Üzeyir Karahasanoğlu’nun Vapur Yayınlarından Aralık 2024’te çıkan romanı “Gece Hep Gece” bize Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılmış Osmanlı Devleti’nin başkenti İstanbul’dan sesleniyor. Anadolu’dan yükselen bağımsızlık hareketinden bahseden romanda, İstanbul’daki aydınların bulunduğu zor koşullar ve farklı bakış açılarına değinilmiş. Memleket meselelerini kendi istikballerinin üstünde tutanlar olduğu kadar, güce tapan, kuvvetli rüzgârın önünde saf değiştirenler de var. İki farklı ulustan, farklı koşullardan gelip İstanbul’da bir araya gelen Haluk ve Katya’nın aşkını okuyoruz. Üzeyir Karahasanoğlu’yla romanı hakkında söyleştik.

Duygu Terim

Bolşevik Devrimi’nden sonra statülerini, sınıfsal üstünlüklerini kaybeden zengin Ruslar kendilerini İstanbul’da buluyor. Romanda söylediğin gibi iki ulus da “varlık yokluk mücadelesi” içinde. Mekteb-i Sultani Muallimi Haluk, arada kalmış bir Osmanlı aydını. Anadolu’dan yükselen bağımsızlık mücadelesine içten içe destek veriyor. Şöyle diyor: “Cephedeki askerin ihtiyaçları da yüksek edebiyatla temin edilemez.” İstanbul’da çok sevdiği Tevfik Fikret’in dizelerini sık sık öğrencilerine hatırlatarak edebiyat dersi vermek onda bir vicdan azabı oluşturuyor ama belli ki cepheye gitmek de onun için uygulanabilir bir seçenek değil. Bu cümleden yola çıkarak sormak istiyorum. Edebiyat bizim hangi ihtiyacımızı gideriyor ki biz ona tutkuyla bağlanıyoruz?

Bu soruya hakkıyla cevap vermem mümkün değil sanki. Evet, edebiyat okumaları elbette başta güzellik ihtiyacımızı giderir ama sonrası pek çetrefildir ve bana kalırsa devamı felsefenin alanına da dâhildir. Ne var ki bitmez tükenmez güzellik ihtiyacını doyurmaya çalışan insanın dünyası okudukça genişler. Söz gelimi ben, edebi metinleri okudukça varlığına anlam yüklemeye çalışanlardan oldum. Belki iyi insan olmanın sırrını keşfedemedim ya da kaçırdım ama bu metinlerle sorumluluk duymayı, hatırşinaslığı öğrendim. Ha, öğrendim de başım göğe mi erdi? Güzellik ihtiyacımı bir türlü doyuramadığım gibi bir de dünyanın filanca yerindeki hadiselerden kendime pay çıkarma alışkanlığı edindim. Dolayısıyla edebiyat okumak, yükü çoğaltmak biraz da benim için. Dahası bugünün edebiyatına baktığımda edebiyat mı bizim ihtiyacımızı karşılıyor, biz mi edebiyatın ihtiyacını karşılıyoruz, emin olamıyorum doğrusu. Yine de bellektir iyi edebiyat. Unutmamak, unutmadığınla tazelenmektir. Akıp giden yıllar, boşuna mı nitelikli eseri unutturmaz? Aksine onu dünle, bugünle beslemişken gelecekle de besleyecektir. Kökü geçmişte, göverecek yaprakları gelecektedir. Bense Metin Altıok’un “Şiir insanları sevmeye yarar,” savına, edebiyatın geneli adına inanıyorum. Edebiyat, insanları sevmeye yarar!

Tarihsel roman, dönem romanı yazmanın zor olduğunu düşünüyorum. Geçmişte yaşanıp resmi tarihe girmiş bir olaylar zinciri var. Alternatif bir tarih yazımı bu anlamda mümkün değil. Yalnızca insan öğesini ortaya çıkarak sosyolojik ve psikolojik tahlillerle dönem insanlarının içlerine bakmak mümkün, senin başarıyla yaptığın gibi. Roman fikrinin nasıl ortaya çıktığını, tarihsel araştırmanın nasıl yapıldığını, tarih yazımından romanın kurgusal dünyasına nasıl geçebildiğini sormak istiyorum.

Yıllardır vefa duyduğum ve mutlaka yazmak istediğim dönemler, mekânlar ve kişiler var. Bu romanı en başta Kurtuluş Savaşı’na adamak istiyordum ama konunun içine girdikçe söylenecek yeni bir şeyin pek de mümkün olmadığını gördüm. Tekrara düşmeyi sevmem. Bu nedenle mücadelenin deniz savaşları yanını anlatayım dedim. Okumalarımı kuzeye, Karadeniz limanlarına, Sovyet Rusya’dan yapılan sevklere yoğunlaştırdıkça Beyaz Rusların hikâyelerine rastlamaya başladım. Yeterince işlenmemiş, beni büyüleyen bir dönemdi. O kadar etkilendim ki bir süre sonra Kurtuluş Savaşı’nın deniz savaşlarını da içine alan bambaşka bir hikâyeyi, bir Mütareke Dönemi romanı yazacağımı anlamıştım. Esir Şehrin İnsanları, Sodom ve Gomore gibi romanları çok sevsem de Gece Hep Gece’yi resmi tarihin kalıplarından çıkmadan yazamazdım. Hamasete, yönlendirmelere kulak asmayınca filanca devletin, filanca milletin tarihi diye bakmayınca romanın atmosferi oluştu. İnsanın tarihine baktım, kişilere yoğunlaştım. Çekilen çilelere, yapılan fedakârlıklara baktım. Zaten bu fikre ulaşmamla Gece Hep Gece doğmuştu benim için. Tabii hikâyenin merkezine Mekteb-i Sultani’yi ve Haluk’u da konuşlandırarak… Böylelikle Osmanlı’nın işgal altındaki başkentine sığınan Katya’yla Haluk’u karşı karşıya getirdim.

Dönem romanı yazmanın birtakım güçlükleri elbette var ve imkânlarınız kısıtlı, eliniz, kolunuz yeterince uzun değilse her kaynağa ulaşamıyorsunuz. Gelgelelim bu da ulaşabildiğiniz her kaynağa apayrı bir ciddiyetle, özenle bakmanızı zorunlu kılıyor. Yoksa istemez miydim, kimi özel arşivlerin benim romanım için de açılmasını? Ben de ulaşabildiğim her şeyi okudum. Sahaflardan taramalar yaptım, makaleleri didik didik ettim. Bir yerden sonra okuduklarım birbirini tekrar eden şeyler haline geldiğinde aklımda dönen hikâyeler rüyalarıma girmeye başlamıştı ki yazma faslına ağırlık verdim. Yazdıkça sürüklendim, yazdıkça sürüklendim. Gözlerimi kapamam yetiyordu Katya’yı, Haluk’u, Barones’i görmem için. Sanırım romanın sinematografik yanı da bu sayede güçlü oldu.

Romanın genel duygusunu karşıtlık olarak yorumladım. Doğu batı, özgür tutsak, romantizm realizm, en temelde de varlık yokluk. Bunlar elbette bir metni dinamik kılan, okuru okumaya devam etmesi için ateşleyen kavramlar. Bir de dil ve dil işçiliği var, bu kavramları somutlaştıran, haz veren bir okuma deneyimi sunan. Bu romanla bir Üzeyir Karahasanoğlu dili oluşturduğunu düşünüyor musun yoksa başka bir dönemi anlatan roman yazdığında, metnin arzusu doğrultusunda bu dil değişecek mi?

Gece Hep Gece’yi bir yanıyla “aydın sorunsalı” olarak değerlendiren okurlarım var. Katılırım bu düşünceye. Ne var ki Yakup Kadri’nin Yaban’daki bakışından daha farklı okuyorum dönemin aydın-halk ilişkisini. Yakup Kadri, hem yazar bakış açısı hem de kahramanı Ahmet Celal dolayısıyla Anadolu’yla ve Anadolu köylüsüyle karşı karşıyadır. Şöyle düşünür: “Anadolu halkının bir ruhu vardı; nüfuz edemedin. Bir kafası vardı; aydınlatamadın. Bir vücudu vardı; besleyemedin. Üstünde taşıdığı bir toprak vardı; işletemedin. Onu, hayvanî duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabanî ot gibi bitti. Şimdi elinde orak, buraya hasada gelmişsin! Ne ektin ki, ne biçeceksin?..”

Yakup Kadri’nin bir kalemde formüle ettiği “Aydın-köylü” ya da “aydın-halk” çatışması tek yönlüdür. Aydın; bilgisini, görgüsünü halka anlatmalıdır ki halk o gıdadan nasiplenebilsin. Haliyle köylüyü bu kadar pervasızca eleştirmesi de bu tek yönün yüzyıllar boyunca ihmal edilmesindendir. Diğer bir deyişle Osmanlı münevveri, yüzünü halka dönmediğinden bu hazin manzaranın neticesi bellidir. Fakat aydından halka giden bu tek yönlü soluk borusu, pek de sağlıklı bir düşünce olamaz. Bir kere aydının neleri başarıp da o mertebeye yükseldiğini asla açıklamaz. Dolayısıyla Yakup Kadri’nin Yaban’ındaki köylü aleyhtarlığının altında bence Türk aydınının zaten halka gidemeyecek olduğunu düşünürüm hep. Zira Ziya Gökalp “Halka Doğru” düsturu ile bu tek yönlü iletişimin mümkün olmadığını, aydının halka giderken halktan da öğrenecekleri olduğunu vurgular. Bu düşüncenin daha doğru yanları olsa da aydına atfedilen değer yine aynıdır. Bense sorunun özünde, aydınların halka ulaşamamasını değil, aydınların bu sorumluluğu duymamasının olduğunu düşünüyorum. İstisnalar olmakla beraber ne doğru düzgün bir politik hattan ne sosyal haklardan haberdardır bu kişiler. Dolayısıyla Gece Hep Gece’de anlattığım, bir aydın çatışmasının ceremesidir. İstanbul’da yaşarken hangi ülkeye sahip çıkacağına karar veremeyen kişilerdir onlar. Hâlâ Osmanlı toprağında yaşanan bir hayatları vardı ve Anadolu’da yaşananların acısını yeterince hissetmiyorlardı benliklerinde. Evet, başkentleri işgal edilmişti ama her sabah işlerine gidip akşamları evlerine dağılabiliyorlardı. İyi kötü dönüyordu hayat çarkı ve canları yanmıyordu. Daha açık bir ifadeyle henüz bıçak kemiğe dayanmamıştı. Bana kalırsa bizim aydınımız; ekseriyetle çekinik, nispeten eğitimi yetersiz, dolayısıyla bilgisi ve görgüsü kıt şahsiyetlerden oluşmaktaydı. Gece Hep Gece’de bilgisi ve görgüsüyle bir yıldız gibi parlayan Haluk’un içsel çatışmaları bundandır. Onun şahsında dönem aydınlarının kimlik ve bellek yitimidir, vurguladığım.

Çatışmaların güçlü olması, romanın gerilim ve heyecan dozunu yükseltiyor tabii. Senin bahsettiğin, benim bile isteye belirginleştirdiğim tüm bu karşıtlıklar, Gece Hep Gece için harika bir roman iklimi sağladı bana.

Romanın lirik, yer yer şiirsel olması bilinçli bir tercih tabii. Bu, Haluk’un edebiyat öğretmeni olmasından ziyade, edebiyata tutkun olmasından ötürü de gerekliydi. Dahası dil, benim imzam, yaza yaza geldiğim yer. Aynı zamanda varmak istediğim bir hayal noktası. Öyle ki adımın geçmediği metinlerde, edebiyat okurlarına “İşte, bu bir Üzeyir Karahasanoğlu cümlesi!” dedirtebilmeyi her şeyden çok isterim! Geçmişi Beklemek’te buydu arzum, Gece Hep Gece’de de bu. Elbette bir dönem romanını o dönemi yansıtan sözcüklerle çeşnilendirmek bir riskti. Bile isteye böyle yaptım, 1920’lerin Türkçesini kararında kullanmaya çalıştım.

Romanın merkezinde Mekteb-i Sultani, öğrencileri ve öğretmenleri var. Okuldan yolu geçmiş Ömer Seyfettin, Tevfik Fikret gibi yazar ve şairlere romanında selam verilmesini beslendiğin edebi geleneğe romantik bir saygı duruşu olarak gördüm. Yazar olarak kendini nerede, kimin çizgisinde görüyorsun?

Mekteb-i Sultani İstanbul’un kalbinde, işgal ordularının iştah kabarttığı bir konumda bulunuyor. Buna rağmen eğitiminden asla taviz vermeyen bir kurumdan, onun fedakâr öğretmen ve öğrencilerinden bahsediyoruz. Öyle kıymetli isimler var ki saymakla bitmez… Osmanlı’nın gösteremediği kimi tepkileri dahi gösterebilen bir irfan ocağı; çeşitli baskılara, yıldırmalara rağmen Türk bayrağını indirmeyen nadide bir kurum orası. Tevfik Fikret’se hem okulun hem yenileşen şiirimizin ruhu. Kendi başına dahi bir mektep! Özetle dönemi anlatırken bu kişilerden, yaşananlardan bahsetmemek cansız bir roman doğurmak olurdu! Neticede kendimi bir yere dâhil edeceksem o yeri, bir öğretmen ve bir yazar olarak “Haluk’un nesli”ne yakıştırırım. Bu fasılda romantikliğimi inkâr edemem.

Türlerarasılığı, bilhassa metinleraraslığı çok önemsiyorum. Bunu metnime katacağım çok boyutluluğun yanı sıra geçmişin değerlerini vurgulamak, o kişilerle anılmak ve en önemlisi kendi kökümü belirginleştirmek için de yapıyorum. Keza onlar sadece lafta değil, romanın dilinde, anlatımında, hatta hikâyesinde de varlar. Bu sayede hem Gece Hep Gece’nin kökünü hem edebiyatımın gelenek bağını oluşturuyorum.

Biliyorsun, “Metinde aşk varsa satar,” anlayışı hâkimdir popüler edebiyatta. Haluk ve Katya’nın varlık yokluk mücadelesinde birleşmiş hikâyesinin bireysel bir aşk ilişkisinden fazlasını içerdiğini, daha geniş bir düşünceye hizmet ettiğini düşünüyorum. Havai bir aşk yok çünkü aralarında, daha derin, daha köklü bir bağlanma duygusu taşıdıklarını düşünüyorum. Ne dersin?

İlmek ilmek örülen bir bağlanma hem de. Bir kere öyle büyük sorunlar yaşanıyor ki bireysel arzular mecburen ikinci planda kalıyor o dönemde. Tabii aşk kendini her zaman duyumsatıyor ve bir şekilde diğer sorunların arasından hep sıyrılıyor. Sonuçta insan, arzularının sonucu değil midir? Dahası Haluk’la Katya’nın birbirlerine teyellenen hikâyesi, neden aşka engel olsun ki? Memleketlerinin derdiyle dertlenen bu iki insanın imkânsız aşkları için de böyle düşünüyorum. Kocaman sorunların gölgesinde bile en yüce duygunun aşk olduğunu hatırlamamız harika bir çıkış yoluydu aynı zamanda.

Üzeyir Karahasanoğlu

Haluk ve öğrencisi Nahit bugünden çok şey taşıyan tartışmalara giriyor. Biri ateşli, idealist, gözü kara gençliği, diğeri atalete kapılmış aydınları temsil ediyor. Bu yönüyle gelecekte de okunacak karakterler yaratmışsın. Bugünden bakarak, esinlenerek mi oluşturdun karakterleri, tarihsel araştırmaların neticesinde rastladığın gerçekliği olan karakterler mi?

Kimi duyguların, düşüncelerin, ideallerin zamansız olduğuna inanırım. Oraları tam da bu hislerle yazdım ve iddia ediyorum, gelecekte okuyanlar da görecekler, bazı şeylerin hiç değişmediğini! Nitekim Haluk, sıradan bir öğretmen, bir aydın, bir âşık tipi değil. Bilakis roman süresince sürekli bocalayan, aklı ile kalbi arasında kalmış, gelgitli bir karakter. İstanbul’un rezilliğine anbean tanık oluyor ve dahi öğrencileri Anadolu’da verilen mücadeleyle yanıp tutuşuyor ama bir türlü o adımı atamıyor. Âşık olup ona yakıştırılan rolün dışına çıkamaması da bundan. Ezcümle roman boyunca bocaladığına, karar veremediğine tanık oluyoruz. Gece Hep Gece, bir karakterin dönüşümünü izlek edinmiş bir roman aynı zamanda.

Bir yazar, her metnine kendini dâhil etmeyebilir ama kimi özelliklerini, yaşanmışlıklarını kullanarak metne sızar. Bu kaçınılmazdır, diye düşünüyorum. Böyle bakınca Haluk’la kimi yönlerimin benzediğine katılıyorum. Ancak Andre Gide, biraz daha ileri gidip şöyle diyor: “Eser bizden çıkarken değişiyor ve hayatımızın seyrini değiştiriyor.” Haluk’un değişimi beni çok etkiledi. Yaşadıklarımdan biliyorum.

Çok yönlü edebiyatçı diye bir kavram varsa, onun içini iyi doldurduğunu düşünüyorum. Yayıncılık, edebiyat öğretmenliği, öykü, roman, röportaj. Bildiğim bütün alanlarda kalem oynatıyor, ürün kazandırıyorsun. Bunca şapka aynı anda nasıl taşınıyor hem bunu hem de önümüzdeki süreçte senden ne okuyacağız onu sormak istiyorum.

Bir yerden sonra tür ayrımı diye bir ayrılık tanımıyorum. Edebiyat sevgisi tüm ayrılıkların üstüne çıkıyor, üstesinden geliyor. Düşünsel olarak da edebiyata bir bütün olarak bakma tarafındayım. Öyle ki edebiyatın sosyolojisine, felsefesine kafa yoran yazarların edebiyatı her yönüyle içselleştirdikleri malum. Edebiyatın neliğini, niteliğini, izleğini, iç yüzünü sorgulayan edebiyatçıları tenzih ederim ancak iyi edebiyat eseri, yazılmasıyla tüketilebilen ticari bir ürün değil! Dolayısıyla aklımın erdiği, gücümün yettiği ölçüde bütüne bakıyorum. Bazen “Edebiyatla hemhâl oldum” bazense “Edebiyattan ibaretim,” demem bundan. Hangisi daha doğrudur bilmiyorum ama hep daha iyisi için koşturacağımdan eminim.

Duygu, şartlar ne gösterir bilemem ama öyküler, romanlar sürüyor. Kimi yazıldı, kimi yazılıyor, kimi dönüp duruyor aklımda. Gönlümden geçense bir öykü, bir roman sırasıyla gitmek, aralara denemeler serpiştirmek. Yine de hayat sürprizlerle dolu!