Bob Dylan’ın gök gürültülü sağanak yoğunluğunda ve şimşek keskinliğinde metaforlarla bezeli şarkısı A Hard Rain is Gonna Fall hakkında bir şeyler okurken Nobelist müzisyenin şu sözüne denk geldim: “Bu şarkının her dizesi aslında farklı bir şarkının ilk dizesidir. Ama o şarkıları yazmak için zamanım olmadı.”

Bu son derece fiyakalı bir ifade ama bence burada Dylan doğru söylemiyor. Öte yandan, onun yalan söylediğini de iddia edemem! Bu sözde yaratım sürecinin doğasına dair bir şeyler var. Bob Dylan “kanalları açık” bir sanatçı olarak bence Yapıt’ının içine böylece biraz oyun da sokmuş oluyor, hafif dalgasını geçiyor. Basın toplantılarında bazı sorulara muzip cevaplar verirken yaptığına benzer şekilde. Bahsettiği şarkıları yazmadığından değil, dinleyicisiyle bir oyun oynamak istediği için böyle söylüyor sanki. Ve muhtemelen yazdı da o şarkıları ama başka biçimlerde; biz fark etmedik sadece.

Bir itiraf gibi duran bu cümleyi de aslında onun eserlerinin içinde saymak gerek. Yaratıcı zihnin oyunculluğu bu. Sen çok yaşa Bob!

Bob Dylan

Müberra’nın geçen yaz Notos’ta çıkan öykümdeki karakterlerle ile ilgili olarak, kız hamile galiba, değil mi, şeklindeki sorusuna bilmiyorum diye yanıt vermem masada küçük çapta bir şaşkınlık yarattı. Öyküdeki çift, arka planı çok açık edilmeyen bir aşk ilişkisi içinde günceli ve geleceği sorgularken birden erkeğin kafasında bir şüphe kıvılcımı oluşuyor: Yoksa sen hamile misin? Kızın yanıtı: Ne alakası var? Öykü daha ziyade diyalog halinde ilerliyor ve bu konuşmada pek çok şey belirsiz kalıyor, o yüzden ben de kızın hamile olup olmadığını söyleyemiyorum, bunu bilemiyorum; en azından ben onları yazarken böyle bir durum yoktu!

En bilindik ifadeyle, “kurmaca bir metnin her okuyanda farklı bir yorum yaratması.” Sanırım Müberra’nın öyküden aldığı izlenimi böyle değerlendirmek mümkün. Gelgelelim, bir başkası da farklı bir yerden bakabilir, farklı bir yorum getirebilir metne, metnin bir başka noktasına. Bunlar yazan kişiyi aşan, onun ötesinde konulardır artık. O akşam masada oluşan şaşkınlığın (nasıl bilmiyorsun, abi!) gayet anlaşılır sebepleri var elbette, çünkü yazan kişi kuran kişidir en nihayetinde. Ama bazen bilmemek de mümkün tabii. Belki zaman zaman daha iyidir bu.

Melih Cevdet Anday bir yazısında İlhan Berk’e İkinci Yeni ile ilgili birkaç soru sormuş. Berk dolu, doyurucu yanıtlar vermiş. Daha doğrusu karşılık vermiş Anday’a. Ama önce bu “karşılık verme” meselesi üzerine ne düşündüğünü yazmış. Ben bu mektup / yazının ilk kısmını alıyorum buraya:

Kardeşim Melih Cevdet,

“İkinci Yeni’nin İlkeleri Dolayısıyla İlhan Berk’e Birkaç Soru” adlı yazını okudum.

Doğrusu karşılıklardan hep kaçınmışımdır. Türlü nedenleri var bunun, karşılık vermem yalnızlığı dağıtma yoluna gitmektir ilkin. Bunu ise istemem, çünkü ben yalnızlığımı dağıtma yolunu seçmiş değilim, tersine yaymak isterim onu. Bunun yoluysa, araya kimse sokmamaktır elbet. Bu bir. Bir de, karşılıklar bana ne kazandırır diye düşünürüm. Bu yüzden yanaşmam buna… Hiçbir neni yanıtlamaya gelmedim ben.”[1]

***

Raftan Hece’nin Mektup Özel Sayısı’nı alıyorum. (Bu aralar Pamukovalı genç kıza mektup yazıyorum yine, bu beşinci olacak ama pek bir tat alamıyorum yazdıklarımdan, en son mektup üç yıl önceymiş, herhalde unutmuşum mektup yazmayı diye düşünüyorum.) Hece’nin bu sayısı tam 637 sayfa ve “dergi” çeşitli bölümleriyle tam arşivlik dedikleri türden. Ben son kısmı, mektup örnekleri bölümünü gelişigüzel açıyor, karşıma çıkan ilk mektubu okuyorum. N. Ali Zengin, Şaban Atak’a yazmış. Sene 1987. Üslubu ve tonu çok güzel bir metin bu ama daha önceki okuyuşumda pek çok işaret koyduğum halde yazarı hakkında hâlâ hiçbir bilgim yok! Mektupta dergi çıkarmalar, yayınevi ilişkileri, şiir tahlil yazıları istemek gibi edebiyat meselelerinin yanı sıra özel konulara da değinilmiş, işte yalnızlıktı, evlilikti, bu tip kişisel niyetler ve düşünceler de paylaşılmış ama hafif yüzeyden. Oldukça içten, derin ve yer yer mizahi bir tonu olan bu kısa mektubun yine pek çok yerine işaret koyuyorum. N. Ali Bey şöyle bitirmiş mektubunu:

Not: bu mektup 27 yaşındaki bir insanın ağlamasının ayıp sayıldığı bir kasabadan yazılmıştır.

***

15 Ekim Çarşamba akşamı Ofis Sanat Merkezi’nde 400 Darbe’yi izledim. François Truffaut ve Yeni Dalga sineması hakkında pek bir fikrim yoktu, film sonrasında yapılan söyleşide Sakarya Üniversitesi hocalarından Serhat Yetimova bu konuda detaylı bilgiler verdi. Dönemi için oldukça radikal bir yapısı ve anlatımı olduğu anlaşılan 400 Darbe, Yeni Dalga akımının öncü filmleri arasında gösteriliyor. Truffaut, sonrasında devam filmlerini de çektiği bu hikâyede kendi hayatından hareketle bir çocuğun gözünden eğitim sistemindeki sorunları ve aile içi iletişimsizliği işliyor. Bilinçli bir seçim miydi bilmiyorum ama konunun bir şekilde bizim bugünkü gündemimize, suça sürüklenen çocuklara gelmesi ayrıca ilginçti. Hasılı, güzel ve farklı bir akşam oldu benim için. Görüntü ya da yazı yoluyla bir hikâye anlatmak isteyen herkesin bir şeyler öğrenebileceği bir deneyimdi.

Sinemaya gitmek artık en gözde etkinliklerimizden sayılmaz; önümüzdeki dönemde bir filmi salonda izlemeyi seçen insanların sayısının iyice azalacağını tahmin etmek de zor değil. Üstelik, bu tür filmlerin salon bulması hiçbir zaman kolay olmamıştır (her şehrin bir Filmekimi yok, ne yazık ki.) Bu bakımdan belediyelerin kültür dairelerinin bu konuya eğilmeleri, bu boşluğu görmeleri sevindirici bir gelişme. Günümüzde film ya da dizi izlemek için genelde dijital platformalar tercih ediliyor. Böyle bir dönemde sinema salonunda bir auter filmi bulmak, son günlerde sıkça duyduğumuz bir tabirle söyleyeyim, “nadir madenler” kategorisinde bence.

***

Onur, Günizleri’nde güncel siyaset ile ilgili notlar olmasına pek sıcak bakmıyor. Ben de bu tip fragmanlar yollamıyorum. Sanırım falanca siyasetçinin şu demecinin ya da ötekinin bu hakaretinin bu notların içinde yer alması Onur’a anlamlı gelmiyor. Parşömen’le ilgisi yok açıkçası, diyor. Düşününce ona hak veriyorum. Anladığım kadarıyla Parşömen’in bu tip polemiklere malzeme olmasını istemiyor, bir anlamda koruyor Parşömen’i.

Onur’la bu konuda konuşup anlaşıyoruz. Ben de ona güncel politikaya dair bir şey göndermiyorum. İlginç bir tesadüf olarak, zaten 28 Mayıs seçimlerinden sonra (6’lı masa fiyaskosu) uzun süre benim de elim bu tip yazılar yazmaya gitmiyor. Kendimi uzak tutuyorum bu konulardan. Bir ara Arzu’ya kaç aydır haber izlemediğimi söylüyorum, şaşırıyor. Tabii bu durum yazma rutinime de yansıyor. Siyaseti izlemezseniz o konuda bir şey yazma ihtiyacı da duymazsınız.

Öte yandan, yazan birinin –hele günlük yazan birinin– politikadan büsbütün uzak durması da doğru gelmiyor bana. Bu yüzden, sonraları, yani o soğuma aşamasını atlattıktan sonra, canımı sıkan siyasi meseleler hakkında da düşünmeye, kalem oynatmaya başlıyorum. Kafama takılan şeyler oluyor, ki bu aralar sayılarının çok olduğunu söylemem kimseyi şaşırtmayacaktır, onları bir kenara not alıyorum. Bunlara da Aralar adını verdim. Bir gün Günizleri kitaplaşırsa bu notları da oraya koymak arzusundayım.

Mesut Barış Övün


[1] Şiirin Çizdiği, İlhan Berk, Haz. Yalçın Armağan, Yapı Kredi Yayınları s.145.