeniden beliriyor. Bir noktada şöyle düşünüyor:
“Tüfeğimi yaktım. Şey, artık ne kadar yanabilirse o kadarını yani.”
“Bunun kimseye bir yararı olmaz ki,” dedi Ottie. “Çocuklarına büyüyüp gelişmeleri için gereken proteini kim sağlayacak şimdi?”
“Kapan kurarız,” dedi Landreaux. “Buldukça waboose eti kızartırız.” (s.42)
Bu sıradan diyalog, aslında travmadan sonra normal hayatı sürdürme çabasının bir sembolü. Landreaux, kendi vicdanını sıradan davranışlarla yatıştırmaya çalışıyor.
Romanın belki de en sarsıcı sesi, Nola’nınki. Oğlunu kaybeden bir annenin öfkesi, suçluluğu ve deliliği, Erdrich’in dilinde hem şiirsel hem korkutucu bir hal alıyor. Kızı Maggie’ye yönelttiği öfke ve sahiplenicilik, bana Freud’un “yas ve melankoli” ayrımını hatırlatıyor: yas tutmak yerine kaybı “benliğe içselleştir.” Nola’nın şu sözleri bu iç içe geçişe iyi bir örnek:
“LaRose’u istemediği hâlde zorla tutuyorlar.” (s.289) “O benim tek oğlum… Onu öyle çok seviyorum ki. Hayatımda ondan başka hiçbir şey yok.” (s.290)
Bu durum bence anneliğin bir şefkat değil, bağımlılık bir tutsaklık biçimi hâline geldiği nokta.

Erdrich, romanın geniş bir bölümünü tarihsel bellekle örüyor. 19. yüzyılda kurulan Carlisle Kızılderili Meslek Okulu gibi kurumlar, roman karakterlerinin kuşaklar boyunca taşıdığı travmanın bir merkezi. “Tek iyi Kızılderilinin ölü Kızılderili olduğu” sözü romanın en çarpıcı noktası:
“Pratt’in söylediklerinden biri de şuydu: Büyük bir general zamanında tek iyi Kızılderilinin ölü Kızılderili olduğunu söylemişti.” (s.248)
Çocukluğumuzun en sevilen kitaplarından biri Oz Büyücüsü’nün yazarı L. Frank Baum, Oz Büyücüsü’nü yazmadan yaklaşık on yıl önce 1890’ların başlarında gerçekleşen Kızılderili Savaşları sırasında Oturan Boğa’nın öldürülmesinin ardından Güney Dakota’da yönetimi ve işletmesi kendisine ait olan gazetesinde Kızılderililerin katliamlarını destekleyen başyazıları Kutsal Geyiği Vurmak’ın bir bölümünde açıkça boy gösteriyor.
Tam da burada Erdrich sanki asimilasyonun ölümle eşdeğer olduğunu söylüyor okura çünkü Kızılderililik öldürülmeden, beyaz insanın “medeniyet” tanımı ayakta kalamazdı. Çocukların yatılı okullarda saçlarının kesilmesi, dillerinin yasaklanması, bu ölümün kademeli biçimidir:
“Yıllarca saç örgülerimizi kestiler hem kızların hem oğlanların, yıllarca.”
“Saçlarımız gidince gücümüzü kaybettik ve öldük.” (s.89)
Bu sahne, postkolonyal eleştiri açısından, Frantz Fanon’un “derinin altına işleyen tahakküm” kavramını hatırlatıyor bana. Ezilen sadece sömürülmez, kimliğinden de soyulur.
Erdrich’in eserinin ana izleklerinden biri de savaşın neden olduğu yıkım ve yoksunluk. Bu savaşın yıkımı Vietnam ya da Irak gibi belirli bir sahada geçmiyor, daha çok kültürel savaş ve iç savaş olarak işleniyor. Kızılderililerin modern Amerika’daki varoluş mücadelesi, uyuşturucu bağımlılığı ve yoksullukla birleşiyor.
“Fentanil bantlarını pembe teneke kutudaki bütün o kâğıtların altında tutuyordu… Acının ona aşama aşama işlemesini, onu artık başka bir şey düşünemeyecek hâle getirmesini beklerdi.” (s.91)
Uyuşturucu hem fiziksel hem tarihsel bir ağrı kesici gibi. Erdrich burada kapitalist tıbbın uyuşturucu ideolojisini, yani acıdan kurtulmak yerine onu uyuşturma pratiğini eleştiriyor. Bu da modernitenin sahte kurtuluşlarıyla hesaplaşması aslında. Erdrich modern Amerikan toplumunu anlatırken asimilasyonun yalnız kültürel değil, kimyasal bir biçime dönüştüğünü söylüyor okura. Gerçi Amerikan edebiyatına ait okuduğum pek çok eserdeki karakter bu dertten mustarip. Uyuşturucu ya da ilaç bağımlılığı romanda kişisel zayıflığın yanında sistemin dayattığı bir unutma biçimi. Modern dünya onlara acıyla yaşamak yerine acıyı susturmayı öğretiyor ama susturulan her acı, başka bir biçimde geri döner, bunu biliriz.
Landreaux’un içtiği viski, Nola’nın kullandığı sakinleştiriciler, hepsi asimilasyonun yeni araçları. Artık kolonyal güç dışarıda değil, içeride; damarda, beyinde, rüyada…
Romanın geçmişe açılan bölümlerinde, Erdrich Amerikan tarihinin en karanlık sayfalarını karıştırıyor demiştim. Kızılderili çocuklarının saçlarının kesildiği, dillerinin yasaklandığı yatılı okullar… Saç burada kimliğin kökü, susturulan dildir ve bu dilin suskunluğu hâlâ Landreaux’un, Emmaline’in, Nola’nın içindedir. Fanon’un dediği gibi, sömürge yalnız bedeni değil, bilinci de ele geçiriyor. Erdrich, bu bilincin kırık aynasında kendine bakarken okurdan da aynı şeyi istiyor: Peki, biz kendi tarihimizi hangi aynada görüyoruz, yoksa hep başkalarının yansımasında mı?
Roman, asimilasyonun karşısına hikâye anlatıcılığını, ritüelleri ve kadim bilgiyi koyuyor. Ignatia’nın torunlarına anlattığı masallar, bence eserin en güzel yerlerinden biriydi, “kutsal sessizlik” ve “kar yağana kadar bekleme” gibi ritüeller, kültürel sürekliliğin direniş biçimi:
“Topraktaki kar iyice derinleşene dek bekleriz, biliyorsun,” dedi Bayan Webid. (s.324)
“Hikâyelerimizi yeryüzünün en alçak seviyelerine, suyun altındaki aslanlara, dev yılanlara ve diğer korkunç yaratıklara taşıyabilecek canlıların toprakta donmuş, uykuda olmaları gerek.” (s.325)
Burada anlatı, anlatının kendisini koruma ritüeline dönüşüyor. Erdrich’in dili, bu kadim hikâyeciliği “modern roman formu” içinde yeniden canlandırıyor. Aklıma hemen Jamaica Kincaid’in Annemin Otobiyografisi geliyor.
Peder Travis, romanın ruhsal çatışmasının merkezinde bir karakter. Bir denizci geçmişinden gelen bu rahip hem savaş hem din hem suç üçgeninde sıkışmış bir figür. Onun varlığı, dinin bir teselli değil, çoğu zaman bir denetim mekanizması olduğunu gösteriyor bize, Batı Hristiyanlığının ahlaki ikiyüzlülüğünü temsil eden, bireyi arındırmaktan çok onu kontrol etmenin aracı.
“Olman gereken yer tam burası,” diyor rahip… “Günün konuşmacısı sensin.” (s.407)
Yazar tıpkı yatılı okullardaki rahibeler gibi dinsel otoritenin bireyi yeniden şekillendiren bir disiplin gücü olduğunu ima ediyor, kısacası din, kolonileştirme sürecinin ruhsal ayağıdır denebilir.
“Peder Travis bir zamanlar denizciydi. Belki de hâlâ öyleydi.” (s.16)
Erdrich, bu ironiyi biraz sevgiyle işliyor. Travis esasında kötü değildir, ama sistemin vicdanını taşıyan bir dişlidir. İnancı kurtarmaktan ziyade onu gözetler. Peder Travis’e bakınca şimdi de şu soruyla baş başa kalıyorum: İnanç bizi Tanrı’ya mı yaklaştırıyor, yoksa onun adına birbirimizi yargılamaya mı itiyor?
Eserde en sevdiğim bölümler gelenek, şifa ve şarkıların hafızasının işlendiği yerler oluyor. Roman boyunca tekrarlanan şarkılar, dualar, tütün sunma ritüelleri… Bunlar, Kızılderili yaşam biçiminin kalıntıları ve direniş biçimleri. Erdrich bu ritüelleri folklorik süs olarak kullanmıyor, yaşayan bir dil olarak anlatmayı seçiyor.
“Emmaline’in şifa vermek ve manidoog, aadizookaanas gibi ruhları çağırmak için şarkıları vardı.” (s.20)
Ritüel burada terapiye, hikâye anlatıcılığına dönüşüyor, sanki Erdrich’in üslubu her cümlesinde toprağa dua ediyor. Çünkü bu hikâye, ancak doğayla birlikte anlatılabiliyor. Ekokritik bir bakışla söylersem toprak, romanın görünmeyen anlatıcısıdır. Toz, taş, su, duman hepsi hikâyeyi taşıyan en güçlü semboller. Belki de asıl soru budur: Bir halk, toprağını kaybettikten sonra hafızasını nasıl korur?

Gelelim romanın en sessiz ama en güçlü karakteri LaRose’a. Onun sessizliği eserde bir kehanete dönüşüyor. Erdrich, çocuk figürü aracılığıyla yeni bir anlatı etiği kuruyor bana kalırsa. LaRose ne kurban ne kurtarıcı; o, iki dünyanın, beyazlar ve Ojibvalılar, arasında bir köprüdür.
“Oğlan ellerini onların yüreklerine koyup fısıldamıştı: Yaşayacaksınız.” (s.21)
Bu cümle, romanın kalbi bana kalırsa belki de Erdrich’in bütün edebiyatının özeti. Çünkü onun kahramanları ölmüyor sadece şekil değiştiriyor. Beden yer değiştirir, ama ruh devam eder, gibi bir cümle buraya uygun olabilir.
Okur olarak biz de aynı soruyla baş başa kalıyoruz.
Kurtuluş, gerçekten birine ait olabilir mi, yoksa hep paylaşılan bir şey midir?
Roman boyunca annelik, kutsallığın yanı sıra lanetli bir kimlik de. Çocuğunu yitiren kadınlar, acının içinde gün gün eriyor ama aynı zamanda yaşama direnmeyi bırakmıyorlar da. Nola oğlunun yerine LaRose’u koyarak yas tutmayı reddediyor. Yukarıda söylediğim gibi bu durum yalnızca Nola özelinde gerçekleşmiyor, toplumsal düzeyde de görülüyor. Kızılderili kadınlarının, kaybolan kuşaklarının yasını tutamaması, kolektif bir melankoliye dönüşüyor. Erdrich, kadın karakterleri aracılığıyla anneliği politik bir deneyim haline getirmiş.
Erdrich’in dili çok katmanlı bir melez anlatı kuruyor. İngilizce, Ojibva sözcükleri, Katolik ilahileri ve sıradan Amerikan gündelik dili iç içe geçmiş. Bu, dilin dekolonizasyonu anlamına geliyor. Yani yalnızca biçimsel bir tercih değil, bir kimlik mücadelesini ifade etmek için seçilmiş. Yazar, tıpkı Jamaica Kincaid ya da Toni Morrison gibi, dili hem iyileştirici hem itiraf edici bir alan olarak kullanıyor.
Romanın anlatıcısı sık sık koro sesine dönüşüyor, bireylerin hikâyeleri birbirine geçiyor, zaman çizgisi kırılıyor, anlatı birden şimdiki zamanda geçmişi yaşayan bir biçim kazanıyor. Bu da travmanın zamansızlığına uygun bir yapı gibi ama buralarda biraz zorlandığımı, geçişlerin yumuşak olmadığını söylemeliyim. Belki de bu çokluk, Kızılderili sözlü anlatı geleneğini hatırlatmak içindir, yani Erdrich kaybolan sesleri geri çağırıyor olabilir.
Kimi yerlerde bakış açısındaki sık değişiklikler ve yan anlatılar, mesela gençlerin okul maceraları, metnin akışını zorladığı gibi bazen de gereksiz gecikmelere yol açıyor. Bu perspektif ve anlatıcı sıçramaları bana bazen çok seslilik mi, düzensizlik mi, diye düşündürdü. Evet, eserde çok seslilik bir güç. Ailelerin, kuşakların ve ritüellerin seslerini aynı sayfada duyuyoruz ancak bu zenginlikten sesler arasındaki geçişlerin çok sık ve bazen gereksiz olduğunu söyleyebilirim. Böylece eserin bazı bölümlerinde tempo düşüyor, öykü kurgu gereği patlayıcı bir başlangıç yapmasına rağmen çözüm kısmı sönük veya aceleye getirilmiş hissi veriyor. Bu yan öykülerin / şahısların fazlalığı çok katmanlı aile dallanması ve geçmişe açılan bölümler kimi okur için bir zenginlik sayılabilir fakat bana kalırsa fazla odak dağıtıcı. Bir yandan bu dallanma, LaRose’ların aynı ismi kullanması bana Yüzyıllık Yalnızlık’ı da hatırlatıyor.
Başka bir tökezleme de metnin duygusal yoğunluktaki dengesizlikleri olabilir. Erdrich’in dili kullanmadaki becerisine rağmen kimi kez beklenen duygusal kırılmanın azaldığı yerlerde metin sönüyor. Bir romanın temposu, karakterlerin içsel yavaşlığını yansıtmalı mı yoksa okurun beklentisini mi yönlendirmeli? Bu cevap tamamen yazarın tercihine kalmış gibi ama demek istediğim metinde okur için büyüleyici ayrıntılar, ritüeller, doğa betimlemeleri varken bu betimsel zenginliğin duygusal tepe noktalarının birden değişmesi. Yani okur bir trajedi sahnesi beklerken anlatı ayrıntılara dalıyor. Böylelikle o sahnenin anlık şok etkisi hafifliyor, kalp atışımız düşüyor, düşüyor. Belki kişisel bir eleştiri olabilir ama yazarın kimi yerde romanın tarihsel-toplumsal yükünü (asimilasyon, yatılı okullar, kolektif travma) güçlü biçimde sunduğunu kabul ediyorum fakat özellikle kefaret ve adalet pratiğinin uzun vadeli etik sonuçları sanki havada kalıyor. Burada da aklıma ister istemez şöyle bir soru takılıyor: Acaba kefaret, bireysel bir jest mi yoksa toplumsal bir yeniden yapılandırma eylemi mi olmalı? Bilemiyorum, bu sorunun cevabı da sanırım yazarın neyi ne kadar vermek istediğiyle ilgili.
Okurun gözünden kaçmayacak üzerinde biraz daha durulması gereken husus bana göre savaş. Erdrich’in romanında savaş, cephede değil evde yaşanıyor demiştim. Peder Travis’in geçmişindeki Lübnan bombardımanı, Landreaux’un iç savaşı, Nola’nın ruhsal çöküşü… hepsi aynı yankıya çıkıyor: Savaşın asıl cephesi, insanın kendi içindedir.
“Deniz Özel Harekât Alayı 1/8, 24 Mayıs 1983’te Beyrut kışla bombardımanından sağ kurtulmuştu. Boynunu çevreleyen kalın yara izleri…” (s.16)
Peder Travis’in bu izlerinin bedenden çok hafızasının izleri olduğunu söylemeliyim. Erdrich savaşın politik yüzündense psikolojik yüzünü anlatmayı tercih ediyor. Çünkü savaş, bir halkın belleğinde hiç bitmiyor; sadece şekil değiştiriyor. Kızılderili topluluklar, kendi çocuklarıyla birlikte geleceklerini de gömmek zorunda kalmış bir halk ama Erdrich’in sesi karanlık değil; umut, küçük bir jestin, bir hikâyenin, bir çocuğun gözlerinde yeniden doğabilir.
“Anishinaabe* (Oj.) Kızılderili birey; ruh değil, kanlı canlı insan. (ç.n.)” (s.181)
Bana göre Erdrich’in en büyük başarısı, bu cümledeki yalınlıkta gizli, yazar Kızılderilileri sembol olmaktan çıkarıp yeniden “insan” yapıyor. Ve evet, Erdrich’in dili gerçekten bir dua gibi hem yas hem umut taşıyor: “Eh, hâlâ buradayız,” dedi Bayan Peace. “Bir mucize.” (s.90)
Bütün romanın ağırlığı işte bu sade cümlede. Erdrich’in kahramanları yıkılmıştır, ama hâlâ buradadırlar. Çünkü hikâyeler, tıpkı kökler gibi, toprağın altında yaşamaya devam ediyor. Okur olarak biz de fark ediyoruz ki bu roman yalnızca Kızılderililer hakkında yazılmadı, kaybedip de devam etmek zorunda kalan herkes hakkında yazıldı.
Eser beni hafta boyunca pek çok soruyla baş başa bırakıyor.
Adalet, gerçekten paylaşıldığında mı kutsal olur?
Affetmek, bir başkasına mı, yoksa kendimize mi yöneliktir?
Bir halkın travması bireyin ruhunda yankılandığında, o artık kimin acısıdır? Ve biz, geçmişi unutmadan nasıl iyileşebiliriz?
Sanki Erdrich eserinde yanıtını çoktan veriyor: İyileşme, anlatının kendisindedir. Bir hikâyeyi paylaşmak, bir parçayı onarmaktır.
Bu yüzden olumlu olumsuz bütün fikirlerim bir yana Kutsal Geyiği Vurmak bana göre sadece bir roman değil; bir dua, bir tören, bir hatırlayış biçimi de.
Şeyda Başer Eroğlu
