Onlar ve Köpekleri birinci ve üçüncü tekil şahıs anlatıcının rol aldığı, zamanın ruhuna dokunan ve işlevsel çözüm önerileri barındıran içten öykülerden oluşuyor. Üslup kimi yerde şiirsel, dil sade ve akıcı.

Gülhan Tuba Çelik’in 2021 yılında Epona Kitap etiketiyle yayımlanan Onlar ve Köpekleri adlı kitabı on iki öyküden oluşur. İstanbul’un tarih esen semtlerinde, çağımızın gündelik telaşından sosyolojik gözlemler içeren öyküler, bireylerin içsel sürgünlerine de konu olur. İnsan yaşadığı çağdan bağımsız olamayacağı gibi yaşadığı mekândan da bağımsız değildir. Seneler önce bir film izlemiştim ve ilk sahnesindeki cümlenin yankısı hâlâ belleğimde saklı. Filmin ismini hatırlamıyorum ama o ilk sahne hâlâ belleğimde. Bir babaanne, yanında kalan torununa, “Sana bir sır vereceğim, tüm hayatının devamı bunun üzerine kurulu olacak,” mealinde bir cümle kurmuştu. Ve sonuna da eklemişti: “Mahalle, mahalle, mahalle…” Bu kısmı net hatırlıyorum. Zira çevresel faktörlerin yetişen kuşağa menfi / müspet etkileşimi kaçınılmazdır. Gülhan Tuba Çelik’in eserlerinde bu mefhumları sıklıkla görürüz. Bu yüzden severek okuduğum yazarlardan biridir.
Onlar ve Köpekleri’nin ilk öyküsü “Sınır” bu mevzuyla açılış yapar.
“Nasıl oluyor da dünya her sabah, taptaze, hızlı adımlarla gidilen bir yer oluyordu herkes için. Adamlardan birine uzun uzun baktı. İşe giderken ev çöpünü de bırakacaklardan biriydi. Çöp poşetindeki çocuk bezlerini görünce geçmişteki bir yerlerden bebek kakası kokusu geldi burnuma. İnsanlar taşımaktan hiç yorulmuyor. Kendilerini işe, parayı kendilerine, kendilerini markete, marketi evlerine, evdekileri çöpe. Çöptekiler de Mevlanakapı’da, sur dibinde yaşayan kâğıt toplayıcılar tarafından bir yerlere. Hengâme hiç bitmiyordu.” (s.7)
Şevket karakteri, eski varoş semtlerde yaşamış ancak evi kentsel dönüşüme kapı aralayınca oradan taşınmıştır. Eski semtine uğradığı gün, çöp kutusundan bebek kakası kokusu duyar. Beyindeki, duyguları çeşitli mefhumlarla dirilten limbik sistemi bu kokuyla uyarılır. Şevket’in anıları bir bir gözünde canlanır böylece.
Akşamları evin önünde otuz kişi olması, çekirdek çitlemeler hâlâ capcanlıdır o an. Çatışmalı anne, baba ve akrabalık yaşayan Şevket annesini erken kaybeder. Gülhan Tuba’nın durumu ezgisel cümleyle yansıtması, çok manidardır.
“…uzun ve sarı saçlarını çok eskitmeden göçüp gitmişti. Şevket’in aklında annesine dair en canlı şey bu saçlardı. (s.9)
Hal böyleyken Şevket çalıştığı iş yerinde Esma adında kız ile tanışır. Ancak Şevket’in görünmez duvarlarının aksine Esma’nın oldukça esnek bir karaktere sahip olması, Şevket’i çıkmaza sokmaktadır. Esma tüm ofisle iç içe olmasıyla, geziye meraklı olması ve mekanların tarihi alt yapısını araştırmasıyla ön plana çıkar. Şevket’in ona gizli bir hayranlığı oluşmasına karşın yine de o görülmez duvarlara çarpar aralarındaki ilişki. Bir türlü yaklaşamazlar. Her insanın ayrı karaktere sahip olması gün yüzüne çıkarken. Kimi insan için sınır, sınır çizgiler karşılıklı ilişki de yerini koruyamaması durumunda, menfi sonuçlar doğurmaktadır. Herkes için sınırlar vardır aslında. Olması gereken, her iletişimde ifrat ve tefrit arası itidali koruyabilmektir.
Kapital çağda artarak giden iş hayatının açmazları, insanları kendi potansiyelleri yönünde ilerlemekten alıkoymaktadır. Sahte süslü dünya havası vardır şimdiki zaman ofislerinin. İlişkilerin yapaylık barındırmaması kaçınılmazdır. Kitapta “Sadece” isimli öyküde bu mevzu ele alınır. Halil adlı karakterin izlenimlerinde denk geliriz tüm bunlara. Halil Bey bir gün ofiste çalışırken kat sorumlusu ona bir ricada bulunması için yanına gider. Ancak küçük bir rica neredeyse destansı cümlelerle uzadıkça uzar. Halil’e ofis içinde nasıl davranmasına dair emir kipi iması veren cümlelerdi bunlar.
“Burası ciddi bir kurumdu. Her an akıllıca ve soğukkanlı hareket etmek gerekiyordu. Astını üstünü iyi bilecek, insanlara toplumsal rollerine göre değer verecek, duygularını binanın kapısında bırakıp içeri öyle girecektin.” (s.26)
Tam da bu kalıp yargılara açılan konuşmada Halil’in belleğinde geçmiş sahneler canlanır. Annesi Ayşe Hanım, farklı konular olsa da kalıp yargılarla yaşamı özdeşleştiren biridir. Bunu ailesine oldukça yansıtır. Halil de neredeyse gençliğinde bu yargılara mahkûm olmuştur:
“Kalkın kalkın, güneşin doğmasına on dakika kaldı; yarım saattir seslenip duruyorum, uyanmak bilmediniz. Hemen abdest alın.” (s.27)
Bu sözler karşısında Halil’in namaza mecali kalmaz çünkü bir tahakküm vardır. Yastığı kafasına geçirip bu durumdan soyutlamayı ister.
Halil, burada hayatının şimdiki zaman kısmını rafa kaldırılmış hisseder. Her şey gözetim altındadır. Oysa ânı yaşamaktır insanı hayata bütünleştiren.
Ayşe Hanımsa hayatı yaşarken gelenekten gelen katı kurallara bağlıdır. Nitekim çok bilinen bir psikolojik yaklaşım bunu doğrulamaktadır. İnsanın karakterinin, hayata bakış açısının günlük yaşadığı beş kişinin ortalaması olduğuna dair psikolojik yaklaşımlar mevcuttur. Bu haliyle Ayşe Hanım da geçmiş yaşantısının izlerini taşımaktadır. Çünkü sadece namaza kaldırma mevzusuyla sınırlı değildir katı kuralları. Gündelik hayatın eylemlerinden obsesif vakıalara varmış bir hayat serüveni Ayşe Hanımınki.
Öykünün ilerleyen kısmında ofisteki Ömer Bey, Halil ile birlikte yolda yürümekteyken ona hangi semtte yasadığını sorar.
“Suriçi’nde yaşıyorum. Mevlanakapı’ya yakın. Ayşe Hanım Apartmanı’nda. Annemin adıydı, Ayşe.” (s.32)
Ve ilginçtir ki bu yanıt, yapısını koruyarak metinde iki defa daha karşımıza çıkar.
Halil, bireysel olarak toplumun genelinden farklı niteliklere sahiptir. Hayatın normal seyriymiş gibi toplum tarafından nüfusa kabul ettirilen tüm açmazların, adaletsiz mevzuların farkındadır. Ve parçalanmış bilinci vicdanında taşımaktadır, toplum namına yapmaktadır bunu. Öykünün sonunda anlattıkça anlarız bunu:
“Ömer Bey, bazen, hazırladığım anlamsız sunumlara bakarken, tam o an okullarda ya da işyerlerinde olmayan şanslı azınlığı düşünüyorum. Tinerci çocukları ve köpeklerini, dünyanın büyük küçük tüm meydanlarında kuş ya da kedi besleyen işsizleri, aklını yitirmişleri, hurdacıları, seyyar satıcıları, ev kadınlarını, parkları dolduran yaşlıları. Bir gün onlardan biri olacaksak bu kadar çalışmaya gerek var mı diyorum.” (s.31)
Halil, burada toplumun dışına itilen bir anlamda ötekileştirilen insanlara vurgu yapar. Patronu Ömer Bey narsist kişilik sahibi olup her şeyin en iyisinin kendi denetimi altında olduğu sürece gerçekleşeceğine inanmaktadır. Bu aşırı özgüven karşısında Halil yine geçmiş sahnelere döner sıklıkla, annesinin aileyi tahakkümü altına almaya çalıştığı günler canlanır gözünde. Böylece Ömer Bey onda menfi duygular uyandırır. Son kısımda iletişime ket vurmak ister yazar. İki karakter arası konuşmada Halil’in Suriçi’nde oturduğu bahsi geçerken Ömer Bey burada son noktayı koyar. Halil’e nerede oturduğunu ima eden soru sorar. Oysa iki kere nerede oturduğu bahsi geçmiştir ancak Ömer Bey yine kendi dünyasından kapı aralayamaz. Dinlermiş gibi yapar ancak kayıtsız konuşmalar daha sonra gün yüzüne çıkar.

“Kalanlar” adlı öyküde Nurhan adlı karakterin pazar sabahı nöbet sonrası eve dönerken etrafı gözlemleyip izlenimler yakalamasına şahit oluruz. Şehrin etraflarından yayılmış ağaçlar yoldaşı olur. Çünkü artık insanlardan umudu tükenmiştir:
“Artık insanların aydınlıktan bir beklentisi yoktu. Kimse mezarını, kıyamete kadar aydınlatsın diye kandiller çizdirmiyordu mezar taşlarına. Aksine bir karanlığın, bataklığın içine yalnız başına yürüyordu herkes.” (s.35)
Nurhan’ın hem yalnız yaşamayı, özgürlüğü sevmesi hem de bir yerden sonra sosyalleşme ihtiyacı kendi içsel çatışmasını yaratmaktadır. Çünkü insan insanla varlığını hisseder bir nevi. Hatta insanlarla bir arada olabilmek için spor salonuna yazılır. Baştan her şey güzel giderken, muhabbetler dönerken, kurs bitince sanki hiç daha önce o anlar yaşanmamış gibi kimse birbirine dair bir şey hatırlamamaktadır. Bu da karakterin ruhunu ezer. Yalnız insanlara ithaf cümleleri geçirir içinden çünkü yalnızlığın seyrinde buluşur onlarla ve aynı şeyleri paylaştıkları için ruh hallerini tanımlanabilmektedir:
“Yürüyüşten her döndüğünde, sokakta gördüğü bütün yalnızların avuçlarındaymış gibi gelirdi dünya. Kırılmasın diye düşmesin diye bir ucundan tuttuğunu hissedip sevinirdi.” (s.40)
Kitaba adını veren “Onlar ve Köpekleri”isimli öykü, şiirimsi cümlelere açılır:
“Kalbi başka bir kapının ötesinde, aklı önünde uzanan yolda, bacakları hepsinden gerideydi.” (s.41)
“İnsan, açmak isterdi. Aynı gün aynı saatte, aynı kapıyı. İnsan çıkmak isterdi. Aynı gün, aynı saatte aynı işten. İnsan lodosun ne zaman eseceğini de kışın ne zaman geleceğini de bilirdi.” (s.43)
Bunlar Ersin karakterinin iç sesi. Yalnız yaşayan ama modern çağın esaretinden kurtulamayan bireyin iç sesi burada toplumun da yankısı olur. Kalabalıklar içinde özgürlüğü kamçılanan bireylerin özgün hayatına ket vurulmasını karakter üzerinden izah eder yazar.
“Ersin de her şeyin parlak göründüğü zamanlar yaşamıştı. Aylardır ışıltılı bir dünyaya gözlerini kapatıp aydınlık bir sabaha uyanıyordu.” (s.43)
Yapmacık ilişkiler çağının ışıltılı aldatmacasından soyutlanmış ve gerçek aydınlığa ulaşma çabasına yol alır Ersin. Dünya ışığa esaret olmuştur adeta ona göre. Haz ve hız boy göstermekte ve anlam kayması yaşanmaktadır. Buna paralel gidense belirsizliğe yelken açan dünyada, savrulan yalnızlıklar eserken beraberinde öğrenilmiş çaresizliklerle tükenen hayatlar gün yüzüne çıkmaktadır.
Kitapta benim en sevdiğim öykülerden biri de “Işık Olsun Diye”isimli öykü oldu.
“Erguvan renkli otobüs kırmızıda durduğunda yeşil ışık yayalar için yandı. Orada bekleşirken birtakım zorunlulukların, günlük meşgalelerin, toplumsal görevlerin, altında hangi saklı gerçeklerin yattığı belli olmayan isteklerin tesadüfle bir araya getirdiği bir avuç insandılar. Renkler izin verdiğinde birbirlerine yaklaşmaları son bulacak, bir araya gelmiş bu insanlar belki daha sonra şehrin farklı noktalarında yeniden birbirlerine yaklaşacaklardı.” (s.86)
Ben bu paragrafta kitabın ana temasından büyük izler yakaladım. Şehir hayatının kalabalığa esaretini çok güzel yansıtıyor yazar. Trafik ışığını metafor olarak kullanır Çelik. O an tüm kalabalık tek bir bekleyişte. Kırmızı ile yeşil sahnelere göre roller sahnesini beklemektedir.
Karakter burada renkleri insanın sınırlarıyla özdeşleştirir. Arkadaşıyla vapur gezisi yaptığı sırada karakterin şehre dair gözlemleri, sorgulamaları salt bir gezi olmaktan çıkar.
“Şehir el değiştirirken askerleriyle beraber savaşan ve şehir düşünce ölüsü her yerde aranan Konstantin’in cesedinin binlerce asker arasından mor çizmeleri sayesinde tespit edilmesi onu üzse de bir erguvan zamanı kurulan Byzantion’un bir başka erguvan zamanı alınarak bir gün bu şehirde yaşayabilmesinin önünün açıldığına seviniyordu.” (s.86)
Buradaki mor çizmeler menfi izlenim bıraksa da fetih zamanının erguvan mevsimi olması sebebiyle, müspet yöne evrilmektedir izlenimler. Bir sahne kapanıp diğer sahne açılmaktadır.
Nitekim, Nihad Sâmi Banarlı İstanbul’a Dair eserinde şöyle der:
“İstanbul’a sarfedilen hiçbir şey fazla, hiçbir emek yersiz olamaz. Çünkü İstanbul, yalnız İstanbullu olan, onda doğan, onda yaşayanların şehri değildir. O, bütün Türk milletinin aynı ölçüde sahibi olduğu aziz ve müşterek varlıktır. Onun dilini, onun zevkini, onun millî mimarisini yalnız İstanbullular yapmış olamaz. Bu şehri bütün Türk milleti bir ruh ve iman birliğiyle sevmiş, almış, onarmış ve güzelleştirmiştir.”
Bu cümleler kozmopolit yapıya sahip şehrin içinde barındırdığı kültürel çeşitliliğin melodisine değinmektedir.
Onlar ve Köpekleri birinci ve üçüncü tekil şahıs anlatıcının rol aldığı, zamanın ruhuna dokunan ve işlevsel çözüm önerileri barındıran içten öykülerden oluşuyor. Üslup kimi yerde şiirsel, dil sade ve akıcı.
Öykü severlerin dikkatinden kaçmasın Onlar ve Köpekleri.
Neslihan Karahan
