6 Mayıs 2025
İnsan denen nane boyuna posuna hiç bakmadan gerçeği bilmek, hakikate ulaşmak ister hep. Oysa gerçeğe ulaşmak öyle kolay olsaydı ne felsefe olurdu ne edebiyat ne sanat ne de dinler…
Dinler demişken, Nasıralı İsa yakalanıp Romalıların vali olarak atadığı Pontius Pilatus’un karşısına çıkarıldığında ikilinin arasında gerçeğe dair kısa bir konuşma geçer.
Biz bu kısa muhabbeti Yuhanna İncili’nin 18. Babından okuruz. Vali Pilatus İsa’ya “Demek sen bir kralsın, öyle mi?” der.
Nasıralı İsa “Söylediğin gibi, ben kralım” yanıtını verir. Ve ekler: “Ben gerçeğe tanıklık etmek için doğdum, bunun için dünyaya geldim. Gerçekten yana olan herkes benim sesimi işitir.”
Bunun üzerine, haklı olarak sorar Vali Pilatus: Peki, gerçek nedir?
Fakat ilginç olan, sorunun yanıtını beklemeden balkona çıkar, dışarıda bekleşen Yahudi halkla konuşmak için İsa’nın yanından ayrılır.
“Gerçek nedir?” sorusu kimsesiz kalır böylece.
Sonra olaylar, İsa’nın çarmıha gerilmesiyle sonuçlanacak şekilde gelişir. Malumunuz.
Stalin mağduru Bulgakov Usta ile Margarita adlı büyük romanında, tıpkı incil yazarı Yuhanna’nın yaptığı gibi Vali Pilatus ile İsa’yı karşı karşıya getirir. İncil yazarının aksine cimri davranmaz Bulgakov, muhabbeti uzun tutarak sayfalarca konuşturur bu ikiliyi. Romanda, İsa’yı karşısına getirdiklerinde başı çatlayacakmış gibi ağrıyordur valinin… İsa’ya tapınak hakkındaki sözlerini (“Eski inanç tapınağının yıkılacağını, yerine gerçeğin yeni tapınağının yükseleceğini” söylemiştir İsa) sorarken celallenir: “Peki serseri; çarşıya gidip gerçekten, yani üzerinde hiçbir şey bilmediğin kavramdan halka söz edip kafaları bulandırmak sana mı kaldı? Gerçek dediğin nedir, ha?” (Baş ağrısı Pilatus’a “zehir içsem de kurtulsam” diye düşündürtecek derecede artmıştır artık.)
İsa, cevabına şöyle başlar: “Gerçek, her şeyden önce başının ağrımasıdır.”
Vali Pilatus ile Nasıralı İsa’nın “gerçek” hakkındaki yarım kalmış sohbetlerinin izine Francis Bacon’ın “Gerçek Üzerine” başlıklı denemesinde de rastlarız. Denemenin ilk cümlesi şöyledir: “Gerçek nedir?” diye alaycı bir şekilde sordu Pilatus ve yanıtı beklemeyecekti.
Pilatus’un yanıtı beklemeyişi alaycılığından mı yoksa baş ağrısına artık dayanamadığı için bir an önce bu yargılamayı bitirip dinlenmeye çekilmek istemesinden mi?
Pek çok sorunun yanıtını bilmediğimiz gibi, bu sorunun yanıtını bilmemiz de mümkün değil.
Fiziksel ve ruhsal acı, gerçeğin önündeki en büyük engellerden biridir. Ağrıdan kıvranıyorsunuz diyelim. Diş ya da baş ağrısı olabilir. Vücudunuzda bir kırık olabilir. Depresyonda olabilirsiniz. Bu durumdayken gerçeğin bir önemi yoktur. O anda size en iyi gelecek gerçek, ağrının dinmesidir, başka bir şey değil. Açlıktan ölmek üzereyken ya da susuzluktan diliniz damağınız kurumuşken en doğru gerçek, ekmek ve sudur. Başka bir şey değil.
Dolayısıyla gerçeğe ulaşmış olsak bile büyük ihtimalle farkında değilizdir. Çünkü ya karnımız açtır, ya başımız ağrıyordur ya da bazı ruhsal sorunlarımız perde-i zulmet gibi kapatmıştır gerçeğin üstünü.
Gerçek nedir peki? Alın size gerçek oğlu gerçek: Öleceğiz.
Ama ölmeden önce, şu tıynetsiz valiye bir beddua etmeyelim mi: Cevabını dinlemeyeceğin soruyu niye sorarsın be adam! Madem sordun, cevabı niye dinlemezsin!
Ey kerkenez, sorup da cevabı dinlemezsen sadece sen değil kimse öğrenemez gerçeği!
İş işten geçeli çok oldu sayın seyirciler. Şiirle bitirelim bari. Ne demişti Cemal Süreya, Cemal Süreya ne demişti:
“Ben sana rasladığım günlerde, hangi günlerdi onlar
Tuhaf şey bir günde değişiyor kişi
Senden öncesi öyle uzak ki anılar bile yok sanki
Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milât gibi
Ve tavukçudaki hırslı Roma Valisi
Yani Pontus Pilatus birlikte kurduğumuz İsa’ları çarmıha gerdi”
Tavukçu da yok artık, yerine otel dikildi.

Bir süredir Roni Margulies okuyorum.
Önce, çocukluğundan bildiği İstanbullu Yahudileri ve ailesini anlattığı anı-deneme kitabı Bugün Pazar Yahudiler Azar’a el attım. Keyifle okudum. Birkaç ay önce bir sahafta görüp almıştım. Zamanı gelmişti demek ki okumanın.
Çok Şeker Armud’u okumaya başladım sonra. Aynı anda birden çok kitaba çengel attığım zamanlardayım. Çok Şeker Armud, Roni’nin pandemi zamanı yazdığı polisiye öyküler. Ölümünün ardından kitaplaştırılmış. Kitaba önsöz yazan Mustafa Arslantunalı, öyküleri “cinai hiciv” olarak adlandırmayı öneriyor ki çok yerinde bir öneri bana kalırsa. Roni Margulies’in mesele ettiği bazı konular satır aralarından ama bariz biçimde gösteriyor kendini. Klasik polisiye tanımına da tam oturmuyor bu öyküler: Bazı olayları çözemiyor Komiser Muzaffer Entürk ve arkadaşı Aktar Riyazî Efendi. Bazı öykülerde işlenen cinayetlerin çözümünü, katilin kim olduğunu biz okur olarak görüyoruz, anlıyoruz ama bu muhteşem ikili bundan gafil oluyor. Bazı cinayetler ise hem biz okurlar hem de karakterler için bilinmez olarak kalıyor.
Sonra toplu şiirler kitabı Telgrafçiçeği’ne el attım ki beni asıl etkileyen de şiirleri oldu Roni’nin. Anlatımcı, açık, yalın bir şiir onunki. Sanırım yanlış olmaz böyle bir yorumda bulunmak. Hele bazı şiirleri (çoğunu desem daha doğru) hikâye okur gibi okudum. Toplu şiirlerinde yer almayan son iki kitabını henüz okumadım ama Saat Farkı ve Mağrur Olma Padişahım kitaplarını bilhassa çok sevdim. Hiç okumamış değildim şiirlerini ama böyle tabiri caizse “baştan sona” bir okuma yapmamıştım daha önce. Bir şairle uzun vakit geçirmek iyidir. Anlamaya yaklaşma ihtimalimiz doğar.
Telgrafçiçeği adına takıldım sonra. Yanlışım yoksa, kitapta hiç geçmiyor bu sözcük. Toplu şiirlerine neden bu adı vermişti? Cevabı ararken yolumuz yine Nasıralı İsa’yla kesişti, iyi mi.
Gezgin Yahudi efsanesini duydunuz mu hiç? Farklı versiyonları, nüansları var ama kafa ütülemeden, kestirmeden söyleyeyim: Çarmıh yolunda İsa ile alay eden bir Yahudi, İsa dünyaya tekrar gelene kadar yürümekle lanetlenmiştir. Gezgin ya da başıboş gezen ya da avare Yahudi…
Bir kişidir bu gezgin Yahudi ama Gezgin Yahudi efsanesi, tarih boyunca sürgünlere maruz kalan İsrailoğullarının tümünün sembolü olarak da düşünülür. Bireysel değil, kolektif bir lanettir adeta (Evet evet, şimdi onlar başka bir milleti yersiz yurtsuz bırakmak için zulmediyor. Soykırım yapıyor. Filistinlilere zulmeden İsrailoğulları… Tüm dünya izliyor, izliyoruz.)
İngilizcesi “wandering jew” idir Gezgin Yahudi’nin. İngilizce sözlüğe “wandering jew” yazdığınızda, ifadenin ikinci bir anlamı daha çıkar karşınıza: Telgrafçiçeği.
Bir süre daha okuyacağım Roni’nin yazdıklarını.
7 Mayıs 2025
Padişah uyandı. Hangi odadan çıkacağını bilmeyen sofracılar dikkatle ve korkudan gazel yaprağı gibi titreyerek bekleşiyorlardı. Belli olmuyordu padişaha, bazı sabahlar keyfi yerinde olurdu ama nadirdi bu. Ekseriyetle beş karış suratla açardı yatak odasının kapısını. Karılarından ayrı yatardı padişah. Üç yatak odasının üçünün de önünde ikişer muhafız sabaha kadar nöbet tutardı. Geceyi bu üç odadan hangisinde geçirdiğini yalnızca kapıdaki muhafızlar bilirdi. Muhafızlar özel olarak Arnavutlardan seçilmişti. Hepsi iri kıyım, kellesi kalın adamlardı. Pek konuşmazlardı. Saraydaki diğer hizmetkârlarla muhatap olmazlardı.
Ortadaki odadan çıktı bu sabah padişah. Sofracılar bunu görür görmez kahvaltı hazırlığına başladılar hemen. Çeşnicibaşı da kıpırdandı olduğu yerde, huzursuzdu. Sarayın güvenliği tamdı ama insan oğlu çiğ süt emmiştir, belli mi olur. Bir gün padişahı zehirlemek isteyen biri çıkarsa göt altına gidecek olan kendisiydi. İç çekti çeşnicibaşı. İnsanın yutacağı lokma bu kadar ağır olmamalıydı.
Yemek salonundaki fotoğraf şöyleydi: Uzun mu uzun masanın en başına oturmuştu padişah. Önüne gelen nimete tiksintiyle baktı, keyifsizdi bugün. Sayısını kimsenin tam olarak bilmediği danışmanlarından en yalaka olanı sağına oturmuştu padişahın. Onun önüne de bir tabak kondu. Kahvaltı bitmeden özel bir iki meseleyi konuştu ikisi. Sonra padişah, giyim odasına gitti. Giydirildi. Berber geldi, tıraş edildi. Artık günün ilk büyük toplantısına hazırdı.
Kötülük Komisyonu zaten iki saattir hazırol vaziyette bekliyordu padişahı. Bugün kimlerin ayağı kaydırılacak, kimlerin malına, tapusuna el konulacak, kimlerin şehadetnamesi yok hükmünde sayılacak hepsi bir bir görüşüldü, karara bağlandı.
Mebusluktan, nazırlıktan emekliye ayrılmış olan ama arpalığı kesilsin istemeyen birtakım zevat ise uyuklayarak kendi sıralarını bekliyordu sarayın koridorlarında. Sakalına ak düşmüş bu paşa eskilerinin vazifesi padişaha nasihat etmek, güya onu tenkit etmekti. Yerseniz.
Günün ikinci toplantısını Kimleri Zengin Edelim Komisyonu ile yaptı padişah. Saraya bağlılığını bildirmiş olan tüccarlara verilecek hibeler, bedavadan ucuza tahsis edilecek topraklar, ihaleler görüşüldü. Otel dikilecek ormanlar, köprüler, otoyollar, süper mega projeler hakkında malumat aldı padişah hazretleri.
Üniversitelere, devlet kurumlarına, diplomatik misyonlara atanacak zevatla ilgili karar bekleyen dosyalar vardı ama Kimleri Bedavadan Nereye Atayalım Komisyonu bugün boşuna bekleyecekti çünkü padişahın özel ulağı, onu olduğundan da sinsi gösteren yuvarlak gözlükleriyle toplantıyı böldü. Çok az kişi yapabilirdi bunu. Baş Ulak da onlardan biriydi. İşinde mahirdi doğrusu. Ahaliye yalanı gerçek, gerçeği yalan diye yutturmakta üstüne yoktu. Padişah onu pek severdi.
Uzatmayalım, günler işte böyle geçerdi.
Sorsalar, gelenekçinin önde gideniyim derdi bu çapsız padişah kendine. Fakat çok güzel bir geleneği öfkeyle yasaklamıştı daha ilk yıllarında padişahlığının. Duymuşsunuzdur, kadim bir gelenektir: Zafer ya da başarı kazandığında padişah hazretleri, sevdiği adamlarından bazıları memurdu ona hatırlatmaya: “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var.”
O adamlarına yasakladı madem, görevi biz devralalım: Mağrur olma padişahım, senden büyük halk var.
8 Mayıs 2025
Benim gibi Baydur sevenler için müjde: Baydur’un şiirleri yayımlandı. Tanıtım metninde ve kitabın arka kapağında şöyle yazıyor: “Bu kitapta tiyatro oyunları, öyküleri, denemeleri ve sinema yazılarıyla çağdaş edebiyatımızın önde gelen yazarlarından Memet Baydur’un (1951-2001) yıllar boyu bir dosya içinde biriktirdiği şiirleri ilk kez yayımlanıyor.”

Bugün başladım okumaya. Mesudum. Şiirler hakkında diyecek bir şeyim yok. Okuyabildiğim için şanslı hissediyorum kendimi. Sözcükler Yayınevi’ne ve Turgay Fişekçiye bin teşekkür. Fakat kitap hakkında diyeceğim bir iki şey var.
Her kitaba önsöz gerekmez. Hatta çoğu zaman lüzumsuz yere koyarlar, okumam bile. Fakat keşke bu kitabın bir önsözü olsaydı. Belki Baydur’u iyi bilen bir akademisyen şiirler hakkında, bu şiirlerin Memet Baydur edebiyatındaki yeri hakkında bir değerlendirme yazısı yazabilirdi. Daha iyisi, daha güzeli Sina Hanım’ın bu şiirlerin yazılma süreci ve Memet Baydur’un bu şiir dosyasıyla ilgili planları (yayımlatmayı düşünüyor muydu mesela), heyecanları hakkında, bunlara ilk elden tanıklık etmiş biri olarak bir önsöz yazması olurdu. İkisi de olmuyorsa, belki kısa bir editör sunuş yazısı olabilirdi. İyi olmaz mıydı?
Kitapta yer alan “Küpe” adlı şiirin Sombahar şiir dergisinin 25. sayısında (Eylül-Ekim 1994) yayımlandığını biliyorum. Fakat şiirin kitaptaki hali ile Sombahar’daki hali aynı değil. Birtakım farklar var. Demem o ki, işi bu kadar büyütmek zor olsa da en azından şu yapılabilirdi: Daha önce dergilerde yayımlanmış olan şiirlerin altına not düşülebilir, nerede ve ne zaman yayımlandığı belirtilebilirdi.
Fakat bunlar ayrıntı. Önemli olan biz okurların bu şiirlere kavuşmuş olması.
Kitaptan bir dize: “ölümle ilgilenmeyen ihtiyarları seviyorum”
Keşke bu kadar erken gitmeseydin moruk.
Onur Çalı
