1 Ekim 2025
Hepsi geride kaldı işte.
Serin sabahlar, ılık yaz akşamları, ikindiler, geceler…
Çocukların sabah ilk dersten önce top oynamaları, bir gülün kokması, dut yemek, incir, üzüm, reçel… hepsi geride kaldı.
Birazdan Muzaffer, cellatların en büyüğü ama en kısası, çekecek ipimi. O ne düşünüyor acaba? İnfazım kesinleşince en çok bunu düşündüm. İşin içinden çıkamadım. Şimdi beni öldürecek, eve gidip televizyon izleyecek. Korkunç bir şey bu, benim ölümümden bile korkunç.
Ama bütün endişelerim, korkularım hepsi geride kaldı. Tek bir korkum vardı. Artık o da yok. Birazdan sehpaya tekme atacak Cüce Muzaffer ve her şey bitecek. Bitecek mi acaba? Daha yeni mi başlıyor yoksa?
2 Ekim 2025
Kuaför, güzellik merkezi gibi bir yer gördüm. “Hairport” yazmışlar tabelaya.
Fena değil doğrusu ama benim favorim halen bir berberin dükkânına verdiği isim: Makasların Efendisi.
Fakat benim berber dükkânım olsa tabelasına sadece “Berber” yazdırırdım.
***
Yıllar önce izlemiş, hatta filmden yola çıkarak bir deneme yazmıştım. Lanthimos’un Kutsal Geyiğin Ölümü filminden bahsediyorum.
Birkaç gün önce tekrar izledim filmi. Bu ikinci izleyişimde daha da çok sevdim. Aile denen kurumun ne kadar boktan bir şey olduğu ancak bu kadar güzel anlatılabilir. Ama bununla sınırlı değil elbette filmin konusu. Oedipus ve Elektra komplekslerinin ete kemiğe büründüğü bir hikâye.

Filmi izlemiş olanlar bilmem bana hak verir mi: Steven’ın aile fertlerinden birini öldürmek üzere elinde silahla dönüp ateş ettiği sahnede oğlancığın öldürüleceği çok belli değil mi? Sözde rastgele ateş ediyor Steven Efendi, ama yemezler.
Yemezler çünkü İbrahim ve İsmail’den beri hikâye değişmez: Babalar oğullarını kurban eder.
Fırsat bulursa oğullar da babalarını.
***
Notos’un yeni sayısının tanıtımında Doğan Yarıcı’nın “En Çok Etkilendiği Yazar” bölümüne konuk olduğunu görünce hemen edindim dergiyi. Yarıcı’nın en çok etkilendiği yazar olarak Hulki Aktunç’u söyleyeceğini tahmin ettim elbette. Ama ne diyecekti bakalım?
“Ustam Hulki Aktunç’tur,” diye başlayan ve 10 kısa cümleden oluşan metinde ne güzel anlatmış ustasını Doğan Yarıcı.
İkisi de Türkçenin yüz akı yazarlarından.
3 Ekim 2025
Pirimiz Montaigne, türe adını veren kitabının başında okura şöyle seslenir: “Kitabımın konusu ben kendimim: Dolayısıyla boş zamanlarını böylesine anlamsız, önemsiz bir konuya ayırman pek akıllıca bir şey olmaz.” (İsmail Yerguz çevirisi)
Alçak gönüllülüğün böylesi!
***
Meltem Gürle’nin İrlanda Defteri’ni birkaç ay önce okumuştum, tadı hâlâ damağımda. Birkaç ay içinde tekrar okuyacağım. Okuma grubumuz Perşembe’de kitabın sorumlusu ben olacağım çünkü.
Yazarın İrlanda’da geçirdiği bir yılın verimi olan bu kitap İrlanda’yı, İrlanda Edebiyatı’nı, Joyce’u nasıl okuyacağımız konusunda yol gösteriyor bize. Ama benim için daha önemlisi Gürle’nin bu kitabında dostluğu çok güzel anlatması. Dostluk üzerine yazılmış en güzel kitaplardan birisi desek, bilmem abartmış olur muyuz?
Bunların dışında Gürle’nin denemeci olarak en önemli özelliği edebiyatla hayatı çok sevecen bir biçimde birleştirmesi, kaynaştırması. Edebiyatı hayatın içinden okuyabilme yeteneği var onda. Bunu Kırmızı Kazak kitabındaki yazılarında da görebilirsiniz.
Daha çok yazsa keşke.
4 Ekim 2025
“Sen gittiğin o ülkesin varılmıyorsun
Vurmuş sonrasız nasıl en güzel sulara
Güzelliğin balıkları gibi İstanbul’un.
Şimdi her yerde ne güzeldiniz o kalmış
Yankımış denizlere öbür kadınlara
Dünyada sizinle İstanbul olmak varmış.”
– İlhan Berk
5 Ekim 2025
Tarihin dehlizlerinde geçen bir anı
Ozan’ı aradım, bana gelmeye zar zor ikna ettim. Evden çıkmak istemiyor bu aralar. Naz niyaz geldi. “Bilader,” dedim, “hikâyenin kalbine, anavatanımıza gidiyoruz, var mısın?”
Yok dedi, kem küm etti ama içtikçe açıldı. “Zamanın içinde kafamıza göre dolaşacağız, istediğimiz yılda yaşayacağız,” deyince razı oldu gelmeye.
Otobüse atladık hemen, sabah erkenden vardık. Eski garajın karşısındaki sabahçı kahvesinde birer çay sigara yapıp soluğu Cihat hocanın yanında aldık. Bahçe yeni açılmıştı, biraları vurduk hemen. Cihat hocaya planımızdan bahseder gibi yaptım. Tek kaşını kaldırıp “Tarihi tersyüz etmek devrimciliğin özüdür,” gibi bir şeyler söyledi. Ozan da ben de durduk yere mahcup olmuştuk çünkü ikimiz de devrimci değildik. Ve fakat yıkmayı sevdiğimiz doğruydu. Edebiyatta bazı putları yıkmaya çalışmıştık en azından. Biraları bitirince müsaade isteyip kalktık Ozan’la. Giderken mis gibi kokan ve nerdeyse masamıza düşecek kadar sarkan dallardan birkaç mandalinayı ceplerimize sıkıştırdık. Sonuçta bizi neyin beklediğini bilmiyorduk, tedarikli olmakta fayda vardı.
Planımız basitti aslında: Trakya’dan Tuz Gölüne, oradan ta Antalya’ya kadar (ki bir önceki kral adını vermişti bu şehre) yayılan Pergamon Krallığı’nın çöküşünü önlemek. Bunun için zamanın içinde dolaşacak, gerekli hamleleri yapmaya çalışacaktık. 3. Attalos’un bir varisi olması gerekiyordu ki vasiyet yazıp güzelim krallığı Romalılara bırakmasın. Ya da başka bir çözüm. Validesine düşkünlüğüyle nam salmış Kralın bu uğurda kendini paralamasını ve nihayet ölümünü önlememiz, hiç olmazsa geciktirmemiz gerekiyordu.
Ankara’daki zemheriden sonra yalancı bahar iyi gelmişti. Bazı safça papatyalar baharın geldiğine kanıp toprağı yırtarak güneşe gülümsüyorlardı. Yok yahu, bildiğin papatyaydı işte, ben heyecandan saçmalıyordum. Nihayet Maltepe Tümülüsü’ndeki gizli geçitten giriş yaptık hikâyeye.
El yordamıyla ilerlemeye başladık tünelin içinde. Birkaç yarasa suratımıza çarptığı için temkinliydik. Ozan pilli bir el feneri çıkardı çantasından. El fenerleriyle duvarlarda bir iz, bir ipucu arıyorduk. Öyle ya, efsaneye göre Akropol’e, kralın mekânına çıkıyordu tünelin ucu. Duvarlarda birtakım müstehcen çizimler, bel fıtığına iyi gelen telefon numaraları, Ali Ayşe’yi seviyor gibi aşk ilanları vardı. Tuhaftı.

Bir köpek belirdi sonra, beyaz pofuduk bir şey, tasmasına baktık, Kıtmir yazıyordu. Bu daha da tuhaftı. Ve fakat tuhaflığın şahikasına Kıtmir konuştuğunda çıkmış olduk. Bolca sigara ve alkolle terbiye edilmiş tarazlı bir sesi vardı Kıtmir’in. Sanki reenkarnasyon denen şey mümkündü de pavyonlarda yıllarca darbuka çalmış bir müzisyen öldükten sonra Kıtmir’i vücut edinmişti. Allahtan şivesi yoktu, standart Bergama ağzıyla konuşuyordu. “Gelin bakam peşimden, Kral sizi görmek istiyo,” dedi. Sonuna da nokta niyetine bir hav hav koydu, n’apsın garip.
Köpeğin peşine takılıp epey yürüdük. Velhasıl kelam tünelin sonu geldi, Kral’ın huzuruna çıktık. Gözlerimiz önce ayaklarına takıldı, cesaret edemiyorduk yüzüne bakmaya. Çok heyecanlandığında Ozan’ı kaşıntı tutardı, baktım yine kaşınıp duruyor. Kralın ayaklarında sandaletler, üstünde şu antik dönemlerde giyilen entari gibi şeyden vardı. Yavaşça kaldırdım kafamı, güneş yanığı bir yüzle karşılaştım. Normal insan yüzü işte, herhangi bir fevkaladeliği yoktu. Başında zeytin dallarından yapılmış bir taç vardı. Ayağa kalkıp “Hoş geldiniz biladerlerim!” diye haykırdı gür sesiyle. Elimizi sıktı, elleri ağır bir işçinin elleri gibi çatlak, iri ve sertti. Söylenenlerin aksine Kral, kral bi abimize benziyordu…
Günler geçiyordu, şugar geçiyordu. İlk izlenimimiz her gün defalarca doğrulanıyordu: Kral, kral adamdı. Bizi çok iyi ağırlıyordu. Zamanın içinde istediğimiz gibi dolaşıyor, kâh yüzlerce yıl öncesinin Pergamon Krallığında kâh Bergama’nın istediğimiz döneminde fink atıyorduk Ozan’la. Keyfimize diyecek yoktu doğrusu. Sabahları Eşref ustanın kahvaltı salonunda ballı kaymaklı sütlü kahvaltımızı ediyor, oradan Çınarlı kahveye sarkıp Levent hocamızla (hem Ozan’ın hem benim tarih öğretmenimizdir) iki kelam edip oradan Asklepion’a uğrayıp Galenos’un ikram ettiği Kozak şarabı eşliğinde modern tıbbın rezilliklerini konuşuyor, sonra müzedeki Osman Bayatlı’ya uğruyor (onun Cumhuriyetin ilk günleri gibi yüzü bize umut veriyordu), müzeden çıkıp dünyanın en güzel köfte piyazını, üstüne kaymaklı tahinli Kemalpaşa tatlısını midemize indiriyor, Çukurhan’a gidip nargile fokurdatan amcalarla hoşbeş ederek az şekerli kahvelerimizi içiyor, handan çıkıp aşağı yürüyerek Kızılavlu’ya vuruyorduk kendimizi. Antipas’ın, kapısında “DİŞİŞLERİ – Antipas Aga’dan Ücretsiz Diş Hekimliği Hizmetleri” tabelası asılı olan muayenehanesine uğrayıp kendisine dikkat etmesini öğütlüyorduk ona. Yakacaklardı gül gibi adamı, hem de pirinçten bir boğanın içinde. İmanlı adam tabii, “kaderimizde ne varsa yaşarız çocuklar,” diyordu gülümseyerek.

Akşamları Kral, bize kral sofraları kurduruyordu. Yiyip içip edebiyat ve şiirden bahsediyorduk. Kral bütün gün, sıcaktı soğuktu demeden açık havada çok sevgili anneciğinin heykelini yonttuğu için erken saatlerde odasına çekiliyordu. “Siz bırakın Kralım, bu kadar heykeltıraş var, onlar yontsun validenizin heykelini,” diyorduk, ama kim dinler!
Malumunuz, güzel şeyler uzun sürmez. Kral kendini anneciğinin heykeline vermişti ama Aristonikos’un Roma’dan yola çıkıp Kapıkule’den giriş yaptığı ve tahta ortak çıkacağı halk arasında gittikçe büyüyen bir dedikoduydu. Kral tasasızdı. Bir gün Allianoi’de kaplıca keyfi yaparken “Zaten çok saçma bilader,” dedi, “tek adamlı yönetim mi olur yahu! Gelsin, ben kendi ellerimle vereceğim tahtı Aristonikos kardeşime. Ondan sonra artık cumhuriyet mi kuracak, parlamento mu açacak, biraz da o düşünsün!”
Ben endişelenmeye başlamıştım artık. Kral böyle konuşuyordu ama gün gibi aşikardı, ezilenin zulmü fena olacaktı. Bizim artık yavaştan post-modern zamanlara dönmemiz gerekiyordu. Ozan’a çıtlattım kaygılarımı ama dünya umrunda değildi, Bergama Okulu’nun heykeltıraşlarıyla dost olmuştu, gününü gün ediyordu. Baktım oluru yok, ben de saldım. Artık günlerimi (henüz Almanlara peşkeş çekilmemiş olan) Zeus Sunağında kütüphane müdürleri İrodikos ve Krates’le muhabbet ve kıraat ederek geçiriyordum. Adamlar parşömeni icat etmişlerdi ama kibirden eser yoktu hallerinde, senin benim gibi yaşıyorlardı. Ne güzel adamlar diye düşünerek kitabıma, adaşım Onur Filadelfos’un Akropol’den Dünyaya adlı deneme kitabına dalıyor, keyfime bakıyordum.
Gün geldi bu lüküs hayatımız sona erdi. Tarihin akışını değiştirmek sandığımız kadar kolay değilmiş. Ya da bizde o göt yokmuş.
Kralımız 3. Attalos’u, çok sevdiği anneciğinin heykelini yaparken güneş çarptı. Sizlere ömür. Attalos ölünce Krallık ve krallar gibi yaşadığımız günler mazide kaldı. Bize de sıkıcı Ankara’mıza dönmek düştü.
Ozan uzun süre kendine gelemedi, hep o güzel günlerin yasını tuttu.
6 Ekim 2025
Ömür sokağında bir kedi
sfenks gibi poz veriyor çatılarda
konuşuyor arada: In vino veritas.
Önüne konuyor bir tas
bıyıklarına pullar yapışıyor.
Sular kesiliyor habire.
Ömür sokağında hayat böyle.
Onur Çalı

Onur, “dünlük” son zamanlarda bir şiirle sona eriyor. Deneme ve hikayenin yanına bir üçüncü kardeş mi geliyor? Duyduğumuz ayak seslerini neye yoralım?
Şiirsiz olma hocam : )
Bence bu güzel imgeci şiir bir başlığı hak ediyor. (Şarap içenin dili çözülürmüş ama burada kesiyorum.)
Afiyet olsun abi : )