Sait Faik sağcı mıdır? Teorik olarak dünyada “gerçek solculuktan” saparak sağcı olmakla suçlanmamış (Karl Marks dahil) hiç kimse kalmadığına emin olsam da Sait Faik hakkında böyle bir suçlama duymadım bugüne dek. 1940’ta “Çelme” öyküsü üzerinden halkı askerlikten soğutma suçlamasıyla yargılandığını, “Medar-ı Maişet Motoru” adlı romanının Bakanlar Kurulu kararıyla, büyük ihtimalle de toprak reformu iması içerdiği gerekçesiyle toplatıldığını biliyoruz.

Sait Faik ve Nâzım Hikmet

Geçenlerde değersiz vaktimi sosyal medyada çarçur ederken karşıma Sait Faik hakkında ilginç bir tweet çıktı. İliştirilmiş fotoda bir gazete kupürü, Faik’in ilk kitabı hakkında ağır bir eleştiri. Semaver henüz yayınlanmış, sene 1936:

“İlk hikâyenin ismi: Semaver. Hemen okumaya başladım. Ve doğrusunu isterseniz bir iki satır sonra, genç imzaya karşı daha önceden duyduğum alaka çoğaldı. Nasıl çoğalmasın ki, ‘Semaver’ hikâyesinin kahramanı bir işçiydi. Âlâ, dedim kendi kendime, genç muharrir bizim yeni bir Sabahattin Ali’miz, İsmet Hüsnü’müz, Kemal Tahir’imiz olacak.

Fakat okumakta biraz daha devam edince, hikâyenin bir Amerikan mizah muharririnden adapte edilip edilmediğinden şüpheye düştüm. Baktım böyle bir kayıt yok. Muharrir bize Türkiye’de yaşayan bir Türk işçisini ve anasını anlatmak istiyor. Ama ne çare ki, istemek her zaman becerebilmek değildir.

Genç hikayecide de böyle olmuş. Anasının namaz seccadesinde takla atan, anasıyla sabahları yatakta al takke ver külah şaka eden, semaverine bağlı bir işçi tipi! Uydurmuş genç üstat. Türk işçisi, yalnız Türk işçisi değil, Amerikan terbiyesi almış bazı delikanlılar müstesna, herhangi bir Türkiyeli bile, dindar da olsa, dinsiz de olsa, anası namaz kılarken takla atmaz ve anasıyla yatakta o çeşit şakalaşmaz. Bu olsa olsa komik Zigoto’nun yaptığı marifetlerdendir.

Diyeceksiniz ki: “Canım, hikâyede yalnız bu yok ya!”

Hayır, hikâyede yalnız bu, bir de bir semaver var. Şu bildiğimiz çay semaveri ve bir de günün birinde ihtiyar ananın ecel-i mevuduyla ölüvermesi… İşte o kadar.

Kitabın ismi bile bu birinci hikâyeden alındığına göre muharrirce en beğenileni bu yazıdır. Gerisini varın siz kıyas edin.

Bu yazıyı bir edebi tenkit kastıyla yazmıyorum. Sadece bu vesileyle, yazıcı olmak cesaretini ve inancını gösteren gençlere, cesaret ve inancın, hatta okumuş olmanın bile kâfi gelmediğini, iyi bir yazıcı olmak için biraz da memleketi bilmek, edebiyatı ciddiye almak icap ettiğini söylemek istiyorum.”[1]

Eleştiriyi ilginç kılan, argümanlardan daha çok, kimden geldiği. Günümüz şartlarında sert ve alaycı bulunabilecek, belki de cici çocuk olma baskısının oto sansürüyle yayınlanmayacak bu satırları yazan kişi Nâzım Hikmet. Bu beni oldukça şaşırttı çünkü kafamda, neden bilmem, küçük yaşlardan itibaren flu bir şekilde oluşmuş halde bulunan sağcı / solcu çizelgesinde Nâzım Hikmet ile Sait Faik aynı gruba mensup görünüyordu. Aynı kabilenin adamları da birbirine kurşun sıkmayacağından… Allah Allah dedim. Şaşkınlığımın bir sebebi de, bugüne dek Sait Faik hakkında olumsuz konuşan tek bir kişiye bile rast gelmemiş oluşumdu. Hemen Google’a girip araştırmaya başladım. Ve gördüm ki, Semaver’ini edebi eser saymadığından olacak, edebi tenkide bile layık bulmadığı Faik’i, ilk tanışmanın yanlış izlenimini sildikten sonra sevmiş Nâzım Hikmet. Nitekim yıllar sonra şöyle demiş:

“Ben Sait Faik’i çok severim. Bizim büyük hikâyecilerimizden biridir. Büyük hikâyeci, büyük şair. Bazen bedbindir, bazen ümitsizliğe kapılır. Fakat çok namuslu insan, memleketini çok seven insan… Ve belki de bedbinliği, ümitsizliği çıkar yol görmemesinden ileri geliyor. Hâlbuki çıkar yol var tabii. Velhasıl büyük bir hikâyeci, büyük bir şair.”[2]

Edebiyatından çok karakterinden bahsediyor sanki üstat. Yoksa bu ikisi ayrılamaz mı? Neyse. Sait Faik ise ona daima hayranlık duyacaktır. Nâzım Hikmet neden böyle soğumuştu Semaver’den ve bu tarz yazacakların eline kalem bile almaması gerektiği yönünde bir gözdağıyla bitirmişti yazısını? İşçi hikayesi olarak başladığı okumayla bir anda yükselen beklentisi, takip eden düşüşün şiddetini arttırmıştı kuşkusuz. Belki de işçilerden bu şekilde bahsetmek, hiç bahsetmemekten daha fena bir günahtı onun gözünde.

Efser Berk, Sait Faik, Münevver Andaç, Peride Celal ve Nâzım Hikmet Burgazada’da. (Fotoğraf: Vedat Günyol)

Argümanlarına bakalım. Fabrika işçisi çocuğun resmedilişini, onun annesiyle ilişkisini gerçekçi bulmamış. “Uydurmuş,” diyor. “Anasıyla yatakta o şekil şakalaşmaz.” Acaba? Belki bu işçi, o şekilde şakalaşıyor. Hikmet’in bir sanat eserinden beklentisi, mensubu olduğu sosyalist (toplumcu) gerçekçi sanat anlayışının kurallarına uymak ise, Faik’in bu öyküde işçiyi anlatması ilk planda Hikmet’i ümitlendirmiş olmalı. Çiçek böcek değil, işçi. Tamam, doğru konu. Ama sonra canı sıkılıyor üstadın. Şöyle diyor: “Semaverine bağlı bir işçi tipi!” İşçi bir tip olarak, bir sınıfı güzelce temsil eden bir tip olarak anlatılmalı herhalde. İstisnai olan değil, grubu temsil eden. İşçi birey, bugün övgü manasında kullanıldığı şekliyle “karakter,” diğer işçilerden ayrılan, kendine mahsus bir işçi ihtimali henüz piyasada yok demek ki. Öyküde bir işçi varsa, işçi tipi olarak var.

Okuduğunu gerçekçi bulmamış zira anlatılan bir Türk’ten çok Amerikalıya benziyormuş. İşçi Ali’nin annesiyle şakalaşması, bu da yetmezmiş gibi işçi olduğu halde, biraz spekülasyon yaparsak, kendisini sömürenlere karşı nefret dolu olması gerekirken hayatından memnun görünmesi Hikmet’i rahatsız etmiş olmalı. Faik’in işçiyi “gerçekçi” bir şekilde sunmasını, onun sınıfsal ekonomik sömürü sebebiyle sorunlar yaşadığını göstermesini ve hikâyenin sonuna, bu sorunların sınıf bilinciyle, sosyalist uyanışa doğru bir hamleyle çözüleceğine dair bir umut işareti bırakmasını bekliyordu o halde.

Yani Sait Faik’in Türkçeyi kullanma becerisi, atmosfer kurulumu, sıra dışı ana oğul ilişkisinden devşirdiği duyguları, hikâye aktarımı vs. yeterli gelmiyor Hikmet’e. Nesne olan semaverden başka bir şey bulamamış. Halbuki semaver, sömürüsüz bir üretimi, hakça, adilane bir düzeni temsil ediyor hikâyede. Evde kaynıyor, mutluluk üretiyor. Öykünün toplumsal okuması da eksik değil aslında. Yazar öykünün daha en başında şöyle demiş: “Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler?”[3] Yani diğer işçi aileleri mutsuz, tozpembe bir toplum resmi yok, başkaları takla atmıyor, yalnız Ali atıyor ey Eleştirmen, hemen kızma. Biraz sonra da şu var: “Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.” İşte, daha ne kadar açık yazsın? Semaveri gerçek bir fabrikadan ayıran şey onda ıstırap, grev ve patron olmaması ise, bu öykünün Hikmet’in kriterlerine çok da uzak düşmemesi gerekir. Fakat yine de yetmemiş demek ki üstada. Diğer hikayeleri okumamış bile. Notunu vermiş. Bugün de pek yaygın kullanılan bir eleme metodunu aklıma getirdi bu benim. Bütün şıkları doğru işaretlemediğinde geçemediğin bir sınav gibi, “Hımm, o zaman sağcısın.” 100 ya da 0.

Sait Faik bu eleştiriden faydalandığını, Hikmet’e hak verdiğini söylemiş çevresindekilere. Yani daha sonra fabrika, işçi gibi konulara mümkün olduğunca temas etmemiş. Orhan Kemal’i bu mevzuları yakından bildiği, kişileri tanıdığı için başarılı bulduğunu, diğer işçi öyküleri yazanların ise yapmacıklıktan kurtulamadıklarını söylüyor.[4]

Sait Faik sağcı mıdır? Teorik olarak dünyada “gerçek solculuktan” saparak sağcı olmakla suçlanmamış (Karl Marks dahil) hiç kimse kalmadığına emin olsam da, en azından pratikte, Sait Faik hakkında böyle bir suçlama duymadım bugüne dek.[5] 1940’ta “Çelme” öyküsü üzerinden halkı askerlikten soğutma suçlamasıyla yargılandığını, Medar-ı Maişet Motoru adlı romanının Bakanlar Kurulu kararıyla, büyük ihtimalle de toprak reformu iması içerdiği gerekçesiyle toplatıldığını biliyoruz.[6] Devletin hışmına solcularla birlikte bolca muhatap olmuş, Türkçesi, sıra dayağı öğünü için solcularla birlikte tabldot sırasına girmiş bir isim yani.

Kendisi ne diyor bu hususta? Sait Faik, 1951’de sosyalist dergi Yeryüzü’nün soruşturmasına şöyle yanıt verir:

“Sanatkârın, hiç olmazsa bugünkü sanatkârın vazifesi, kendi yurdunda işsizlikle, dilencilikle, haksızlıkla, istismarcılıkla mücadeledir. (…) Şimdi kalkıp buna, bu realiteye bir konu bulsam da yazsam yiyeceğim damga ola ki komünisttir. Halbuki ne siyasetten anlarım, ne komünizmden çakarım.”[7]

Benim fikrim sorulacak olursa, onu toplumumuzda pek nadir görülen bir tür olarak, “birey” kategorisine sokabilirim daha çok. Bugün küfür niyetine sarf edilen “liberal” kelimesini ise anmak istemiyorum şimdilik. Faik sürülerden bir sürüye ait değildir. Ne özel ne de edebi yaşamında, akımların, ideolojilerin, grupların insanı olmamıştır. Kendi sesiyle yazar, kendi tarzıyla yaşar. Yoksullara, işçilere, kural tanımazlara yakın olsa da sistematik bir düşüncenin ya da toplumsal bir aktivizmin taşıyıcısı değildir. Onda insan ve özgürlük en önemli yeri tutar.

Lakin bu nevi şahsına münhasır hali, özgürlüğü, Peyami Safa’nın kindar ve itici personasından korumaz onu. Ne diyor Safa: “Sait Faik’i solculuğun dibine kadar yuvarlanmaktan kurtarmak için yaptığım gayretlerim, evimde, Beyoğlu lokallerinde, hatta sokaklarda gece yarılarına kadar saatlerce süren telkin ve irşadların hiçbiri fayda vermedi. Bedbaht arkadaş yuvarlandığı yerde kaldı ve öldü!”[8]

Yani tam olarak onun gibi değilsen, seni karşı tarafın genel pejoratif etiketiyle damgalama huyu iki tarafta da var: “Hımm, öyle mi, o zaman solcusun.”

Bugün sağcısıyla, solcusuyla, İslamcısı ve seküleriyle herkesin sevdiği, okul kitaplarından fanzinlere kadar her yerde görünen Sait Faik’e bile bir zamanlar bu açıdan yaklaşıldığını görünce, bu sağcılık solculuk konusunu düşünmeye başladım. Bilirsiniz bir şeye zihninizde yer açtığınızda algılarınız o tarafa doğru keskinleşir. Her yerde karşınıza o konu çıkar. Bir ayakkabı alırsınız ve her yerde aynı ayakkabıyı giymiş insanlar gözünüze çarpar. Meğer ne çokmuş bu model, diye hayretler içinde kalırsınız. Ben de sosyal medyada, yazılarda ve günlük hayatta sağcı, solcu kelimelerinin ne kadar bol kepçe, önü arkası düşünülmeden kullanıldığını görmeye başladım. Ben bile ne kadar sık sağcı, solcu diyormuşum diye kendime şaşırdım.

İyi de nedir bunlar, en geniş anlamıyla nedir solculuk? Wikipedia şöyle diyor: “Solculuk, genellikle bir bütün olarak toplumsal hiyerarşiye veya belirli toplumsal hiyerarşilere karşı çıkarak, toplumsal eşitlik ve eşitlikçiliği destekleyen ve bunu sağlamaya çalışan siyasi ideolojiler yelpazesidir.” Toplumsal hiyerarşi nedir, kim bu yükseklik alçaklığın mukimleri diye sorduğumuzda zengin, yoksul, işçi, patron, yönetici ve tebaa geliyor akla ilk etapta. Sait Faik bu ayrımların karşısında bir insan. Onun gözünde yoksul balıkçı, zengin fabrikatörden; kılıksız memur, Mercedesli bakandan daha şerefli hatta. Bu bakımdan, örgütlü bir komünist olmasa da Faik’in solcu sayılmaması için bir neden yok.

Sağcılık ise Wikipedia’ya göre basitçe, tam tersinden, şöyle tanımlanıyor: “Sağcılık, toplumsal hiyerarşiyi veya toplumsal eşitsizliği kabul eden veya destekleyen siyasal duruş veya etkinliktir. Toplumsal eşitsizlik, sağcılar tarafından; ya milletsel/ırksal farklılıklardan, ya dini ve inançsal farklılıklardan, ya kültürel ve sosyal farklılıklardan ya da piyasa ekonomisindeki rekabetten kaynaklandığı için kaçınılmaz, doğal, normal veya cazip bulunur.”

Sait Faik böyle eşitsizliklere, farklara inanmıyor dedik. Ama şeytanın avukatlığını yapacağım ya, belki bir kulp bulabilirim umuduyla, aklıma onun meşhur “Sivriada Geceleri” öyküsü geliyor. Orada herkes çalışırken hikâye anlatan birisi olarak düşler kendisini anlatıcı:

“Dünyanın yaradılışındaydım şimdi, insanın ilk zamanlarını yaşıyorduk. Onlar avlıyorlardı, ateş yakıyorlardı. Ben martıya ait bir mersiye yazmış ateşin karşısında okumak üzereydim. Bütün kabile halkı bana kızmıştı.

– Bu herif çalışmayacak mı? Oturup kayalara düşünecek mi? Martı ölmüş. Onu seyredip bize masal mı anlatacak?”

Bu bir hiyerarşi sayılmasa da, çünkü sanatçı ile balıkçı arasında bir üstünlük yoktur, bir farklılık, iş bölümü vardır zikredilen toplumda. Birisi somut işlerde çalışır, birisi de sanat üretir ama tabii sanatın değeri, karın doyurmadığı için spekülatiftir. Bütün gün av peşinde elinde mızrak, kıçında yaprak taban tepen, balık vursun diye olta başında beklemekten deve gibi hörgüç çıkarmış, yani “çalışan” kişinin ölü martıya üzülecek duyarlılığı da gelişmez, oturup ona mersiye yazacak vakti de yoktur. Ama akşam ateşin başına oturulduğunda, o martıya yazılan şiiri ya da hikâyeyi dinlemek, biraz alıştıktan sonra emekçilerin hoşuna gidecektir. Sanatçı da böylece toplumsal iş bölümünde gerekli bir parça olarak yerini alır. Yani böyle ümit eder Faik.

Sait Faik’i bu hikayedeki kişiye benzetemez miyiz? Daha doğrusu kendisi, kendisini bu masalcıya mı benzetiyordu? Ne de olsa, fabrikalarda İşçi Ali’ler ter dökerken, o hayatı boyunca klasik bir işte çalışmamış, para kazanmamıştır. Tüccar babasının aldığı Burgaz Adası’ndaki köşkte ve Nişantaşı’ndaki apartmanda, annesinin ona verdiği harçlıkla yaşamıştır. Kitapları satmasa da, canı nasıl isterse öyle yazacak, istemezse de hiçbir şey yazmayacak özgürlüğü vardır. Bu bakımdan bizzat bir emekçi olmaması, hatta başkalarının emeklerini biriktirerek zenginleşmiş bir adamın servetinden faydalanması, sağcılık solculuk meselesinde nereye oturur, böyle bir maddi güvencesi olmasa acaba yine de Sait Faik olabilir miydi, diye düşünürken, kafam buna benzer aforoz paratoneri sorularla meşgulken, tam da denk gelir ya, akşam koltuğa uzun oturdum ve Bir Zamanlar Hollywood’da filmini açtım. Daha önce üç kez izlediğim, bana tuhaf bir huzur veren bu filmin de sağcılık/solculuk konusuyla yakından ilgili olduğunu görmek şaşırtıcıydı. Daha önce bu açıdan değerlendirmemiştim ama değerlendirmem gerekirdi tabii ki. Her şey sağcılık/solculukla ilişkilendirilmeli değil midir? İsmet Özel’in şu dizelerini yıllar önce okumadık mı?

“Sağcı mı solcu mu olduğu sorusuna cevap verdi
Seken bir kurşun kadar
Kurşunî bir kış denizi kadar bile

Taraf tutmayan ölüm.”[9]

Aslında ölüm bile siyasi konjonktüre göre taraf tutar ve sağcısı, solcusu vardır ama biz filme dönelim.

Bir Zamanlar Hollywood’da…

Quentin Tarantino bu son filminde iki adamın hikayesini merkeze alarak bize, çocukluğunun Hollywood’unu anlatır. Birinci karakterimiz bir zamanlar epey tanınan bir aktörken değişen zamanlara ayak uyduramadığından ve şöhretin ağırlığını taşıyamadığından kariyeri yokuş aşağı giden Rick Dalton (Leonardo DiCaprio). Artık esas oğlan rollerinden düşmüş, yıldızı yükselen yeni nesil başrollerin dayak attığı kötü adamı oynamaya başlamıştır Rick. Başka bir deyişle, yeni yıldızların kariyerlerinde yükselebilmesi için altlarına basamak yapılır. Onlar yükselirken, hiyerarşi gereği, Rick alçalır.

İkinci karakterimiz de Rick’in dublörü, asistanı ve arkadaşı Cliff Booth’dur (Brad Pitt). Cliff’in kariyeri de dibe inmiştir. Karısını bir tekne gezisinde “kazara” öldürünce sektörden biraz uzaklaştırılmış, daha sonra bir filmin set arkasında, böbürlenip duran Bruce Lee’nin boydan fotoğrafını araba kaportasına çekerek madara edince de, başrolü sakatlamak gibi bir günaha yeltendiği için artık sinema setlerinde iş bulması neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Hikâye açıldığında Rick’in antenini tamir eden, onun şoförlüğünü yapan yardımcısıdır.

Filmin başlarında, ikilinin konuk olduğu bir röportaj sırasında Rick, dublörün görevini teknik açıdan güzelce açıklar. Başrol attan düşerse çalışamaz ve başrolün muadili yoktur. Yerine biri bulunamaz. Çekimler durur, herkes durur, kimse para alamaz, bu koca üretim makinesi başrole bağlıdır, ona bir şey olmamalıdır. O yüzden tehlikeli sahneleri dublör canlandırır. Diğer yandan dublöre bir şey olsa bile başka bir dublör görevi devralabilir. Yani mesele üretimin, Semaver hikayesine benzetirsek fabrikanın tüten bacasının durmamasıdır, başrolün canının yanıp yanmaması değil. Bu iş bölümü, iki karaktere göre de makuldür, mantıklıdır. Buna itiraz etmeyi düşünmezler, yerlerinden memnun olmadıklarına dair bir işaret görmeyiz yüzlerinden. Gerçekten filmin devamında, bu iki arkadaş, hiyerarşide yerleri çok farklı olsa da birbirlerine saygı duyarak, yerlerini kabullenmiş şekilde yaşarlar.

Aslında net bir sınıf ayrımı vardır ortada. Rick havuzlu lüks villasında, Cliff ise şehrin kenarında, bir boş arazideki karavanında yaşar. Cliff ölüm tehlikesini göze alarak riskli sahnelerde oynarken paranın ve şöhretin sahibi her zaman Rick olmuştur. Cliff burada bir eşitsizlik görüp patronuna karşı sınıfsal bir kin besler mi? Hayır, aksine onun çıkarlarını çoğu zaman ondan daha çok düşünür. İtalya’da kariyerini tekrar diriltme ihtimali belirdiğinde onu teşvik eder, Rick Meksikalı işçilerin önünde ağlayınca onu uyarır ve maço imajını koruması için güneş gözlüğünü ona verir. Son sahnedeki saldırıda da işin çoğunu gene o halleder, saldırganların ikisini öldürür, birini yaralar ve kendisi de kalçasından bıçaklanır. Cliff ambülansla kaldırılırken Rick komşularıyla yeni kariyer fırsatları için sosyalleşmek üzere yan villaya konuk olacaktır. Bu eşitsizliğe rağmen aralarında gerçek bir dostluk duygusu oluştuğuna şahit oluruz çeşitli sahnelerde. Akşam yan yana pizza yiyip bira içerek film izlerlerken, havada patron işçi gerilimi duyulmaz.

Peki Rick, çalışmadan Cliff’in emeğini sömürerek geçinen bir tür rantiye midir? Hayır. Rick’in ne iş yaptığını, kariyerinin zorluklarını ve iş mücadelesini sette kötü adamı oynarken çok içeriden görme şansımız olur. İlk performansında konsantre olamaz. Repliklerini unutunca karavanına gider, sinirinden ortalığı dağıtır. Muazzam bir psikolojik baskı altındadır. Onu alkolizme doğru iten de bu baskıdır. “Tekrar repliklerini unutursan,” der aynadaki yansımasına, “akşam eve gidince kafana bir kurşun sıkacağım.” Belki sıkacaktır da. Fakat buna gerek kalmaz, muhteşem bir oyun çıkarır ikinci bölümde. Oyunculuk sanatını yakından gösterir bize burada Tarantino. Bu bakımdan Rick’i, Sait Faik’in hikayesindeki sanatçıya benzetebiliriz. Somut bir üretimi yoktur. Belki Cliff gibi çatıda anten tamir etmez, arabayla köprülerden tehlikeli atlayışlar yapmaz ama sanat üretir. Bir iş bölümü söz konusudur. İki tarafın da faydasına, iki tarafın da memnun olduğu bir düzen.

Filmin kötülerine geliyor sıra: Charles Manson ve çetesi. Başroldeki iki karakter tarafından sıklıkla ve dünyadaki en ağır küfürmüşçesine “hippiler” diye nitelenen bu gençler, 1969 yılında, çöplerden beslenerek, küçük hırsızlıklar yaparak, uyuşturucu satarak, eskiden western filmlerin çekildiği, yaşadıkları çiftlikte ziyaretçilere at gezisi yaptırarak komünal bir hayat sürmektedirler. Grubun lideri Charles Manson’dır, çevresindekiler çoğunlukla reşitlik sınırında genç kadınlardan oluşur. Siyahlarla beyazlar arasında bir ırk savaşı çıkacağına inanan Charles Manson’ın yeniden dünyaya gelmiş İsa olduğuna inanırlar. Bu savaşı öne almak için sansasyonel cinayetler işleyeceklerdir. Rick Dalton’ın yan komşusu olan, o günlerin en popüler yönetmenlerinden Roman Polanski ve eşi Sharon Tate hedeflerindedir. Gerçekte sekiz buçuk aylık hamileyken, karnındaki bebekle birlikte vahşice katledilen Tate, Tarantino’nun film evreninde kılına zarar gelmeden yaşamına devam eder. Soysuzlar Çetesi filminde Hitler’i nasıl telef ettiyse, Tarantino bir kez daha alternatif bir tarih yaratır sinemasıyla, saldırganların hakkından Rick ve Cliff gelir.

Hippilere film boyunca küçümsemeyle bakılır. Özellikle Rick onları ilaçlanarak yok edilmesi gereken hamamböceğinden farksız görmektedir. Arabasına otostopçu olarak aldığı hippi kızlardan biriyle hoş bir çekim yakalayan Cliff bile, onları birleştiren özgür ruhlarına ve müesses nizam karşıtlığına rağmen, hippi kelimesini aşağılayarak, hakaret edercesine telaffuz eder her defasında.

Hippilere göre de başkarakterler ve onların ait olduğu sınıf kan emici, zararlı kapitalistlerdir. Sınıf çatışması filmde, dramatik çatışmayla birlikte, Cliff ile Rick arasında değil, hippiler ile diğerleri arasında kurulur. Yani kapitalist toplumsal hiyerarşide yeri aşağıda olanlarla yukarıda olanlar arasında değil, çalışanlarla ile çalışmayanlar arasında. Başka bir deyişle kapitalizmin içindekilerle dışındakiler arasında.

Hippilerin üretim sürecinin bir parçası olmamaları, tarikatlaşıp cinayet işlemeseler bile, başlı başına bir toplumsal tehdit olarak algılanır karakterler tarafından. Başıboş sokak hayvanları gibi gruplaşmış yürürken görürüz onları ilkin. Tarantino’nun kamerası onları egzotik, güzel ancak tehlikeli hayvanlar şeklinde çeker. Çöp tenekelerini karıştıran, kaldırımlarda yalın ayak dolaşan genç ve güzel kızlar, cazibeleriyle birlikte yırtıcı bir tekinsizlik havası da taşırlar. Cliff kendisine oral seks yapmayı teklif eden genç kızı reşit olmadığı için reddettikten sonra, Manson ailesi olarak kaldıkları çiftliğin sahibi hakkında sorular sorar. Eski güzel günlerde, bolca western filmi çekilirken Cliff de orada dublörlük yapmıştır, adamı tanımaktadır. Hippilerin mülkün sahibine bir şey yaptıklarından ya da ondan faydalandıklarından şüphelenir. Gitgide yükselen bir gerilim grafiğinin sonunda ihtiyara ulaşıp konuşmayı başardığında, her şeyin yolunda olduğuna kolayca ikna olmaz. Hippiler senden faydalanıyor mu, diye tekrar tekrar sorar. Onların bedavadan geçinmeleri, kira ödemeden orada kalmaları, adama zarar vermemiş olsalar dahi Cliff’i rahatsız etmektedir adeta.

Cliff’de zenginlere karşı bir sınıf kini olmadığını söylemiştik. Ama hippilere karşı bir kin güttüğünü görebiliriz. Hippilerde de şüpheye yer bırakmayacak kadar kesif bir kin vardır. Cliff çiftliğe girdiği andan itibaren düşman topraklarına adım attığı ona hissettirilir. Sonunda bir gece baskınıyla zenginlerin kendilerini en güvende hissettikleri evlerine, yani bir bakıma mülkiyet kavramlarına saldıracaklardır. Kanlı bir devrimin, bir sınıf savaşının, olabilecek en lümpen ve vahşi yorumunu seçip filme almasıyla, Tarantino safını belli eder aslında. Yine de, usta bir hikâye anlatıcısı olarak, hippilere de derinlik katmıştır. Onun imza diyaloglarından birine hippiler saldırı öncesi arabada beklerken şahit oluruz. Bir karakter, hepsinin televizyon izleyerek büyüdüğünü ve televizyonun şiddet, cinayet demek olduğunu anlatır. Onlar da şimdi, kendilerini cinayet fikriyle tanıştıran sinema seçkinlerini, onlardan öğrendikleri yöntemle öldürmeye gelmişlerdir. Bu bir çeşit ahlaki meşrulaştırma ifadesidir ve güzeldir çünkü bir miktar doğrudur.

Tarantino’nun ustalıkla hazırladığı final sahnesinde, film boyunca Çehov’un tüfeği misali duvara asılı olduğu bize gösterilmiş alev makinası, askeri disiplinle eğitilmiş pitbull ve Bruce Lee pataklayan Cliff Booth gibi silahlar sırayla duvardan indirilir, gerilim yatırımı gişede tahsil edilerek kullanılır.

Bu aşırı derecede vahşi görüntülerden aldığım hazzın kaynağı nedir, diye düşündüğümde, elbette Sharon Tate ve karnındaki bebeğin kurtarılması ahlaki ve yüzeysel olarak ilk aklıma gelen sebep oluyor. Toplumsal havsalada hâlâ trajik bir yer tutan bu olay, alternatif bir tarih yazımıyla seyircide iki türlü etki yaratıyor. Hem masumların kurtulmasıyla rahatlıyoruz hem de bu genç kadın öldürülmese ne kadar mutlu olabilirdi, yani aslında kaybedilen, katledilen neydi görerek hüzünleniyoruz. Fakat filmin masum meleği Tate’i kurtarmanın ötesinde, finalde haddini aşmış bir grup serseriye hadleri bildiriliyor. “Hippiler” başkasının evine girmenin, onlara saldırmanın cezasını çekiyorlar. Cezalandırma işi uzadıkça, abartıldıkça, “cezalandırma pornografisine” benzer bir şeye dönüşüyor sonunda sahne. Sağ kalan son hippi kız alev makinasıyla kızartılırken izleyici olarak kahkahalar atıyoruz ama artık bu, çok da masum olmayan bir kahkaha.

Kötülerin mahvolduğu, iyilerin kazandığı bu klasik film yapısı, 1970’lerden sonra değişen Hollywood’un eski kalıplarını tekrar ediyor ve bu açıdan da nostaljik, yani değişimi reddediyor. Filmin tamamı da zaten bu perspektiften okunabilir. Kayıp estetiğe, eski Hollywood’a, erkeklerin erkek, kadınların kadın gibi olduğu, filmlerin filme benzediği, “eski güzel zamanlara” yakılan bir ağıt.

Peki bu film sağcı mı? Wikipedia tanımını hatırlayalım: “Sağcılık, toplumsal hiyerarşiyi veya toplumsal eşitsizliği kabul eden veya destekleyen siyasal duruş veya etkinliktir. Toplumsal eşitsizlik, sağcılar tarafından; ya milletsel/ırksal farklılıklardan, ya dini ve inançsal farklılıklardan, ya kültürel ve sosyal farklılıklardan ya da piyasa ekonomisindeki rekabetten kaynaklandığı için kaçınılmaz, doğal, normal veya cazip bulunur.”

Dramatik grafik çizgisi, hiyerarşi içinde herkesin yerini bildiği ve yerinden memnun olduğu bir saadet düzleminde hareketine başlıyor. Bu düzeni bozacak iki tehdit var, ilki yeni Hollywood’un hippi zıpçıktıları. Bunlar Rick Dalton’u tahtından indiriyor, yan rollere kaydırıyor. Tuhaf hareketlerle kostümcü kıza talimat veren yönetmen, Rick’e hippivari bir ceket giydirmesini istiyor. Asyalı Bruce Lee başrol oluyor. Yani ırksal ve kültürel bir değişim var.

İkinci tehdit, Manson ailesinin hippileri. Bunlar da Rick’in evini basmak, onu beraberinde bir fetih ganimeti gibi getirdiği karısıyla birlikte öldürmek istiyorlar. Çatışma Rick’in kariyeri ve yaşam hakkı, yani genel bekası üzerinden işleniyor. Finalde ise eski saadet düzenini tehdit eden unsurlar bertaraf ediliyor ve yeni bir saadet düzenine geçiliyor. Çember tamamlanıyor. Rick yeni Hollywood’un parlayan yıldızı Polanski’nin villasına davet ediliyor. En son sahnede Rick’in bir sigara reklamında oynayarak kapitalizm içinde önemli/kazançlı bir görev ifa etmeye devam ettiğini görüyoruz. Bu bize bir şeyi daha hatırlatıyor: Bu film, Rick Dalton’ın filmi. İşin çoğunu Cliff halletmiş olsa bile, karıştırılmasın, yıldız her zaman Rick.

Tarantino burada kurulu düzeni savunması, hiyerarşik yapıyı doğal göstermesi, değişime karşı çıkması, kadınları stereotipleştirmesi ve beyaz erkek üstünlüğüne dair kalıpları tekrarlamasıyla, Bir Zamanlar Hollywood’u sağcı bir film olarak çekmiş diyebiliriz.

Hollywood zaten sağcı değil midir? Amerikan Rüyası’nın görsel İncil’i olan filmleriyle, bu düzenin en büyük savunucusu, hiyerarşinin destekçisi değil midir? Hiyerarşi esastır çünkü orada. Film demek, yıldızlar demektir. Bir yıldız oyuncunun altında onun şöhretini büyütmek için çalışan set işçisi, makyöz, kostümcü, dublör, şoför, ışıkçı, vs yüz tane ismi bilinmeyen emekçi bulunur. Hepsinin toplamından fazla parayı görece en az yorulan bu yıldız kazanır. Diğerleri karavanlarda, gettolarda sürünürken o havuzlu villasında margaritasını yudumlayarak keyif çatar. Fakat, diyor Tarantino, o yıldız olmasa, o dublörler de aç kalırdı. Herkes yerinden memnun olmalı. Bu düzeni bozarsak, hiçbir şey üretmeyen hippiler gelir ve hepimizi keser.

Acaba haklı mı? Biraz rakamlara bakalım önce. Film için 90 milyon dolar prodüksiyona, yani üretime ve 110 milyon da pazarlamaya harcanmış. Reklama malın kendisinden fazla para harcanmasından bahsetmeyeceğim. Kazanılan para ise dünya çapındaki gösterimler, kiralamalar vs. ile, 400 milyon dolar civarında. Gelirin %62’si Amerika dışından.[10][11] Normalde bu gelirin çoğu yapımcılara gider. En çok parayı, sermayeyi koyan kazanır. Sonra yönetmen ve yıldızlar gelir ve en ufak kırıntılar da sinema emekçisi diyebileceğimiz kamera asistanları, ışıkçılar, set işçileri gibi kişilere düşer. Burada ise Tarantino, Sony yapım şirketine kendi şartlarını dayatabilecek kadar büyük bir yönetmen olduğu için telif haklarının zamanla kendisine devredilmesi, başrollere artan oranlı ücretler gibi karmaşık bir anlaşmaya varılmış. Onları geçelim. Peki bu sağcı filmde çalışmış bir set işçisi solcu bir filmde çalışsa daha çok para kazanır mıydı? Ya da soruyu düzeltelim, işçi Ali, pardon John, bu kapitalist Hollywood filmi yerine sosyalist bir ülkenin sinemasında görev yapmayı tercih eder miydi?

Burada cevabı az çok hepimiz biliyoruz ama neden? Cevabın altında şu rakam var: %62. 400 milyon doların çoğu, Amerika dışındaki ülkelerden kazanılmış. Yani kapitalizmin, ülke içindeki işçi patron ilişkisinin ötesinde, merkez ülkeler ile çevre ülkeler arasındaki paylaşım eşitsizliği söz konusu. Çevreden merkeze doğru devamlı bir para transferinden söz ediyoruz. Rick ile Cliff’in bir ekip halinde hippilere karşı olması gibi, kapitalist merkez ülkelerin proleter sınıfları ile sermaye sınıfları birleşerek, çevre ülkelerin artık değerlerinden faydalanıyorlar. Wallerstein’ın meşhur Dünya Sistemi Teorisi, ulus-içi sınıf çatışmalarının nasıl uluslar-arası çatışmalarla yatıştığını anlamak için güzel bir perspektif sunabilir.[12] Kabaca ifade edecek olursak, Amerika’da devrim olmuyor çünkü Amerikan işçileri, patronlarıyla birlikte çalıştıkları için dünyadan oraya doğru para aktığının farkında. Ama biz anlamadığımız konulardan, güvenli sulara dönelim.

Bu yazıda araştırdığım temel sorulardan biri şuydu: Bir Zamanlar Hollywood’da sağcı bir film mi? Bunun ardından gelecek soru da elbette şu: Sağcı sanat olur mu? Sağcı sanattan zevk almak alçaklık mıdır?

“Lafı dolandırma pezevenk, sağcı mısın, solcu musun?”

Sağcıların kendilerine sağcı dediğine pek şahit olmadım. Söz gelimi ben, devrime filan inanmam ve bu fikri gülünç bulurum ama kendime sağcı demek de hoşuma gitmez. Affedersiniz sağcı denince aklıma Kurtlar Vadisi’ndeki gibi diabolik figürler geliyor ve üstüme bir şey sıçramış gibi rahatsız oluyorum. Diğer yandan solcu denince de gözümün önüne Kılıçdaroğlu’nun en doğru aday olduğunu inkâr edenleri ellerinde haçlar ve sarımsaklarla kovalayan tipler geliyor ki, kırk katır mı, kırk satır mı gibi bir durum. Yine de kendimizi nasıl tanımlarsak o olduğumuzu iddia edenlere göre, bir kişi solcu değilse sağcıdır. Çelişkili, garip bir durum. Yani ben kendimi zenci bir sandalyeseksüel olarak tanımlarsam sandalyeseksüel olmam tartışılamaz ve en sevdiğim sandalye ile nikahlı oluşum kabul edilmelidir ancak ben “hayır, sağcı değilim” dersem bile bana, “hımm, o zaman sağcısın,” denecektir. Neyse.

Bu durumda sağcı, başka ve daha geçerli bir tanımla, kendi beyanından bağımsız, solcuların sağcı olarak etiketledikleri kişidir. Yani sağcı, solculuğu hususunda şüpheler olandır.

Tarantino sağcı mı? Pek çok solcu için evet. Eski maço düzeni savunuyor. Irkçı küfürler kullanıyor. Filmin sonunda kadınlara uygulanan abartılı şiddet sahneleri ve Sharon Tate’i repliksiz, gülümseyerek dans eden bir Barbie bebek gibi perdeye yansıtması nedeniyle kadın düşmanı olarak etiketleyebiliriz onu. Ama hemen, buna da itiraz edesim geliyor. Kill Bill’in başrolünde kadın erkek demeden karşısına çıkanları kıtır kıtır kesen bir kadını oynatmadı mı? Kolay değil karar vermek. Jackie Brown’da da başkarakter bir kadın, üstelik zenci. Herkesten akıllı ve sonunda o kazanıyor. Django Unchained filminde de köleliğe karşı mücadele eden, bolca beyazı alnının çatından mıhlayarak Rabbine kavuşturan bir zenci silahşorun hikayesini anlatmadı mı bu ayak fetişisti? Yani onu beyaz erkekler dışındaki herkesi aşağılayan bir ırkçı, sağcı, gerici olarak yaftalamak kolay da değil, insaflı da olmaz. Faşist Hitler hakkındaki sadist fantezilerini Inglorious Bastards filminde görmek mümkün. Tipik bir ırkçı, sağcı, muhafazakâr gibi milli, dini, ahlaki değerleri tebliğ etmeye çalıştığını söyleyemeyiz. Hatta, ırkçılara karşı pek çok film yaptığı, kadınları defalarca hikayelerinin merkezine yerleştirdiği için, solcu bile sayabiliriz onu. Abarttım mı? Kabul, o kadar da değil. Kıldan ince, kılıçtan keskin solculuk ölçerler tarafından, en küçük belirtide kulağından tutulup “hımm o zaman sağcısın yani,” diye gericiler yığınına fırlatılıp atılmayacağının garantisini veremeyiz, ne diyelim. Sağcılığı hususunda kuvvetli şüphe oluştuğundan, sağcı diyelim yine de.

Evet. Uzun bir gezinti yaptık beraber. Döndük başa. Buraya nereden gelmiştik, Sait Faik’ten. Nâzım Hikmet 1961’de yazdığı “Saman Sarısı” adlı şiirinde Faik’ten şöyle söz eder:

“Kalamış’ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik’le
tatlı tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi.”[13]

Bu şiir büyük ustanın ilk okumasında bir kenara attığı hikayecimizi sonradan sevdiğine delil sayılıyor. Ama ben bunu bile yadırgıyorum. Sait Faik’in karaciğeri sancılar içindeyken dünya güzel olabilir mi? Güzelse bile bu, en azından aynı mısrada söylenir mi? Böyle şeytani düşünceler beni tekrar tekrar sağcı yapar mı?

Her neyse, lafı dolandırmayı kesip soruya dönecek olursak, aklıma bir fıkra geldi. 80 darbesi öncesinde sağcılar ve solcuların her gün karşılıklı beşer onar insan öldürdüğü karanlık günlerde, bir yolcu otobüsü Kars’a gitmektedir. Erzurum’dan geçerken bir grup genç otobüsün önünü keser, herkesi indirir. Grubun lideri gözüne kestirdiği üniversiteliye benzeyen başka bir delikanlıyı işaret eder. “Gel buraya. Söyle bakalım, sağcı mısın, solcu musun?”

Sorguya çekilen Karslı gençte bet beniz atmıştır elbette. Yanlış bir cevap, bugünkü gibi takipten çıkma ya anonim bir küfür değil, direkt öteki tarafa tek yönlü bilet demektir. “Burası Erzurum olduğuna göre,” diye düşünür, “Erzurum’un da ülkücüsü meşhur olduğuna göre, büyük ihtimalle bu karşımdaki çete sağcıdır. Sağcıyım desem gerek.” Boğazını temizleyip tam sağcıyım, diyecekken dilini ısırır. “Ulan,” der kendi kendine “belki de bunu böyle düşüneceğimi tahmin eden solcu bir gruptur bunlar, ters manyele kurban gitmeyelim. Solcuyum desem gerek.” Neyse, hık mık edip dururken onun düşünme sürecini hızlandırmasına katkı sağlayan bir iki tokadın da yardımıyla, sonunda, “Sağcıyım,” der. Doğru cevap da budur.

Bu kez de sorgu ekibinin lideri şüpheye düşer, herif sağcıyım dedi ama sağcı olduğu ne belli. “Oku ulan Fatiha’yı,” der. Sağcı olduğuna göre Fatiha’yı bilmesi lazım. Karslı genç kekeleyerek, dizleri titreyerek bir şeyler okur. Başını sallar çete lideri, yanındakini dürter. “Doğru okudu mu lan?”

Bu kez o delikanlı titremeye başlar. Çünkü o da bilmiyordur aslında Fatiha’yı. Doğru dese bir türlü, yanlış dese bir türlü. Onun da zihinsel aktivitelerini hızlandıran bir tokattan sonra, “Doğru abi,” der. “Doğru okudu çocuk, sağcıdır bizim gibi.”

Selman Dinler


[1] Tweet 1

[2] Tweet 2

[3] Sait Faik, Semaver, YKY, 2002, s.9.

[4] Fethi Naci, Sait Faik’in Hikâyeciliği, s.115, YKY, 2008.

[5] Link (Trollük olsun diye yazdığım bu argümana kanıt bulmanın bu kadar kolay olacağını ben bile tahmin etmiyordum. Evet, gerçekten de Marks bile gerçek bir solcu olmamakla suçlanıyor.)

[6] Link.

[7] Haydar Ergülen, Sait “Laik” Abasıyanık, BirGün. Link.

[8] Haydar Ergülen, Sait “Laik” Abasıyanık, BirGün. Link.

[9] İsmet Özel, “Üç Frenk Havası”, Erbain, Çıdam Yayınları, 1992, s.27.

[10] Link.

[11] Link.

[12] Link.

[13] Fethi Naci, Sait Faik’in Hikâyeciliği, s.116, YKY, 2008.